yeteneksiz ihtiyar bir yazarı tahnit etmek

Kocamış, derisi tabakalaşmış suratına baktı fotoğrafın. Bu adam, dedi. Ne kadar yaratıcı olabilir, gözün açıklığı ilk bakışta belli olur. Sürmeyle karartılmış gibi duran eskimiş gözler. Delirtici bir tekrarla bir şeyleri seyretmenin verdiği olgunluğa anca erişebilmiş. Hiç bir şeyin farklarla, yeniliklerle inşa edilmediği; her şeyin iskeletinin en başından beri aynı olduğu, yazgı denen algoritmayı takip ettiği fikrine uyandı mı yoksa. Bakayım, uyanmış mı. I ıh. Bir ruh paçavrası olan egoyu diri tutacak mühürlerle damgalanmış yüzü. Ben, bakışı bu. Türdeşleri arasında kendine özel bir yetenek tahsis etmiş, nitelikli aptallığın bakışı bu. Bunları alaşağı etmek lazım. Öyle sinir bozucu ve yeteneksizler ki, yokedilmeleri lazım. İçinde bir zamandır güçlü bir hırs büyüyordu zaten. Bir yılgınlık anında bundan vazgeçmemeliydi, hayvani çabasını, kötü bir şey diye bir kenara atmak yerine onu besleyip manevi bir boyuta çekmeli. Meydan bunlara mı kalsındı. Ya da hiç bir şey yapılamayacaksa bile kafası mı kopsundu yağlı fotoğraftaki tahtından ona bakış fırlatan şu kurum debdebesinin. Bir balığın jelatin derisi soyulur gibi suratındaki çürümeye yüz tutmuş, mürekkep lekeli kitap cildi mi soyulmalıydı. Bütün ayıklama işi bittiğinde, kafasının tepesinde sızlayan kat kat derinin altında kiraz gibi parlayan çıplak ve çiğ eti, o mimiklerini yitirmiş haliyle kalakaldığında, mevcut kibrini de yitirirdi hem ya da bir erotik asfiksi. Tepede, sahile vuran köpüklü deniz dalgası gibi toplanan derinin, bir çuval gibi nefes yollarını tıkayacak şekilde suratına geçirilip boğulması nasıl bir sonuç verirdi. Tatmin eder miydi. Bir lavabo pompası gibi ciyaklayan kasıkları da haznesinde kalmış son cinsel itkinin şimşeğiyle dikilir, ekşimiş nefesi, otomat ciğerlerine bir leblebi tanesi gibi takılan ölümün karanlığı tarafından soğrulur. Eğer bir an önce gözü kapanırsa bu salağın, eğitecek bir şeyi de kalmaz. Peki hiç bir cinayet aracı kullanmadan bu iş nasıl olacak. Elbette, karakterimin en büyük cilvesi olan telekineziyle. Tek oturumda alırım kellesini, gözlerimin elektromanyetik hararetinde mum gibi eriyen başı, bir meni salınımı gibi bacaklarını yılankavi hareketlerle dolanır. Bir tahnitçi de olabiliriz. Eriyen başının tepesine yapay kır çiçekleri dikelim. Çiçeklerin sapını baştan artakalan boşluktan geçirmeden önce, hayretle sarsılmak isteyen gözlerimizle, soğuk matbaa harflerinin fontlarıyla doluşmuş yaratıcı (!) kafanın, ıslak makinesinden beden kumbarasına neler düşürdüğü, neler biriktirdiğini seyredelim. Acı mercimek kokulu, tepesi bir araba egzosu gibi tahrip olmuş yemek borusundan asitli ve esiri bir form yayılacak – ruhun namluda kalan son boğumuydu bu, buna tahammül edebilirseniz, bakışlarınızı oradan kaçırmayın. Beden müzesinde yol alın. Ziyaretçilerin neyle muhatap olduğunu daha iyi anlaması için nemli gazete küpürlerinden derlenen renkli punk kolajlarla iç tesisatın gerekli görünen unsurlarına küçük notlar düşülebilir. Sergi ziyaretçisi şaşkın. Yazı otomatını sonsuza dek işlemez hale getiren ölümün kavrulmuş nohut tanesi, ciğerdeki; binbir çatalı olan hava borusuna nasıl da yerleşmiş, masum bir cinayet silahı olarak işitemediğimiz bir sesle bizlere el sallıyor. Ciğerlerin tütünle asfalta dönmüş kanserli dokusunu geçip biraz daha aşağılara inelim. Dikenli bir posa gibi kıvrılmış, sigara dumanı gibi bej renk bir işkembe. Rahmetli yaşarken, sürekli burasından konuşurdu, şimdi döşemede mum artığı gibi kuruyan damağının asıl formuna tanıklık edebilseydik, görecektik ki, her konuşmada mideden kalkan hararetin hayaleti tam bu meydanda oynuyor. Fıldır fıldır gözlerimiz daha derine dalsın,  bakışlarımızın hayali neşteri, ölümün öncü tazyikiyle sağa sola saçılıp kurbanlık et gibi gevşemiş iç organları tutundukları yerden temizleyerek, barsaklara kadar yanaşsın. Rahmetli kanalizasyon sistemlerinden, atıl şeylerin taşındığı düzeneklerin saçtığı kötücül kokudan, beden atığının doğadaki görüngüsel karşılıklarından çok bahsederdi. Şimdi kendi içindeki cehennemin bu son katmanının nasıl mumbar dolması gibi şiştiğini görseydi acaba ne düşünürdü. Neşterle sert bir çizik daha. Toprağın örtüsünü delip çıkan kırılgan bir çim gibi, bir ömür, aralıklarla içinde beklediğini sanki belli bir bilinçle farkeden balçığımsı dışkının barsak dokusunu yırtarak baş vermesi. Ve açığa çıkan basınçlı gaz. Tıss! Bir yolcu otobüsü durağa gelmeden frenliyor sanki. Dolmanın içinde sürünen cıvık yılanı da geçelim, bir ağız girişi gibi ziyaretçileri bekleyen, karanlığın içine dikilmiş geometrik desen. Anüs. Buradan bir osuruk gibi kendimizi dışarı attığımızda bu gulyabaninin bütün yazınsal mirasını beden mimarisinin detaylarına vakıf olmak usulüyle devralmış oluyoruz. Şimdi, bir işe yaramazı daha yoketmiş olmanın narsistik gururuyla kafadan kalan boşluğa suni kır çiçeklerini yerleştirebiliriz. Bu sanat malzemesini bir sergiden mahrum bırakmak olmaz. Görsel sanatlar üzerine eğitim almış yeteneksiz arkadaşlarınızın kulağına çıtlatın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir