Gabriel Tarde’da Ekonomi-Politiğe Karşı Ekonomik Psikoloji

İtalyan otonomist sosyolog ve filozof Maurizio Lazzarato’nun Puissances de l’invention: psychologie économique contre l’économie politique (Yaratımın Güçleri: Gabriel Tarde’da ekonomi-politiğe karşı ekonomik psikoloji) adlı son kitabı henüz elime geçti. Burada ve Modern Görsel Sanatlar derslerinde (keza Birikim ve Virgül dergilerindeki birtakım yazılarda) Tarde sosyolojisine çok genel çerçevede değinmiştik. Durkheim ile polemiğini, Tarde düşüncesinin Bergson felsefesi üstündeki güçlü etkisini, neden Türkiye’de apaçık Bergsoncu olan bazı yazar ve düşünürlerin varlığına rağmen (mesela Tanpınar) asla tanınmamış olduğunu, bugün neden yeniden canlandırılmaya çalışıldığını (özellikle Eric Alliez ve adı geçen çalışmanın yazarı Maurizio Lazzarato tarafından) azar azar tartışmıştık. Şimdilik bir iki detayı vurgulamakla yetineceğim.

1. Negri & Hardt’ın Dionysos’un Emeği (şu anda Birikim Yayınlarının programında, çevrilmiş ama redaksiyonu halen sürüyor) ve İmparatorluk adlı kitaplarının oluşturduğu çerçevede bu yeni kitap (şu anda okumayı sürdürüyorum) nerede duruyor? Maurizio Lazzarato ile yıllar önceki bir konuşmamızda Tarde’ı belki de aynı anda keşfettiğimizi (bambaşka saiklerle de olsa) hissetmiştik. Negri ile birlikte çalışırken ortaya attıkları “gayrımaddi emek” mefhumunda Tarde’a, yani böyle bir emek tanımını ilk kez yapan kişiyi ele almanın zorunlu olduğunu, Negri’nin bundan haberdar olmamasının ise önemli bir eksiklik olduğunu, ne var ki yaşı gereği Negri’nin böyle bir yüklü Tarde okumasına topyekun girişmekten geri durduğunu anlatmıştı.

2. Oysa mesela Deleuze’ün Tarde okumasını oldukça ciddi yaptığı anlaşılıyor — başvurularında oldukça ender görülmesine karşın, Deleuze’deki Bergsoncu damarın kaynağında bulunan bir düşünüre çok şey borçlu olduğunu düşünmemiz gerekir. Tarde’ın çok güzel bir formülünün hem Nietzcheci bir perspektifte okunabileceği, hem de ona karşı ileri sürülebileceği fikri Deleuze’ü ziyaret etmiş olmalı: “Hakikat şudur ki insan, insanda bile hiçbir zaman insani olana hayranlık duymadı, hep insanüstüne duydu…”

3. Deleuze ile Guattari’nin Tarde’dan yola çıkan sorgulamaları sadece Bergson’dan değil Nietzsche’den kaynaklanıyordu: “peki acaba değerin değeri nedir?” Değer sadece ürünün içinde “billurlaşan” (Marx) birikmiş emek midir, yoksa varoluşun üretiminin bir etkisi olarak arzuların, “yeninin yaratılmasının”, kısacası fark ile tekrarın içkinliği midir (Tarde)?

3.1 Tarde, Marx’ın ölümünün hemen ardından ekonomiyi ve toplumsal olguları kavramak için cesurca en basit ve yeğnik kuvvetleri iş başına çağırmaktan çekinmemiş olan kişiydi –arzu, sempati, toplumsal bağ… Bunlar, onun neden klasik ekonomi-politiğin içinde saklı bulunan tuzaklara düşmediğini ve ekonomik psikolojisiyle bir çıkış yolu bulmaya yönlendiğini gösteriyor… 68 “fark ve tekrar” mefhumlarının etrafında dönmüş, ama bu tartışma ekonominin alanına sıçramamıştı — tehlikeli bir alan, ve dönemin militanları ve düşünürleri, bu alanı temkinli bir Marksizmin denetlemesini yeğlediler…

3.2 Foucault bu alana dokunmaya cesaret eden ilk kişiydi: Marksizmin öngördüğü çelişik sermaye/emek diyalektiğinin sonuçta zorunlu bir ikileme dönüşeceğini vurgulayarak “toplumsal güçlerin çoğulluğu” meselesini ayrıcalıklı kıldı. Ancak giderek “iktidar” ve “özne” mefhumlarını yeniden (ekonomiden başka alanlarda da oldukça etkili bir tarzda) tartışmayı bir çıkış yolu addetti… Ancak bu bile “sömürü” ve “egemenlik” mefhumlarının birbirleri tarafından dışlanması sonucuna varıyordu. Başka bir deyişle Foucault için güç ve iktidar ilişkileri sömürü ilişkilerinin hem arka planında yer alan gerçeklikti, hem de sömürü bu güç ilişkilerinin sonuçlarından yalnızca biri olarak görünüyordu.

4. Oysa Tarde her şeyin ontolojik olarak bir “farklar sistemi” olarak okunması gerektiğini söylüyordu. Sonuçta ekonomik ilişkiler alanını radikal olarak farklı iki açıdan okuyabilirdiniz: kapitalist işbölümünün kudretine boyun eğen, onun tarafından organize edilen bir sermaye-emek çelişkisi açısından, ya da zorunlu bir sempati ve yaratıcı işbirliği görünümü altında…

4.1 Başka bir deyişle (Lazzarato’nun da vurguladığı gibi) Marx hala eski Hobbesçu sorudan yola çıkıyordu: kapitalizmin düzenini mümkün kılan şey nedir? Düzen nasıl mümkündür? Giderek toplumu mümkün kılan nedir? Bu eskilerin Mezopotamyalıların, Yahudi ve Hıristiyanların, Arapların (belki İbn Haldun dışında) pek sormadıkları bir soruydu: onlar için toplum zaten ya Tanrı (Agustinus) ya da Doğa (Aristo) tarafından “garantilenmişti”. Tek tek insanlar bu yaratımın ürünü oldukları için ya sürüydüler, ya da birer “siyasi hayvan” olarak belirmişlerdi… Sorun Machiavelli ve Hobbes düşüncelerinin dışavurduğu bir gerilimle başlıyordu: bir toplumu mümkün kılan şey nedir? Tanrı da değil Doğa da değil… Düzeni mümkün kılacak, Doğa halinden Toplumsal hale geçirecek bazı güçlere ve eylemlere ihtiyaç vardı: Hükümdar (Machiavelli) ya da Toplum Sözleşmesi (farklı formülasyonlarıyla, Hobbes, Locke ve Rousseau)… Bu durum “düzen nasıl mümkündür” sorusunun Antik ve Modern versiyonlarının apayrı olduklarını göstermekle kalmıyor, belki de böyle bir sorudan kaçınılmasının artık vaktinin geldiğini de haber veriyor…

4.2 Sosyologlar hala “düzen nasıl mümkün?” sorusunu sorup duruyorlar… Buldukları nedenler ise çok muhtelif: Durkheim için “sui generis” bir Toplum… Ve bunun eski teokratik cevaptan çok da büyük bir farkı yok… Kolektif bir üst-bilinç (Levy-Brühl) ya da tarihsel olarak teşkil olan bir “toplumsal işbölümü”… Tarde bu kavramların “bol geldiklerini” farketmişti… Belki herbiri araştırılacak bir nesneler alanını tanımlıyordu, ancak bu nesnelerin neler olduğunu tanımlamak konusunda hala uğraşıp didindiğimiz düşünülürse pek de bir işe yaramıyorlardı…

4.3 Tarde’a göre Adam Smith’den Marx’a ekonomi-politik, Comte’un “düzen” fikrinden Durkheim’ın kollektif tasavvurlarına sosyoloji bir “aşkınlık” yanılsaması içindedir: belli bir noktada “yukarıdan gelen bir el” vardır sanki –ve işlere müdahale etmekte, düzene koymaktadır. Walter Benjamin bu bozukluğun en muhteşem tarifini yapmıştı: şeylere dokunmaya çabalayıp müdahale edemeyen bir meleğin kısırdöngüsü… Adam Smith bir “görünmez el” tanımlamıştı –onun ekonomipolitiğine karşı çıkarken Marx da Sermaye’yi tanrısal, tüm mistifikasyonların, dolayısıyla metalar fetişizminin kaynağı olan ideolojik bir mefhum olarak tartışma sürecine dahil etti; en kötüsü Durkheim Tanrı=Toplum özdeşliğini dayattı… İnsanlar bu “aşkın” realitelerin altında toplanıp birbirlerine “benziyorlardı”… Oysa tam aksine Tarde bu “benzeyişin nasıl gerçekleştiğini açıklamak gerektiğini” vurgular… Başka bir deyişle ekonomi-politiğin açıklamaya başlamasından önce açıklanması gerekir.

5. Tarde’da toplumsal alan her tarafını delik deşik eden güçler, arzular ve kanaatlar toplamından oluşur. Benim kanaatlar sosyolojisine yönelik eleştirel girişimim her noktada karşıma Tarde’ın eserini çıkardı. Maurizio’nun ve beraberindekilerin yaptığının aksine onda ekonomi-politiğin Marksizmin de eleştisini kapsayan nihai bir eleştirisini aramış değildim. Ancak bu eleştiride Marksizme ve genel olarak sosyalizme gönderen bölümlerin hiç de hafife alınmaması gerektiği benim için de açıktı: sosyalistler yüzelli yıldır “aşkın” bir düzeni çağırıp durdular –ve bu Dietzgen’den Proudhon’a, hatta Marx’a varıncaya dek, tarihsel bir realizasyonun beklentisiydi.

5.1 Nietzsche’nin kısa ve şok edici formülüyle “Tanrının Ölümü” değerlerin kaynağı ve oluşumu meselesini ciddiye almayı gerektirdi –özellikle bu ikincisi, yani değerlerin nasıl oluştuğu sorusu sosyal bilimlerin doğuşunun zeminidir. Oysa Tarde’a göre burada da bir sakatlık hükmetmeyi sürdürüyordu: sosyal bilimlerin doğuşu ve ilerleyişinde de öncelikle Batının teolojik-politik parkuru katediliyordu –Smith, Hegel ve Marx bu parkurun etapları oldular… Bu düşünürlerden herbiri için değerlerin oluşumu ve inşası, kendilerini üretmiş olan insanların eylem ve arzularının üzerine yükselen bir aşkınlığa, transandantal bir alana gönderiyordu. Sanki nesnel bir üst “şey” söz konusuydu –gizli el, İde ya da kapitalizm.

5.1.1 Adam Smith için değerlerin “kaynağı” bireysel mübadele ve üretim inisiyatiflerinin “görünmez bir el” tarafından yukarıdan kodlanmış bir düzeniydi. Oysa bu değerlerin oluşumunu açıklamaz, çünkü ne zaman bir köken ya da kaynak aşkınlığa gönderilse o zaman nasıl bileştikleri açıklanması gereken bir sorun olarak kalır.

5.1.2 Hegel için toplumsal bölünmeler sanki Hıristiyanlık teolojisinin birikimine cevap veren durumlardır –köle-efendi diyalektiği emek tarafından düzenlenen bir üsttarihsel süreçtir. Bütün bu tarihsel çelişkilerin üst düzeyde aşılarak çözülmesi ise bize Devletin aşkınlığını verecektir.

5.1.3 Marx ise değerin dünyasının sahte ve tanrısal dünya gibi tersine bir dünya olduğunu söyleyecektir. Dinsel düşünce insanları nasıl yabancılaştırıyorsa değerin kökeni ve oluşumu da aynı şekilde yabancılaştırmaktadır. Ve bu “sahtelik” reeldir, “pratik bakımdan geçerlidir”. Dünya böyleyse bunun nedeni işbölümüdür.

5.2 İktisatçılar, özellikle Adam Smith ile David Ricardo, bireylerin özerkliğini, özgürlük ve bağımsızlıklarını koruma adına onları tıpkı Leibniz’in monadlarıymış gibi “kapalı” varlıklar olarak ele almaya zorunlu kaldılar. Ve tıpkı oradaki gibi, bireysel eylemleri sanki önceden kurulu bir uyum yönlendiriyor olmalıydı.

Ulus Baker