1. Karanlıkta kalmış olduğu söylenen Homerosçu çağlardan klasik çağın sonuna, yani Yunan kent uygarlığının yıkılışına kadar yaşam köküne kadar ”politik”tir – yani”polis”i varsayar… Öyle ki, Yunancada ”vatandaş” anlamına gelen sözcük, ”polites” ”polis”den, tanımlanmış bir kent adından türer. Babası II Filippos’un asla dert etmediği bir mesele olan Persler’i, belki de Yunanlı oratörlerin ”öç” istemiyle ve hocası Aristo’nun dürtmesiyle Doğu’nun ”barbarları”nın üzerine atılıveren Büyük Iskender, zaferinin sarhoşluğuyla kedini hem Yunanlılar hem de Mısırlılar ve Persler için de ”Tanrı”, dolayısıyla kral ilan etmek istediğinde, Yunan kentleri bunu anlamayacak, Indüs civarlarında çoğu geriye dönmek isteyeceklerdi. Hiçbir Yunanlının kafası, birinin gezme dışında kendi kentinden başka bir yerde yaşayabileceği fikrini kolay kolay kabul etmemektedir. Iskender onları, özellikle memlekete dönme konusunda en dirayetli olan Spartalıları ”toprak ayaklı” olmakla suçlar.
  2. Romalılarda ise ”vatandaş” kelimesi (civis) tam tersine bir köktür – ”kent” anlamına gelen ”civitas” sözcüğü ondan türer. Öyle ki Romalılar emperyal Roma’nın ”özgür” vatandaşı vatandaşlığını ”hemşeriliğinden”  ayırdedecek bir söze sahiptir: civis meus, hemşerilerim, benimkiler, bizim oradakiler…
  3. Salt semantik açıdan yürütülecek bir çözümlemeye elbette tam anlamıyla güvenemeyiz. Ancak Yunanlı tarihçiler, özellikle Thukydides, ardından ”emperyal” dönemde yaşamasına rağmen Strabon, halkları hep yaşadıkları kente, topluma bağlayan bir adlandırma tarzını tercih ediyorlardı: Kos adalılar, Mısırlılar, İranlılar, kent modelini benimsesinler benimsemesinler, hep kentlerinden yola çıkılarak adlandırıldılar. Öyle ki, ”xenoi”, yabancılar dendiğinde bunun anlamının ne olduğu Yunanlılar açısından açıktır – o kentin ”vatandaşlığınca” kapsanmayacaktır…
  4. Sezar’ın Galya Savaşı ya da Tacitus’un De Germania’sı ise ”yerliliği” ve ”yabancılığı” bambaşka bir tarzda tanımlıyorlar: Roma uslubunca, barbar kavimler ister yerleşik isterse göçebe olsunlar, kendi kavim adlarıyla tanımlanırlar – Romalılar’ın dünyayı yollarla ve savaş cepheleriyle tanımlamalarını sağlayan bir yersizlik yurtsuzluk dile hep hakim görünüyor.
  5. Kutsal Kitap ve Ibrani tarihi, çok daha tuhaf bir üçüncü modeli oluşturuyor: Buna göre bir kavmin, bir halkın yeri, çobanları tarafından götürüldüğü ve bırakıldığı yerdir. ”Yer” ile bağ asli değil, ikincildir – Tanrı sürüsüne yaşayacağı bir toprak parçasını ”vadeder”. Yunanlılarda ve Romalılar’da Tanrılar yeryüzünün önceki sahipleridirler ve insanlarla Tanrılar arasındaki ilişkileri bu ilk mülkiyet belirler. Ibraniler’de Tanrı’yla halkı ya da sürüsü arasındaki ilişki ilktir, her şeyi belirleyecek olan bu ilke bağdır.
  6. Her durumda ister siyasi (Yunan, Roma), ister dinse-teokratik ”üst-söylemler” , ”yerliliği” temellendirebilmek konusunda oldukça aciz görünüyorlar. Yerlilik ya da mutlak dışlama, ya da Roma durumunda olduğu gibi emperyal dağınıklığın üzerine geçirilen idari-askeri bir kılıf-aygıt çerçevesinde, geriye kalan ne olabilirse odur ve tümüyle günlük yaşamın alanına terk edilmiştir.
  7. Ortaçağların sürekli ”kavim hareketleri” ve ”göç dalgaları” ile başladığı, ”yerliliğin” tek ”resmi” olanağının olsa olsa bir ”göksel krallık” ideolojisinde temellendirilebileceği bir ortam yaratmıştı. Belki de katlanılabilir tek rejim, feodalite, yepyeni türden ”yerellik sağları”nı oldukça ince kültürel formlarda işlemeye dayanıyordu bu yüzden: bir ”toprak” ve ”yerleşik” düzeni…
  8. Toplumsal tarih bakımından çok ciddiye alınmasa bile, çok özel bir ”vatandaşlık” kavrayışı – kozmos vatandaşlığı, kosmopolites, antik kent uygarlığının dağılmaya yüz tuttuğu bir çağda, oldukça kapalı ”felsefi tarikatler” çerçevesinde formüle edilmişti: Stoacılar… Kozmopolitanizm, kainat ölçeğindeki yerlilik kuşkusuz ”ruhsaldı”… Stoacıların çoğu zaman Doğu kökenli ve ”yabancı” oldukları, Yunan kentlerinin artık çözülmeye yüz tuttukları anlaşılıyor. Stoacılarda ”siyaset”in yasaklanmış olmasına rağmen, bir yüzyıl geçtikten sonra Roma ”imperium”unda önde gelen filozofları gırtlaklarına kadar siyasi meselelere batmış halde buluyoruz: Cicero, Seneca, imparatorluğa kadar yükselen Marcus Aurelius… Klasik Stoacının genellikle çift-dilli olduğuna, dili bir ”yurda” bağlayan (belki de Heideggerci iddiayı kısmen destekleyen) her şeyden kuşku duyduklarını ve bütün dinsel olguları bir tür ”mübadele” olarak algılamaya başladıklarını not etmek gerekiyor. Fenike, Kartaca ve Diaspora sonrası Yahudilik benzeri bir ”yersizlik-yurtsuzluk” dinamiğini oluşturuyorlar. Bunlar kendilerini ”deniz üzerinde” kurabilen kavimler… Böylece kozmopolitiğin iktisadi altyapısını oluşturanların onlar olduğu söylenebilir.
  9. Bir ”idea” olarak kozmopolitanizmin hiçbir zaman tam anlamıyla başarıya erişemeyecek bir ütopya olduğu tarihsel bir hakikat olarak anlaşılabilir. Ama tarihin her döneminde dirençli bir güç ve ideal oluşturması da zaten bundan geliyor. Özellikle ortaçağda ve reform döneminde, köylü savaşlarında  – Tanrı’nın krallığını, İsa Mesih’i ”hic et nunc”, hemen burada ve şimdi talep etmek… Ütopya vaadedilmiş toprağı hemen ve burada şimdi istemek idealidir. Ama ”gerçek” dolaysızca yaşanan yeri unutmaya dayanamadığı ölçüde de ”dünyevi” bir heterodoksiden bağımsız değilidir. Ütopya gücünü kaybederek kurumsallaştığı, ”gerçeklik kazandığı” ölçüde cemaat haline gelir ve ”yerlileşir”.

Ulus Baker – Aşındırma Denemeleri s.192-195