Üçüncü Birey

Spinoza’nın dediği gibi: Nefret ettiğiniz varlığı mutsuz olarak hayal ettiğinizde kalbinizde tuhaf bir sevinç uyanır. Buradan bir tutkular silsilesi çıkacaktır. Spinoza bunu çok iyi başarır. Nefretin sevinçleri vardır. Bunlar ne tür sevinçlerdir? En azından şunu söyleyebiliriz – ve bu bizi çok ilerletecektir – bunlar tuhaf bir şekilde telafi edici, yani dolaylı sevinçlerdir. Nefrette ilk gelen şey, nefret duygularımız baş gösterdiğinde her zaman temeldeki kederi aramalısınız – yani eyleme geçme kudretinizin engellenmesini, azalışını. Ve şeytanca bir kalbiniz varsa, bu kalbin nefretin sevinçleri içerisinde serpilip açıldıklarını anlayın; ve bu nefretin sevinci ne kadar büyük olurlarsa olsunlar başlangıçtaki o küçük kirli kederi asla ortadan kaldırmayacaklardır sevinçleriniz telafi sevinçleri olarak kalacaklardır. Nefretin adamı, içerlemenin adamı, vesaire; Spinoza’ya göre, bütün sevinçleri bu başlangıçtaki keder tarafından zehirlenmiş olan kişidir – çünkü keder bu sevinçlerin içinde varlığını sürdürür. Sonuçta böyle bir kişi sevincini kederden başka bir şeyden türetemez hale gelir. Ötekinin varoluşu dolayısıyla duygulandığı keder kendisine bir haz yaratmak için ötekinde uyandırmayı hayal ettiği keder – Spinoza’ya göre bütün bunlar lanetli sevinçlerdir. Dolaylı sevinçlerdir. Dolaylı ve dolaysız kıstaslarımızı burada bulabiliyoruz, burada, bu düzeyde. Aynı şekilde soruma geri dönüyorum – evet, yine de söylemek gerekir ki: Bir duygulanış, yani benim kendi öz ilişkilerime uyum göstermeyen herhangi bir şeyin imgesi hangi bakımdan eyleme gücümü azaltır? Bu hem apaçık görünüyor, hem de hiç öyle değil. İşte Spinoza’nın söylemek istediği: Varsayın ki bir kudretiniz var, ve işte birinci durumda ilişkileri sizinkilerle birleşmeyen bir şeye çarptınız. İkinci durumdaysa aksine ilişkileri sizinkiyle birleşen bir şeyle karşılaştınız. Spinoza Ethica’da Latince occursus terimini kullanır – occursus tam da bu durumdur, karşılaşma, rastlama. Bedenlerle karşılaşıyorum. Bedenim her an başka bedenlerle rastlaşıyor. Karşılaştığım bedenlerin kâh benimkilerle birleşen kâh birleşmeyen ilişkileri var. İlişkisi benimkiyle birleşmeyen bir bedenle, bir cisimle karşılaştığımda ne olup biter? İşte bu: Diyeceğim ki – ve Ethica’nın dördüncü kitabını okursanız bunun son derece güçlü bir öğreti olduğunu göreceksiniz… Bunun mutlak olarak onaylanmış olduğunu söyleyemem ama en azından orada önerilmiştir; o zaman saplantı adını verebileceğimiz bir fenomen gerçekleşecektir. Nedir bir saplantı? Yani kudretimin bir kısmı bütünüyle bana uygun düşmeyen nesnenin benim üzerimde bıraktığı izi kuşatmaya ve lokalize etmeye ayrılacaktır. Sanki kaslarımı germişim gibi – kasılmışım gibi: Örneğimizi yeniden ele alalım; pek görmek istemediğim biri odaya giriyor, kendi kendime diyorum ki yandık – ve bende bir tür yatırım gerçekleşiyor: Kudretimin belli bir kısmı bu nesnenin üzerimdeki etkisiyle baş etmek üzere yatırılıyor. Şeyin üzerimdeki izini kuşatıyorum. Şeyin üzerimdeki etkisini kuşatıyorum. Başka terimlerle söylersek bu etkinin etrafını kuşatmak onu yerel bir halde tutmak için azami ölçüde çabalıyorum yani kudretimin bir kısmını şeyin bende bıraktığı izi kuşatıp izole etmek için yatırıyorum. Neden? Kuşkusuz onu devreden çıkarmak, belli bir mesafede tutmak, uzaklaştırmak, def etmek için. Bundan çıkacak sonucu iyi anlayın: Bana uymayan şeyi kuşatmak için yatırdığım bu kudret miktarı, bu nicelik kudretindeki belli bir azalışa tekabül ediyor – benden çekilip alınmış olan hareketsizleşmiş bir kudret miktarını.

