Kim bilir hangi bedende gezmede Bulut’a…

Özgürlüğün bir sistem meselesi olmasa da, yani sistemli-sistemsel bir uğraşın amacına, bir hesap pusulası kalemine indirgenemeyecek bir yerde dursa da, gene de iki asli, kadim kavramla devamlı bir temas içinde olduğu söylenebilir: kurtuluş ve barış. Bunları çizgisel bir sıraya koymak, birini diğerinin nedeni yahut sonucu olarak sabitlemek, kavramları yukarıda sözü geçen sistemli-sistemsel uğraşa, hesap çizelgelerine sıkıştırıp sakatlamak olurdu. Ama tersine, öyle ki tanımlanırken kullanılan ölçüleri bile aşıp geçme, genleşme, bir mecazla, kendi rüzgarına binme temayülü vardır bu kelimelerde. Örneğin kurtuluş, tanımına indirgendiği bir cümleden kurtulmak anlamını da içerip aşar hemen. Yine de denemeli.

Özcü anlayış, karşı-biçimci oluşuyla malul, ve hatta bu biçim karşıtlığında mahkumdur. Biçimden kaçınma, ona rastladığı her yerde sözünü-silahını kuşanıp siper alma yönlü bir sükekli teyakuz hali, duyarlık ve dikkatini rehin almış, dolayısıyla olanbiteni görüşünü ve duyuşunu ketlemiş, duyusuna boyunduruk vurmuş demektir. Daimi ve takıntılı bir değilleme, taşın taş olmak dışında olabileceği şeyler aleminde gezemez, taşın taş olmaksızlığında zincirlidir o. Dolayısıyla taşta (esasında) kendi taşından başka bir şey görmeyen o sistemli-sistemsel uğraşın, o çizgisel-hesaplı gerçekliğin, velhasıl, biçimcinin eylemlerinin, tanım ve tariflerinin, topyekun iradesinin tepkisel kutbunda, bir tür kuyruk durumunda mahsurdur. Çünkü özcü, taşın taş olmayışında değil, taşın biçimcinin taşı olmayışında diretir, ki bu da önce biçimcinin bir fiilini veya tarifinin gerektirir.

Benzer sorunları her türlü ikilir için sayıp açabiliriz; öz-biçim yerine madde-mana, usul-esas, iç-dış da getirsek, temelde ikici, zıtçı, kutupçu düşünmenin sorunlarını sayıyor olacağız. Bizi buna dil zorluyor. Varlığı da, zamanı da dilden çıkarsarken çoktan ikiciliğin, dolayısıyla sistemin, hesabın, ‘mevcut’ veya ‘somut’ öntakılarıyla güya apaçıklığın, oysa yalnız kalabalıkların kabulüyle meşrulaştırılıp dayatılan bir gerçekliğin tuzağına çekilmiş oluyoruz. Öyle görünüyor ki kurtuluş, nihai olarak, yaşamın kendsinden bir an evvel değilse şayet, kesinlikle dilin bu kullanımından kurtuluş anlamına geliyordur. Bu yönüyle de o, dilinde bir şiirle çıkagelendir. Düşünmenin yeniden düşünülebileceği, bakışın yeniden bakış, duyunun yeniden duyu, dikkatin yeniden dikkat kılınabileceği bir dünya olarak şiir. Konuşmaya hırsını, hevesini, hevasını gösterecek, onu nefsinde, şiddetinde, hesabında-kitabında gösterip faş edecek olan şiir.

Demek ki kurtuluş, konuşmanın dünyasından kurtuluşu da içerecektir. Öznelerin, benliklerin, varlık-haklık-sahiplik iddialarının, dolayısıyla grupların, toplumların, toplulukların, hesap-kitap, taktik-teknik uğraşın, pazarlığın, pazarcılığın kurucu ve koruyucusu oldukları bir izdiham olarak bu dünya. Oysa rengi, kokusu, tadı, boyası badanası bu dünyanın öyle bozmuş, yaralamış, sakatlamış ki dimağları, böylesi bir izdiham yerinde hala nefes alabilmenin, ancak bir başkasının gırtlağına basma şartıyla bağlı olduğu ya unutulmuş, ya da hiç görülmemiş, duyulmamış bile. Dolayısıyla kurtuluş benliğin, nefsin kurucularıyla başlayabilir yola, ve hatta belki de tüm yolu bunlardan kurtulmakla alacak, yahut zaten yol, bunlardan kurtuluşun bilfiil kendi olacaktır. Düşünmenin yeniden düşünülebileceği, bakışın yeniden bakış, duyunun yeniden duyu ve dikkatin yeniden dikkat kılınabileceği bir dünya olarak şiirden bahsetmiştik; biraz evvelindeyse varlığın ve zamanın kendisinden çıkarsandığı şu ikici dilden söz ediyorduk. Öyleyse benliğin ve nefsin kurucularından An’da, An’la kurtulmak dışında bir kurtuluşumuz var mı? Ben’i kuran, bu Ben’in ismini cismini, soyunu sopunu, grubunu zümresini, ırkını farkını, adetini ayıbını yazıp çizen, kesen biçen, oynayan oynatan şu düzen, dilde ve zamanda, yani dünde ve yarında, yani hesapla ve kitapla, velhasıl şu ikilik, zıtlık, kutupluk haliyle kayıtlı değil mi? O halde An’dan dışarı adım attığım (yani düşüncemi, bakışımı, duyumu ve dikkatimi An’dan kesip çıkardığım) gibi düzenin, biraz evvel açtığımız şekliyle ‘sistemin, hesabın, -mevcut- veya -somut- öntakılarıyla güya apaçıklığın, oysa yalnız kalabalıkların kabulüyle meşrulaştırılıp dayatılan bir gerçekliğin tuzağına çekilmiş olurum. Oysa An’a, ve onu dolduran yegane şey olarak nefese yerleştiğimde, düşünmesiz, eylemsiz, sessiz ve beklentisiz, işte o zaman ancak, dil ve zamansallığa dayanan Benlik oyununu, kokusu, tadı, boyası badanasıyla nefsi kendi izdihamına kandıran mihnet dünyasını görebilirim. Ve gören ‘ben’ de olmam, ben elimi çektikçe yokluk korkusuyla kendini açığa vuran, üzerime varan bu dünya olur.

Sanki en başından beri zaten barıştan konuşuyorduysak da sırası gelmişken adını koyalım. Kurtuluş, An’a ve onu dolduran nefese yerleşirken benlik ve nefsin yükünü yere bırakıyordu. Bu bırakışı, özcünün biçimi değillerkenki esir edici saplantısıyla değil, filozofun ‘gülme, ağlama, yargılama, sadece kavra’ deyişindeki kavrayışla yapıyordu. Yani, eğer anladıysam, ve ancak anlarsam bırakabilirim; bunca tutunuş, anlamayışımdandır. Böylece anlamayışın, dolayısıyla tutunuşun bir korkuyla, gerilimle bağını hissederim. Ve her korku, her gerilim esir edicidir; korku ve gerilime dayalı her ilişki bir esaret ilişkisidir. Ve anlamadığım, çünkü güldüğüm, ağladığım, ve yargıladığım için kavramadığım şeyi bırakamam da, ona tutunurum ve dil ile zamandan neşet edip hiçliğin orta yerine yalandan bir Ben atfeden, bu Ben’e ismini cismini, soyunu sopunu, adetini ayıbını giydiren bir düzenin içinde artık esirimdir. Oysa An’dan gayrısı sanıdır. An’dan çıkmış, bu yüzden de kendimi san’mışımdır. Anlamak ve bırakmanın barışmakla ilişik olduğunu söylemek, An’ın dışındayken, An’dan çıkıldığı için sanılan, ve sanıldığı için de yapılan ne varsa önce onunla barışmak demektir. Önünde sonunda kişinin kendiyle barışması ve An ile nefesin içine yerleşebileceği şartları, yani düşünmesizliği, eylemsizliği, sessizliği ve beklentisizliği sağlamasıdır esas mesele. Öyle ki, gelecek hesabını mümkün kılan bir geçmiş tasavvurunun anlaşılması, dolayısıyla da bırakılması, yani kişiyi kendine kadar getiren bütün yolların faş edilip bağışlanması, bununla barışılması üzerinedir bu mesele de. Geçmişin, günahın, suçun ve ayıbın tümünün kateder barış.

Kurtuluş nasıl ki kendi tanımından dahi kurtulmaya meylettiyse, barış da kendini açma, alınacak ne yol varsa alma, hatta kendi yolunu çizme konusunda isteklidir. Kişiyi An’a ve nefesine yerleştirmek için gerekli şartları hazırlamak yolunda her yüke, zorluğa meyledecektir. Sanılardan, yani benlik, kimlik, aidiyet, grup, ev, aile, meslek, kıdem, kıyas, liyakat vb. varoluş hallerinden geçerken, anlayıp bırakma yönlü tutumu onu özcünün biçime yönelik saplantılı değillemesinden, yani şeyin başka ne olabileceğinde değil, ama o olmayışındaki diretmesinden bağışık kıldığı için zıtlıklardan-ikiliklerden kurtuluşun bir imkanı da barıştadır. Barış yoklamaz, yoksamaz, yadsımaz, ölçüp biçmez, seçip tartmaz. Barış şairin ‘adına tadına, tuzuna tozuna bakmayız, acısını duyalım yeter’ deyişindeki duyumdur. Ve duyum seçiyorsa, kendine bir Ben, bir nefs atfedip bu atfının hesabına alemi kırpıp biçerek duyuyorsa boyunduruk altında demektir. Özcünün altında kaldığı boyunduruktur işte bu zıtçılığın, karşıtlığın, düşmanlığın boyunduruğu. An’dan bir dirhem çıkılınca girilen izdihamın, hayhuyun, konuşmanın (ve dolayısıyla seçimin, ve konum alışın, ve hesap yapışın, ve sistemli-sistemsel uğraşın) boyunduruğu. Ve bu boyunduruğu kendinden önce hayvana geçirdiği söylenir insanın. Daha ziyade, hayvana geçireyim derken kendine de geçirdiği. Kendini hayvandan gayrı bilişi, belki kutbun da ilk örneğiyken hayvandaki doğanın, dirimin, canın, ve bedendeki duyunun, dürtünün, iştahın karşısına adetinden, ahlakından, kültüründen duvarlar örmeye geçişi de belki yine buralara bir yerlere denk düşüyordur.

Fiziğin tahakkümüne karşı metafiziğin şefkatine, maddenin imparatorluğuna karşı mananın inzivasına, gerçeğin apaçıklığına karşı hayalin muammasına sığındığım söylenecektir. Oysa yapmaya çalıştığım tam da bu ikilikleri üreten, mesnedi kendinden menkul bir aşikarlık iddiasıyla kendi gerçeklik halini hallerin yeganesi sayıp dayatan, meşruiyetini gürültü patırtısından, tankı topu tüfeğinden, sesleri, sözleri, solukları boğulmuş, boğdurulmuş kalabalıkların kolaycı korkularından, yokluk kaygılarından alan bu dilin, bu düzenin, bu izdiham dünyasının açık edilip, anlaşılıp bırakılması, kabul üzeri terkidir. Çünkü eğer dünyanın hengamesine karşı sessizlik, konuşusuna, yazısına, yasasına karşı şiir, biçimine karşı öz, ayıbına karşı kayıp, adetine töresine, rengine lezzetine karşı falan, karşı filan diye mevzilendiğim an, zeminine girmiş, tuzağına düşmüşümdür yine onun; on farklı yoldan söylendi bu. ‘Kazanılabilirdi, ve ancak da böyle kazanılabilir’ diyecektir eylemcinin, müdahalecinin dili. Oysa kazanım şüphededir. Taş taş üstüne koyulduğundan bu yana, An’dan dışarı yükselen bütün duvarlar, bakır teller, demir raylar, çelik hatlar, asfalt ollar, aynalı camlar, yüksek katlar, derin sondajlar, filtreli bacalar, güdümlü bombalar, görünmez uçaklar, danışıklı savaşlar, acısız ölümler, iğneli kesimler, kansız mezbahalar, hormonsuz seralar, atık sular, kağıt ambalajlar kadar sözleşmeli gruplar, sözleşmesiz toplumlar, iş ortaklıkları, savaş ittifakları, cins dayanışması, halk islyanları, açlık oyunları, mahpus edebiyatı, şehitler kervanı, kervancıların bildiği, ipliklerin eğrildiği, şenliklerin verildiği, darağaçlarının kurulduğu, kurbanların kesildiği de şüphededir.

İşte eğer özgürlük bir mesele olacaksa, bu mesele mahiyetini söz konusu şüphenin faş edilişinden derebilir. Tabii bir bedeldir, istenecektir; şartıdır aşığın, başını verecektir. Serden geçmemişse hala, o zaman anlarız, bir hevese hevaya uymuş, An’dan geçmiştir. Ama kendini evin, ailenin, işin, gücün, mesleğin, dilin, dinin, cinsin, türün, dünün, düzenin sıcağından güveninden çekip dışarı atışı, zaten canına susadığının, canını pazara çıkardığının ilanı olmayacak mıdır?

Bu suretle düzyazının çemberini artık yavaş yavaş kapatıyorum. Ama çember, bir noktaya eşit uzaklıktaki sonsuz sayıda noktanın toplamıysa eğer, bu sonsuz noktadan sonsuz sayıda doğru girip çıkabilir dışarıya. Dile kalsın doğrular, eğrisini alan şiire yürüsün diyorum.

Attım bağdaşımı harabına Hayyam’ın
ve önümde testisi
şu Sinoplu köpeğin
suyu avucuyla içen çocuğu görünce
bırakıp bir kenara gittiği

Rüzgarlara yalatıyorum kulaklarımı
ve dilimde bir Baba Tahir şiiri
toplanın Allahın fakirleri toplanın
kör çobanın anası pişirecekmiş bugün kahvemizi