Kürdistan kadınlarına…

“Anayla , doğayla, temel imlenen olarak varlıkla ilişkinin yerinden kayması: toplumun ve dillerin kökeni budur. Ama bu durumda artık kökenden söz edilebilir mi?” diyor ve devam ediyor, “Temel imlenen, temsil edilen varlığın anlamı ve hele şeyin kendisi hiçbir zaman bize bizzat, im dışında veya oyun dışında verilmez. Ensest yasağı dediğimiz, bu adı verdiğimiz ve bu ad altında betimlediğimiz şey bile oyunun dışında kalamaz. Sistemde bir nokta vardır ki, orada imleyenin yerine imleneni geçemez, bunun sonucu da düpedüz hiçbir imleyen için bunun mümkün olmadığıdır. Zira bu yerine-geçilemezlik noktası aynı zamanda tüm imleme sisteminin yönlendirilme noktası, temel imlenenin tüm göndermelerin varış yeri olmayı vadederken aynı anda tüm im sistemini yıkacak bir [unsur] gibi elden kaçtığı noktadır. Dil ne bir yasak ne de bir yasağın çiğnenmesidir, sonsuzca birini öbürüyle eşleştirir. Söz konusu nokta mevcut değildir, daima elden kaçar ya da -ki bu da aynı şey demektir- ezelden beri, bizim yıkılmaz ve ölümcül arzumuza göre, kaçması veya kaçmış olması gereken şeyin içine yerleşiktir.” Derrida – Gramatoloji (Çev. İsmet Birkan, BilgeSu Yayıncılık, Ankara 2014) (sf. 404-405)

Peki nedir toplumsuz gerçekçilik? En sade haliyle, toplumun kurucusu olmadığı (-kurucusunun toplum olmadığı) bir gerçekçilik mi? Ama bir ‘-cilik’ halinden bahsediyorsak, bu halin ‘-ci’si olacak biri(ler)ine ihtiyaç var. Acaba toplumsuz gerçekçilik demek mi daha uygun olacaktı? (H. Havîn’dir bunun uyarıcısı) Sırf toplumcu gerçekçiliğe vurmak için kavram (ve devamla kuram) düzmeye gerek var mıydı? Vurmak da değil, ekmeğini yemek, şöhretinden pay almak için aslında seçmiş olmayayım bu kelimeleri? O halde geçmeli bundan, çıkmalı aynından, aksinden, gölgesinden bu kaidenin (bir kaidenin, kaidelerin). Çıkmalı ki önce, olanca açıklığıyla gözlerinin içine bakılabilsin. Çünkü herkes birer kaide taşır gözlerinde, o kaidenin gözlerinden bakar. Bakılan da, yine bu kaidenin gözleridir sanar, her şeyi kendi gözleriyle görüyor oluşunu inkar edip, ve devamla zaten unutup, olan biteni kaidenin gözlerine, kaidenin gözlerinden yoruşu bundandır. Kaide, gözlerin durgun, apak sularında bir yansıma, bir surettir. Sadece bir bakış, öz şüphesinden sıyrılmış, usulün, adabın, adetin, ayıbın köprüsünü yıkmış bir bakıştır bu sulara bırakıp o yansımayı dalgalandıracak, bir büyük, bir gürültülü gerçeği silkecek olan.

Ya filozofun bu ‘yerine-geçilemezlik noktası’ dediği de nedir? Kendileriyle ilişkinin yerinden kaydığı (ve toplum ile dillere bu kayma suretiyle kapının aralandığı) ana, doğa ve temel imlenen olarak varlıkla ilgisi nedir bu ‘yerine-geçilemezlik noktası’nın? Aynı şeyseler, niye bunca sözcük (dilin, sonsuzca birini öbürüyle eşleştiren olduğu söylenmişti gerçi)? Yok, eğer değilselek, o yerinden kayma fiilinin kendisine mi bakmak gerekecek acaba? Bunun içinse, yukarıdaki alıntının dışına çıkmak lazım. Çünkü filozof çok yerde kayda değer ölçüde bir ‘felaket’ten bahsediyor. Bu da, tabii, incelemesini yaptığı asıl filozofun felaketi. Buraya, bu metne girene kadar çok elden, gözden geçmiştir. Felaket, temelde, temel yaşam kaynaklarının kıtlaştığı, göçün, örgütlenmenin, taktiğin, tekniğin, dolayısıyla dilin ve toplumun kaçınılmazlaştığı durum, eşik, bir yerinden kayma. Tam olarak ne zaman, veyahut nasıl mı? Burasının komple spekülasyon olduğu söyleniyor kitapta. Salt kuramsal. Ama kuramın bütün namına mecburi. Tekrar alıntıya dönelim: ‘Zira bu yerine-geçilemezlik noktası aynı zamanda tüm imleme sisteminin yönlendirilme noktası, temel imlenenin tüm göndermelerin varış yeri olmayı vadederken aynı anda tüm im sistemini yıkacak bir [unsur] gibi elden kaçtığı noktadır (…) Söz konusu nokta mevcut değildir, daima elden kaçar (…) kaçması veya kaçmış olması gereken şeyin içine yerleşiktir.’ Alıntının ilk iki cümlesini bu sefer sessiz okuyalım.

‘Gülü seven dikenine katlanır’: Ama diken de güle dahil değil midir? Ve yaprakları, ve dalları, ve açıp çıktığı toprak örtüsü? Ya kökünü içinde besleyip büyüten toprak? Ya toprağa düşüp de o köklere yürüyen? Dikenine katlanan ancak, sevebilir bir gülü, der yönünü yüzünü toprağa dönen. Filozof aynısını burada da sorsun: ‘Ama bu durumda artık kökenden söz edilebilir mi?’ Toplumsuz gerçekçiliğe düşerken ‘uçurum vardır’ demiştim, artık ne kadarı Kazancakis’in, ne kadarı Aziz Fransis’in, xodê zanê. Allah’ın Fakiri’nin tanrıya giden yolu sorduğu yolcunun cevabındandı bu, ‘tanrıya yol yoktur, uçurum vardır!’ Şimdiyse köken yoktur, peki ne vardır? Şiir?

Yüzüne eğildim, önce
Temizlemek için tenini bir uçtan
diğerine
Zorsun, nemli
Bırakmıyorsun kolay, bir kez
tuttuğun kirini
insanın, her köşende bucağında
bir zulüm, bir hakaret
bir işkence mabedi
Taş taş üstüne geldiğinden beri
böyle yorgun, yılgın
oyundasın.

Aç göğsunu, nereye değmiş
tankı topu cahilin. Kaç
dikişse bedenin, o kadar
çekileyim dara, geleyim yine
bir uçtan diğerine
temizlemeye tenin.

İyi de neyi temizlemişim henüz?
Var mı bir cevabım?