new york’a geldiğimde, şehrin beyaz insanların üstüste bir yığın halinde yaşadığı yoğun bir taştan zirveler bütününe benzemesine çok şaşırdım. bu dağların ayaklarında insan kalabalığı karıncalar gibi çok hızlı bir şekilde ve her yönde hareket ediyordu. bir yöne doğru yürüyorlar sonra geri dönüp, diğer yöne doğru devam ediyorlardı. sadece yere bakıyorlar ve gökyüzünü hiçbir zaman görmüyorlardı. sonra dedim ki kendi kendime, beyaz insanlar bu uzun taş evleri bütün ormanları yok ettikten ve ilk kez çok fazla miktarda mal üretmeye başladıktan sonra yapmış olmalılar. muhtelemen düşündüler ki: “çok sayıdayız, savaşlarda çok cesuruz ve çok fazla makinemiz var. devasa evler yapmamıza ve onları diğer bütün insanların imreneceği mallar ile doldurmamıza izin verin!”

ancak, şehrin merkezindeki binalar uzun ve güzelken, şehrin kenarlarındaki binalar dökülüyor. o tarafta yaşayan insanların yiyeceği yok, kıyafetleri yırtık ve kir içinde. onların arasında yürüdüğümde bana üzgün gözlerle baktılar. bu beni oldukça üzdü. bu malları üreten beyaz insanlar kendilerini akıllı ve cesur zannediyorlar. fakat onlar açgözlü ve hiçbir şeyi olmayan insanları görmezden geliyorlar. kendilerinin mükemmel ve çok zeki insanlar olduğunu nasıl düşünebiliyorlar? bu ihtiyacı olan insanlar hakkında -kendileriyle aynı türden olmalarına rağmen- hiçbir şey bilmek istemiyorlar. onları reddediyorlar ve kendi başlarına acı çekmelerine göz yumuyorlar. onlara hiçbir şekilde bakmıyorlar ve aralarında mesafe olmasından memnun bir şekilde onları “fakir” diye adlandırıyorlar.

– davi kopenawa