İşte kudretim azalıyor bu demektir. Bu daha az kudretim olduğu anlamına gelmez, kudretimin bir kısmını, şeyin üzerimdeki eylemini def etmek için zorunlu olarak etkilendiği ölçüde benden çekilip alındığı anlamına gelir. Her şey kudretimin belli bir kısmına artık sahip olmadığım anlamına geliyor. İşte kederin duygusal tonalitesi böyle bir şeydir: Kudretimin bir kısmı şeyin üzerimdeki etkisini, eylemini def etmek gibi bir belaya karşı kullanılmaktadır. O kadar miktar kudret hareketsizleşmiştir. Şeyi def etmek, yani ilişkilerimi yıkıma uğratmasını engellemek için ilişkilerimi kasmaktayım, katılaştırmaktayım – Bu gerçekten muazzam bir çaba olabilir. Spinoza diyecektir ki: Bu kaybedilmiş bir zamandır. Bu durumdan tümüyle kaçınmak ne kadar da iyi olurdu. Her durumda kudretimin belli bir kısmı saplanıp kalmıştır, kudretimin belli bir kısmı azalıyor dediğimde söylenmek istenen işte budur. Gerçekten kudretimin bir kısmı benden alınmıştır, artık elimde değildir. Bu bir tür kasılma hali, gücün kemikleşmesi halidir – bununla ne kadar zaman kaybedilir!

Aksine sevinçte işler çok ilginç hale gelir. Spinoza’nın sunduğu şekliyle sevinç deneyimi, mesela bana uyan – ilişkilerime uyum gösteren bir şeyle karşılaşıyorum. Sözgelimi müzik. İç burkucu sesler vardır. Bana büyük bir hüzün, keder ilham eden iç burkucu sesler vardır. Bu bütün işleri karmakarışık eder – çünkü bu iç burkucu sesleri aksine çok uyumlu ve harikulade bulan insanlar hep vardır. Ama, hayatın sevincini getiren de işte böyle bir şeydir – yani sevgi ve nefret ilişkileri… çünkü bu iç burkucu sese karşı duyduğu nefret bu sesi seven herkese yayılma eğilimi gösterir. O zaman evime dönerim, bana bir meydan okuma gibi gelen bu sesler kulağımdadır – bütün ilişkilerimi gerçekten çözüp dağıtmaktadırlar, beynime nüfuz etmiş haldedirler, beynime ve karnıma… Kudretimin önemli bir kısmı bana nüfuz eden bu sesleri uzakta tutmak için kalmış gibidir. Sessizliğe dönelim ve sevdiğim bir müziği koyalım; her şey değişir. Sevdiğim müzik ne demektir? Benim ilişkilerimle birleşebilen ses ilişkileri demektir. Ve düşünün ki tam o anda pikabım bozuluyor. Pikabım bozuluyor: nefret ediyorum! (Richard Pinhas: Ah, hayır!) Bir eleştiri mi var? (Gilles Deleuze’ün kahkahaları). Sonuçta keder duyuyorum, büyük bir keder. İyi, sevdiğim bir müzik koyuyorum, o zaman, bütün bedenim, bütün ruhum – besbelli olduğu gibi – ilişkilerini ses ilişkileriyle birleştiriyor. Sevdiğim müzik işte bu anlama gelir: Kudretim artmıştır. Demek ki Spinoza açısından – burada beni ilgilendiren şey de budur; sevinç deneyinde hiçbir zaman kederinkiyle aynı şey yoktur, kudretimin bir kısmının, belli bir miktarının gücünden çekilip alındığı, ve başka bir alana yatırıldığı – bu neden böyle göreceğiz – söylenemez. Böyle bir şey yoktur, neden? Çünkü ilişkiler birleştiğinde ilişkileri birleşen iki şey bir üst birey oluştururlar, ikisinin parçalarını oluşturduğu, ilk ikisini kuşatan üçüncü bir birey. Başka terimlerle söylersek sevdiği müzikle ilişkili olarak, her şey doğrudan ilişkilerin birleşmelerinin (görüyorsunuz hâlâ doğrudanlık, dolaysızlık kıstası içindeyiz) – burada ilişkilerin doğrudan bir birleşimi söz konusudur. Öyle ki üçüncü bir birey oluşmuştur – benim veya müziğin artık yalnızca bir parçası olduğumuz üçüncü bir birey…

Gilles Deleuze, Spinoza Üzerine Onbir Ders

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir