Menü Kapat

walter j. ong’dan zihin açan yaklaşımlar

Kitabın adı “Sözlü ve Yazılı Kültür“. Kitabın esas konusu yazının bulunuşunun sadece sözlerin ve dilin yazıya dökülmesinden ibaret olmadığı, bunun dili de, kültürü de, yani insanın bütün düşünme ve hatta algılama biçimlerini değiştirdiği.

Önce kısaca kavramları netleştireyim. Kitapta bahsedilen “birincil sözlü kültür ortamı,” söylenen şeyin herhangi bir biçimde kaydedilemediği ortam. Yani söz söylendiği anda var ve söylenmediği anda yok. Kelimeler soyut olarak akılda yoklar. Yazıdaki gibi, daha da önemlisi sözlükteki gibi açıp kelimelere bakamıyorsunuz. Yazının, kayıt cihazının, video kameranın vs. bulunduğu ama yine sözlü olan ortam ise “ikincil sözlü kültür ortamı” burada konuşmayı, hikayeyi, şarkıyı başa sarabiliyorsunuz, tersten okuyabiliyorsunuz, kelimeleri veya cümleleri yerlerinden çıkarıp soyutlayabiliyorsunuz. Yani ikincil türde Odyssea’nın 350. satırını ya da bir pasajını alıp inceleyebilirsiniz. Fakat birincil türde sadece bir karakteri ya da belki bir olayı hikayeden ayrı olarak düşünebilirsiniz. Bunun etkileri ise çok büyük.

Teknoloji olarak yazı!
Artık çok fena derecede içimize işlediği için, bilgisayarı, daktiloyu teknoloji olarak görebiliyoruz ama yazıyı genelde böyle düşünmüyoruz. Halbuki bu, hem pek çok sofiskite araç gerece hem de alfabe denilen çok daha sofistike icada dayanır ve çok karmaşık bir teknolojidir. Ama burada asıl önemli olan bu iki ortam arasındaki düşünce farkı. Platon zamanında antik yunan ikincil sözlü kültür ortamına geçmeye başlamıştı. Platon’un çizdiği Sokrates yazıya ne kadar karşı görünse de, Platonun ortaya koyduğu çok önemli bir kavram vardır ki bu kesinlikle yazının yaygınlaşmasıyla alakalıdır. Bu “idea” kavramıdır. Platon’un öğretisinin temel taşıdır ve inanılmaz ölçüde bir soyutlamadır. Kavramları doğadan ve yaşamdan ayrı düşünmektir. (Sokrates’in yazıya karşı söylemlerini bile yazıya dökmesi Platon’un başka bir hoşluğu ama o bambaşka bir konu)

Ama yazı teknolojisinin getirdiğini asıl kullanan adam bence Aristotelestir. Ong’un söylediğine göre, kategorilendirme ve listeleme yazı teknolojisinin getirdiği en önemli özelliktir. Bu önce söylediğim, metni sondan başa, satır satır bölerek okumayla alakalı. Sözlü kültürde insan böyle düşünmez. Örneğin “İlk olarak”, “son olarak” gibi kullanımlar tamamen yazılı kültürden konuşma diline geçmişlerdir. Ve Aristoteles’in ortaya koyduğu birkaç şeyi insanlığın laneti olarak tanımlayabilirim. Bunların en önemlileri insan aklını kategorilere bölmek ve sembolik mantık kurallarını ortaya koymak ve bunların evrensel olduğunu iddia etmektir. (Aristoteles bunun yanısıra sanat eseri çeşitlerinin vs. gibi insan dünyasındaki hemen herşeyin de listesini çıkarmıştır ama bunlar görece zararsız fuzuli uğraşlar gibi görünüyor.)

Birincil Sözlü Kültür Ortamı
Şimdi önce biraz birincil sözlü kültür ortamının nasıl olduğundan bahsetmek gerekiyor. Öncelikle kelimeler sadece seslerden ibaret. Adlandırmak büyülü bir güç. İnsanlar birşeylerin anlamına “açıp” bakmıyorlar. Atasözleri, kalıp deyişler, mitler tanrı kelamları gibi akla işlenmişti ve toplum kurallarını belirliyorlardı. Mitin geçerli olduğu bu dönemin bir özelliği, mitin esnek olmasıdır. Yazıya geçildikten sonra mit donmuştur, özelliğini yitirmiş ve yalan dolan masallar, hurafeler halini almıştır. Fakat mit döneminde mit hem sanat eseri, hem ahlaki rehber, hem de toplumun bilgi birikimi olmuştur. Gelişen koşullara, toplumun yaşadığı değişikliklere göre mitler yenilenir, değişir, bazıları kaldırılır, bazıları doğar vs. Yazılı kutsal kitaplar gibi birkaç bin yıl sonra, toplumun ve teknolojinin özellikleri çok farklıyken anlatılan üzerine kazılar yapıp zorla metaforik anlamlar çıkarmak zorunda kalmazsınız.

