Çürümüş vicdan kokuyor ortalık, burnumdan çok bilincimi tıkamak istiyorum. Viraneye dönmüş yerkürenin karanlık çökmüş sokaklarında bu rahatsızlıkla volta atıp duruyorum. Adım seslerim, engin sessizliğin hakimiyetini batırıyor etime. Tanıdık bir acı saplanıyor ardından, doğduğum gün hissettiğimle aynı. Biyolojik bir doğuş değil burada bahsettiğim, kendime insanlığın tanımını yaptığım günden bahsediyorum. Rahatsızlığım o gün başladı ve o gün bu gündür artarak devam ediyor. Benim kanserim bu, ilerliyor ama öldürmüyor, tam tersine beni bu elden ayaktan düşmüş hayatın daha da derinine çakıyor. Ete kemiğe bürünmüş vahşetin, nefretin arasında tir tir titriyorum. Yok olmaya yüz tutmuş kavramlar belleğime düşüyor, korkuyorum bu sefer. Çaresizliğe batıp batıp çıkıyorum, bu kısır döngü çıldırmamı istiyor. Elimden almak istediği değerler var, çıldıramadığım kadar muhafaza etmekle uğraşıyorum. Bir şekilde başarıyorum elimde tutmayı, tutmayı başaramayanların arttığını görüyorum her geçen gün. Tutmayı başaramayanlar hiç sahip olmamışlar gibi davranmaya başlıyorlar kaybettikleri andan itibaren. Masumiyetsizliği görüyorum, kör bıçağın boynuma verdiği soğukluk gibi. “Neden?” sorusu mide özsuyumu ağzıma getiriyor artık, Dünya’yı boynuzlarının üstünde taşıdığı iddia edilen öküzün halinden daha bir iyi anlamaya başlıyorum.

Çatlamış toprağın üstünde yalın ayak yürüyerek, umudun en somut halini hissediyorum. Nefreti, vicdansızlığı, bu yaşayan ölüler dergâhını ve bir de mantarı içine düşmüş şarabı çekecek çatlağından içeri, biliyorum. Bilemediğim zaman da umuyorum. Karıncalar şahit.