sartre: “bastırılması olanaksız şiddet… kendini yeniden yaratan insandan başka bir şey değildir… yeryüzünün lanetlileri ancak çılgın dehşetle insan haline gelebilir.”

bu da nerden çıktı demeyin! gerçi ben de, ‘arif’in manchester’a attığı golü ararken, songül karlı videosuna kadar gelen adam’ gibi hissetmiyor değilim. birçok durum karşısında genel hissiyatım bu oluyor. yine de böyle ilginç şeyler öğrenmek, paha biçilemez!

uzun lafın kısası, viyana aksiyonistleri’ne de sexy sushi diye bir grup hakkında araştırma yaparken rastladım. ilginç sahne şovları, videoları, solist julia lanoë’nin memeleri derken, bir baktım ki bu değişik hareketlerin asıl kaynağı l’actionnisme viennois orijiniyle 1960’lı yıllarda ortaya çıkan bir performans sanatı hareketiymiş.

başlıca temsilcileri; günter brus, otto muehl, hermann nitsch ve rudolf schwarzkogler olan bu arkadaşlarımızın çoğunlukla çıplak gerçekleştirip malzeme olarak kan ve dışkı kullandıkları performanslar, polislerin müdahaleleri ve hapis cezalarıyla son bulur.

viyana aksiyonistleri dönemlerinde genellikle azılı sapkınlar olarak görülmüşlerdir. yine de onları biraz anlamaya çalışalım:

performanslarında gösterdikleri insan bedenlerine yönelik –çoğunlukla kendi bedenleri-  sadomazoşistik hareketlerin amacı, genel ahlak normlarına tepki olarak, insanları gerçeklerle tiksindirip, toplumsal değerleri yargılatacak, bu şok etkisiyle de yeni bir şeyler inşa etmenin yolunu açacak olmalarıdır.

yukarıdaki tariften başka, hermann nitsch ise sanatçıların ve izleyicilerin bu tür performanslar aracılığıyla, bastırdıkları şiddet ve şehvet duygularından arındıklarını savunmuştur. yine de nitsch’in bu performanslar için seyirci önünde canlı canlı katledip, kanlarını ve iç organlarını kullandığı hayvanlar, işin niteliğini sorgulamamıza sebep oluyor.

marina abramoviç, gösterilerinde acıyı bizzat deneyimlemiş, bedenin ve aklın dayanıklılık sınırlarını zorlamıştır. antidepresan haplar yutarak yaptığı gösterisinde kendinden geçerek ölümün eşiğine gelmiştir. yaptığı performanslar arasında bedenini yaralama, kendini kırbaçlama, donma noktasına gelinceye kadar buz blokları üzerinde kalma, bir paravan içerisinde oksijeni yok eden alevler kullanarak boğulma noktasına kadar gelme gibi ölüme çok yaklaştığı dehşetengiz gösterileri vardır. performanslarının büyük bir kısmı, izleyici müdahalesiyle son bulmuştur.

chris burden ise, kendini çeşitli tehlikelere maruz bırakarak, dünya çapında şöhreti yakaladığı performanslar düzenlemiştir. 1971 yılında gerçekleştirdiği “ateş et” (vur) isimli performansı, o güne kadar olan performanslarının içerisinde en sansasyonel olanıydı. burden, kendini asistanına 22 kalibrelik bir silahla kolundan vurdurmuştur. burden, bu tür performansların zihinsel bir deneyim gibi olduğunu, yani yaşadıklarıyla aklının nasıl baş edeceği merakıyla yaptığını söyler. “örneğin, saat yedi buçukta bir odaya gireceksin ve karşındaki adam seni vuracak: bunu bilmenin insana yaşattığı zihinsel deneyimden söz ediyorum. bu tür performansları kurgulama sürecimde sonradan caymamak için önceden birkaç kişiye söylerdim. kontrollü bir biçimde kendi yazgını oluşturmak gibi bir şeydi bu. işin şiddet boyutu o kadar önemli değildi, sözünü ettiğim o zihinsel süreci başlatan bir şeydi, o kadar…” seahrendt-kittl’e göre ise burden, kendini amerika’nın insan hakları ihlallerine dikkat çekmek için vurdurmuştu.

genel olarak aksiyonistlerimizin halet-i ruhiyesi bize normal olarak gelmese de, yapmak istedikleri gibi, sorgulamamız gereken şey, bireysel olarak verdikleri bu kararlar değil, modern dünyada şahit olduğumuz anomalinin toplumsallığıdır.

yazıyı birkaç örnek işle sonlandırırken, konuya ilgi duyanları da, çoğundan faydalandığım meliha yılmaz’ın, bedenin gösterisinde yanılsamadan gerçek şiddete sanatta kanlı içselleştirmeler, adlı makalesine yönlendirmeyi bir borç bilirim.