Yaşama Sevinci

Yeryüzüne gelmiş geçmiş gelecek tüm alçaklar için.

Anamın yüzü apak kireçle badanalanmış gibiydi, bana dönük olmadığı hâlde karanlık içinde seziyordum. Duvara dönüktü, tüm kutsal kitaplardan bildiği satırları ezberden tekrarlıyordu yine, biliyorum. Sırtımda serin havalar için bir atkı. Gözüm pencerede, kulağım kapının dışında duyulmak istenen bir seste. Babama güvencim var, kapının arkasına yüzükoyun yatmış dinliyor dışarısını. Ve böylece üç kişiyiz odada, bu odaya açılan öteki odalardan birinde, en diptekinde kısılmış bir lamba sönüp sönmemek arasında kararsız bocalıyor. Elbet saatin düzgün vuruşları üçümüzün kulağında, ama onu kim duymak istiyor sanki, zorbayı.

Pusu kurmuş bir oda. Yaşamaya pusu kurmuş üç kişili bir oda. Yeryüzüne başka bir çağda gelmiş olmalıydık, diyorum aklımca, ama o zaman da şimdi ölmüş olacaktık, kim bilir kaç milyarıncı ölü, toprağın altında, ağaçların, denizin, kömür madenlerinin altında… Âdemden bu yana (bu efsaneyi haklı olarak başlangıç alıyoruz, bilim metafiziği ancak kemirebiliyor, ancak). Ölen tüm insanların çizelgesini, nitlikleri nicelikleri arasındaki bağıntıyı çılgıncca, çocukça öğrenmek isterdim şöyle…

Daha çocuk yaşındaydım. Babam doğramacı, işler kesat şu günlerde. Daha doğrusu, savaştan hemen sonra, o büyük şenliklerin, gösterişli törenlerin, (inanın bana, ölüm töreniyle kıl vardı arasında) gürültülü söylevlerin, çekildiği, demeçlerin verildiği günden sonra işler durmuştu bizim. Kimse ölmek istemiyordu artık, kimse ölmek bilmiyordu artık, kimse ölmüyordu artık. Felâket gelip kapıyı çalmıştı. Babam akşamları dövülmüş gibi dönüyordu kös kös eve… Anam arka odalara koşuyordu karşılaşmamak için babamla, kaçıyordu. O günlerin başlangıcını iyi hatırlıyorum. Günlerce aç kalmıştım, açtık, dışarıda herkes tok gibi geliyordu bana, herkes iyi giyinmiş, anam da iyi giyinmek ister, babam da, ben de. Babam ise içmek de ister, ne yapalım doğar doğmaz içmeye vermiş kendini, ne yapalım. İşte o ilk günleri iyi hatırlıyorum. Kentin sevincine biz de kendimizden bir şeyler katmıştık önceleri, esirgemeden. Neydi o renk renk bayraklar, değişen bayraklar, değişen üniformalar, değişen gemiler, hepsi değişiyordu namussuzların, hepsi. Herkesin yüzü bile değişmişti, bizimse hep aynı kaldı. Bizim evde değişmek için bir gümüş parçası bile yok. Ayna bile… Şimdi ayaklarımda kadifeden karninal bir pantolon.

Babam hâlâ yüzükoyun yatmış döşemeye, pusuda. Soluk alışı, verişi hep böyledir onun. Pencereden uzanarak, boynumu uzatarak gelen giden var mı, diye göz atıyorum arada bir. Kimsecikler yok henüz. Kimin geleceğini de ne bileyim ben şimdiden. Anam herhalde tanıdığı kişilerden biri gelmesin diyordur içinden, ben kim gelirse gelsin, -gelsin de iş onda zaten- diyorum içimden, babam içinden de bir şey demiyor. Bari iyi birisi gelsin, varlıklı, paralı. Babam demiyor asla ama biliyorum, babam bu düşüncenin ta kendisi. Anam bilmem kaçıncı duasını mırıldanıyor. Ah romen sayılarıyla numaralandırırlar onları. Çok güzel ve tertemiz basılmıştır bu kitaplar, vitrinlerde saygıyla seyrederim onları. Gazetelerde reklamlarına rastlamıyorum ve yazarın adı unutuluyor hep. Bir fırsatını bulursam kitapçıya söyleyeceğim bunu. Böyle hata olmaz. Kartacalı bir meleğin ettiği hataya benziyor, anlatması uzun sürer sanırım, çarpmaları iyi yapamamış, 7×8 ile, 8×7 meselesi…

Babam, ha babamdır, ha karanlık, ona değgin hemen hiçbir şeyy bilmem. Belki hiç konuştuğunu da hatırlamıyorum. Ne yapmak istiyorsa, anlıyoruz hep. Anam böyle dğil bak, o konuşuyor. Bir gün benim nedense babamla evlenmeden önce doğmuş olduğumu söylemişti, usumda kalan bu kadarı, ötesine ulaşamıyordum ben. Gerçekten babam başka bir adam, buralılara pek benzemiyor. Bakıyorum da şimdi, uzun kolları ve bacakları var, kesilmiş koca bir ağaç izlenimi veriyor adama. Dili sürçer hep, ferç gibi de dudakları var şöyle biçimli mi, değil mi diye yargı veremiyorum pek, sırasını düşürüp de… İnsanın bu yaşta, bu konuda düşünebilmesi eh biraz güç, hem ezbere de olur. Daha diyorum, birazcık daha büyüyeyim. Evde, sokakta, denizde, merdivenlerde, milimetre milimetre büyüdüğümü sezinliyorum, ama bilinçli olarak değil. Bir arkadaşın dediği gibi, en küçük böcekler bile ayırt edemezmiş, o denli yavaş büyüyoruz. Başkalarını bilmem tabii , kendi hesabıma konuşuyorum hep.

Saatlerdir aynı durumdayız. Kimse yerini değiştirmedi. Babam kapıda, kapının altına uzanmış, altından bir şeyler görmeye, duymaya çalışıyor. Anam duvara dönük, yüzü kireç gibi. Biliyorum, o imzasız yazarlardan çok çekiniyor, onu anlıyorum. Ama bugünkü peygamberlerin de seçimlerden adaylıklarını koyduklarını, kazanmak için birbirlerini yediklerini görmesi gerekir. Ne Hazreti Muhammed, ne Hazreti İsa, ne Hazreti Musa… Hiçbiri “oyunu bana ver” diye renkli afişler, en iyi basımevlerinde titizlikle düzenlenmiş afişler asmadılar duvarlara… Hiç sesi çıkmıyor, bir gün köşesinde yiteceğinden korkarım onun. Ne de olsa anam anamdır, anam beni doğurmuş. Ben anamdan önce doğamam. Nasıl tüm tikesinden küçük olmazsa, nasıl.
-Dikkat, dedi babam.
-Ah, dedim, ağzımdan kaçıverdi.
-Susun…
Anamın duaları hızlandı. Duvara doğru üflüyordu alt dudağıyla.
-Bir kadın, dedim, pencereden bir acele göz atarak, köpeğiyle.
-Şeytan götürsün köpeği. Aksilik.
Babam konuşmuyor yine. Biliyorum ne dediğini, anlıyorum, siz de anlıyorsunuz değil mi?

Şu anda kapıdan girmiştir, kapıdan merdivenlere, eh birazcık daha var. Burada sırası gelmişken açıklayayım, galiba sırası geldi. Babam doğramacıdır, bu kentte tüm tabutları o yapar, ekmek parası elbet. Fakat savaştan sonra kimse ölmek istemediği için, kimse ölmediği için artık başımızın çaresine bakmamız gerekiyordu. Tabutlarını hazırladığımız gibi, insanların ölümlerini de hazırlıyordur, ne yaparsınız, anlayın bizi, yaşamak istiyoruz, üç kişiyiz. Birinci katın basamakları biterken trabzanda babamın dahice kurduğu bir tuzak var. Yukarı çıkarken, elleriyle şöyle, yavaşça izlerler bilirsiniz, yavaşça, ondan sonrası kolay. İyi bir sipariş alacağımızı umuyoruz, bu hafta.

Bu kadınla anamın ne ilişiği var sanki, zaman zaman duvara yapıştığı oluyor dudaklarının, bilmem kaçıncı sayfayı hatırlayarak. Belki de sessizce ağlıyordur. Babam duymaın. Artık salt dikkat kesildik, adımları hafiften duyuyoruz, babam sayıyor anlaşılan… Oturduğumuz evden ilk müşteri olacak, bu… Biraz dedikodu olduğuna eminim, hep bu yakınlarda olması hafiften dikkati çekmiştir sanırım, babama söyleyeceğim, alanımızı gelişletmeli… Köpeğin herhangi bir aksilik yapacağından ben de korkuyorum. Çıtırtıları sayıyorum. Bir, iki… Bir çatırtı, acaba? Köpek şiddetle havlamaya, kadın bağırmaya başladı, anlaşılan kadın aşağı sarkmıştır kırılmış trabzana tutunarak, yüreğim ağzımda, ah diyorum, diyoruz. Anamı bilmem… Şimdi daha büyük bir çatırtı ve içi şunu bunuyla dolu bir çuvalın yüksekten düşmesi sırasında çıkardığı sese benzer bir ses. Gürültü koptu. Kapılar açıldı. Konuşmalar.. Gürültüler gittikçe arttı.

Anam duvardan bu yana dönmüştü karanlıkta. Babam kalktı, koştu lambaya doğru, başka lambalar da getirdi, yaktı. Anam sessizce arka odaya geçti. Babam pencerenin önünde beceriksizce bir sigara yaktı. Işıkta yüzünü gördüm ben. Ilık bir hava var dışarıda. Gürültüler bir zaman sonra dindi. Geç vakti ikimiz aşağı indik, merdivenlerin duvar yanından yürüyerek indik. Dışarda biraz dolaştık, parka gittik, bulutlu bulutsuz göğe karşı oturduk. Babam hep sigara içti. Eve döndüğümüzde anam uyumuştu. Biz de yattık. Anlatacak şey kalmadı ama, kısaca, sonunda ne olduğunu söyleyeyim… O kentten ayrıldık, bu son işimiz olmuştu… Başka bir kente gittik. Özür dileriz, bağışlayın bizi, böyle olmasını istemezdik ama babam burada bir ay içinde bizi parasız pulsuz bırakarak, nedense öldü… Onu başka bir şey öldürdü sanıyorum… Bana öyle geldi. Anamı bilmem.

Ece Ayhan
(Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, 61. Sayı, Şubat 1957)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir