Yanılsama hayatımın her yanında bir ayna görevi görerek bağışladığım tüm anlamların bana geri dönmesine neden oldu. Herhangi bir anlam yükleme denemesinin anlamın kendi içinde hiçlenmesi ile boşa düşmem beraberinde geldi.

Aşkın bu yazılarımın belli dönemlerinde farklı farklı tanımını yaptım, uzun zamandır üstünde kendimle mütabık kalıp kullandığımız tek bir tanımı var:
Karşıdakini kendi eksikleriyle bir mükemmel biçiminde sevmek.

Aşk ile sevginin farkı da burada ortaya çıkar, sevgi bir nesnenin bir özelliğinin eksikliğinden kaynaklanmaz, sevgi eksiklikle değil var olan bir niteliğin diğer tüm niteliklerden daha belirgin olması ile sağlanır, aşk ise tüm niteliklerle bir şeyi mükemmel olarak kabul etmekle.

İşte yanılsama, tam da bu kabullenilen eksiklerin göze çarpmaya başlaması ile, nedensiz tutkuya nedenler aramaya başlanıp onun kendinden başka dayanağının olmadığının anlaşılması ile devreye girer.

Bu idealize etme ediminin bitişi, onun dayanaksız kalıp anlamsızlaşması yanılsamanın anlaşılması ile başlar.

Yanılsamanın anlandığı evreka anı, karşımızdakini bizi sevme biçimi ile kabul edememeye başladığımız andır, oysa herhangi bir şeye duyulan aşk, karşımızdakinin bizi sevme şeklini kabullenince başlar.

Hayatta hiçbir şeyin bize herhangi bir şey bağışlama gibi bir derdi olmadığından ne aşkın karşılıklı olması gibi bir zorunluluk, ne kahvenin ille de köpüklü olması bir gereklilik ne kedinizin sizi severken az önce yaladığı kukusunu yalarken kullandığı dili ile sizi yalamaması gibi bir borcu yoktur. Aşk karşılıksız oldu diye aşk olmaktan çıkmayacağı gibi yanılsamanın aşk tek taraflı oldu diye hemen bizi kurtaracağı da tutmaz.

Aşkı kendinde ve kendi için bir sevgi -yani tanrı gibi özü ve varoluşu birbirini öncellemeyen bir kavram olarak düşünüyorum. Sadece romantik anlamda ele alınmasına da başkaldırıyorum.