Bu ortamla ilgili çok ilginç bulgular A.R Luria’nın araştırmalarında bulunur. Luria Özbekistan ve Kırgızistan’ın ücra bölgelerinde hiç okuma yazma bilmeyen veya çok az bilenler hakkında araştırma yapmış. Ki bu bence kitabın en önemli kısmı. Burada karşılaştıklarının birkaç özelliği şöyle; Sözlü kültürde insanlar tanımlama yapmıyorlar. Örneğin “ağaç nedir?” sorusu saçma bir soru. “ağacın ne olduğunu herkes bilir, benim söylememe ne hacet,” diyor köylü. Geometrik şekillere kesinlikle anlam veremiyorlar. Daireye tabak, dikdörtgene kapı vs. diyorlar. Belirli kategorilere ayrılan nesnelerin resimlerini gruplamaları istendiğinde; okuma yazma bilmeyenler “çekiç, balta, kütük, testere”yi aletler ve alet olmayan “kütük” şeklinde ayırmaya kesinlikle yanaşmamış, kategori değil “durum” merkezli düşünerek, çekiçle testerenin kütükten ayrı olamayacağını savunmuşlar. Bu insanlar aptal ya da mantıksız değiller. Testere kullanabilen ve yapabilen insanlar. Ama testereyle çekici kütükten ayırmak, ayrı düşünmek olsa olsa gereksiz bir akıl oyunu onlar için. Okuma yazma bilen bir başkasının bu nesneleri böyle ayırdığı söylendiğinde de “onun soyu sopu öyle düşünüyor demek ki” diye cevap veriyor. Bu ayrım özellikle belli. Yine aynı köyde yaşayan biraz okuma yazma bilen insanlar bu gruplandırmayı karıştırarak da olsa yapıyorlar. Tamamen ne kadar okul gördüğüyle, yazıyla içli dışlı olduğuyla alakalı.

Soyut mantık ilkeleri de bu ortamda yaşayanların hiçbir işine yaramıyor ve kesinlikle akıllarına yatmıyor. “Değerli madenler paslanmaz. Altın değerli bir madendir. Altın paslanır mı?” sorusuna karşı verdikleri cevaplar şöyle, “acaba değerli madenler paslanır mı paslanmaz mı? altın paslanır mı paslanmaz mı?” “Değerli madenler paslanır. Değerli altın paslanır” dediğim gibi, bu insanların kafası çalışıyor. Evrensel mantık ilkeleri ise onlara makul gelmiyor. Başka bir önemli nokta da bu insanların kendilerini tanımlayamamaları. Cesur, iyi kalpli, merhametli vs. gibi tanımları durumlar dışında kullanamazlar. Genel olarak bir insanın benliğini soyutlayıp onun hakkında yargı veremezler.

Yazılı kültür ortamı
Sözün somutlaşması, kelimenin uçuculuğunu yitirip elle tutulur bir hale gelmesinin esas önemli zihinsel etkisi, soyutlamadır. Örneğin ağaç kelimesi teklikleri adlandırırken, fiş üzerine yazılı “ağaç” gidip ağacın üzerine iliştirilebilir. Daha da önemlisi ağaçtan ayrılabilir ve sadece kelime olarak kağıt üzerinde varolabilir. Bu da insanın düşüncesini doğadan ayırması anlamına gelir. Yani düşünceler dünyası bir yanda, dünyanın kendisi bir yandadır artık. İnsan doğanın içinde, onun parçası değildir artık. Doğayı karşısına almıştır. Ona farklı bakacaktır. Yazıp çizdiklerini ona giydirmeye çalışacaktır. Aristoteles ve Platon’un batı düşüncesinin köküne ektikleri tohumlar bunlardır. Şimdi çok değer verilen soyutlama, bilimsel düşünce, mantıksal analiz buradan büyümüştür ve tamamen yazılı kültür ortamının kaçınılmaz etkisidirler.

Öte yandan yazı bir şekilde demokratiktir. Sesleri harfler şeklinde en küçük birimlere bölen latin alfabesi daha konuşma biçimlerini bile çözememiş 6-7 yaşındaki çocuklara öğretilebilir. Buradan yazılı eserin yapısına da gelinir. Yazılı eser, özellikle de “basılı eser”e son nokta konmuştur. Sözlü kültürde hikaye, şarkı anlayana anladığı kadar anlatılır. Son nokta konmaz, anlamayana anlayacağı biçimde anlatılabilir. Fakat basılı metin kesinlikle son noktadır. Çünkü binlerce basılmış ve sonu nereye varacağı, kimlerin eline geçeceği bilinmeyen bir yolculuğa çıkmıştır. “Ders kitabı” bu demokratikliğin en önemli özelliğidir. Sözlü kültürde, usta çırak ilişkisi içinde, ustanın yatkınlığı olan çırağı seçmesi, onun anlayabileceği şekilde anlatıp sonunda ona ?el vermesi? vardır. Yazılı kültürde ise metin herkesin anlayabileceği ortak bir paydada yazılır. Burada anahtar sözcük “verimlilik”tir. Tabii ki hiçbirşey ekonomik sistemden bağımsız değildir. Fakat bu kadar yoğun ve güçlü olan bir kültür yanında illa ki kendi ahlakını da getirir. Bu konu burada çok fazla çatallanıyor. Şimdilik sadece yazılı-sözlü kültür ayrımında kalayım.

Feyerabend’in bilim hakkında dediği gibi, yazı insan için en iyisi olduğu için yayılmamıştır. Yazılı kültür en güçlü silahları yaptığı için yayılmıştır.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım