Menü Kapat

Toplumsuz Gerçekçiliğe Düşüş – ‘Uçurum vardır’

Hamza Celaleddin’e

Reddedilen bu dünya, bu gerçeklik değil, gerçeğe adres atfeden, onu orada veya burada varsayıp bu varsayımlar üzeri eyleyen anlayışlar olsun. Red bile değil, bir ince ünlem, bir nefeslik duraksama, bir anlık iç kararması. Maksat şüpheyi savmaksa zaten nasıl, kime sorarım işin aslını? Yargının perdesi kalındır, ve katmanlı, bir kez girince içine, ki yoktur yargıya düşmeyen, rengine, kumaşına aldanıp da sarılıp sarmalanmadan geçip gidebilmektir herhalde mesele. “Kişi hükmünde mahkumdur.” Babama göre Arabi’nindir söz, ben bulamadım.

Ceza, cezası çekilen fiilin bir tutkuya dönüşmesini ister gibi. Böylece bu bir ceza olmaktan çıkar, bir bedele dönüşür. O halde suç, sahiplenilemediği ölçüde suçtur.

Orman çağırıyor. Yalandı. Hiçbir şey duymadım. Bir çağıran yok.

Naim, “Eylem, eylem” diyor. Savaşçı, yürekli. Üniforması üzerinde. Elinde radyosu. Çoğu sefer kurtaran, sonsuz düşüşün kuyusundan çekip çıkaran gene bir dış sestir. Radyosu elinde, kaşlar çatılı. Yüzünde heykelleri çıldırtacak sabit ifade: Cesaret! Bulmuş aradığını. Bu kuşkusuzluk, bu çelik irade, bu tutunum bundan. Kendindedir o. Bir gerçek. Bir ilke. Bir mesnet. Bir çağrı. Çarptı. Soğuk yemeliyim.

Tesadüfleri bıraktın. Gündüzden bu yana, ilk gözünü açtığın gibi ne yaptın? O suçu taşıyorsun üzerinde, eğilip bükülüp ağırlığı altında zoraki, güçbela, sürükleyerek gerçeğini bu suçun altında. Yazık kendine duyduğun hakarete! Kendine tutunmakla yaptığın her işe yazık! Bırakmıyorsun aksın. Bırakmıyorsun duyduğun, duyduğun yerde kalsın. Utanıyorsun kendinden, hala. Dinliyorsun, etkin, kan ter. Dinle(n)meye bırakmış değilsin. Bırak büyüsün, bırak olgunlaşsın, derinleşsin, yalınlaşsın, dolsun, taşsın, sönsün, tütsün, patlasın. Bırak ama. Uçurumdur zaten. Tutamazsın.

Gündüz. Gün ışığı. Pek de uzak olmayan bir anı aklımda. Mardin. Yürüyüşüm ona. Düşünmüyordu belki hiç. Yol, yeteri kadar dolduruyordu duyuları. Ne fiziki, ne aşki, hayır, ya fiziki ya aşki bir uyarım topyekun. Düşünce sızamadıktan sonra, çok da fark etmezdi. Yürüyüş. Uzun. Gündüz. Bir iyiyi unutmuş çoktan. Boşluğunu. Varlıkla sarmalanmış, varlığın farazi bir yoklayıcısı olarak farazi, kurgusal, hayali. Hiç!

Hiç. Eylemin durayazması. Beden uyuştuğunda, ya da ağır ağır, uykuya durulduğunda, ya da bir güneş, bir güzel sarhoşluğu karşısındaki o dimağ düğümlenmesinde kendini duyuran derin gerçek. Bütün felaketler evden dışarı adımını atmanla başlar, diyordu filozof. Eylem, geçmişle gelecek arasından geçen öylelik nehrine döker kumunu, varlığının şartıdır bu işgal, bu tecavüz. Oysa gene, bir biçimiyle nehre direnen taşlar, kayalar, bu dirençleriyle birer parçası, belki birer cümle başıdır akışın müziğinde.

Bedenini boş ve hasta duyuyor. İki gündür kendine yapışmış, bırakmıyor. Farkında az çok bunun, kendiliği tuz buzdur, ve çoktandır böyledir. Ama bir tel var içinde sanki, işte ona sarılmış vargücüyle. Bundandır sıyıramıyor o belalı anlayış örtüsünü üzerinden, bundandır hep aynı kelimeleri aynı sırayla, aynı duygularla dönüp dolaşması. Dilin cenderesinde donuk, kurbanlık koyun.

Bu kez filozofun, bütün felaketlerin evden dışarı adımını atmakla başladığı tespitine uydu. Yedi, içti, yattı. Tek bir gerçeklikte mahsurdu ama bütün bir yozlaşma, bütün bir kendini biçilene bırakışı yaşadı. Bir şey düşünmedi, biraz utançtan başka bir şey hissetmedi de. Kolay intihar edemeyeceğini duydu biraz. Ve dışarı, (sonra da, teorisi o ki, hepten içeri) açılan uçuruma henüz yaklaşamadığını da.

Yazmak ama neyi? Günlerce, gecelerce yazabilirdi. Günün hayhuyuyla savrulmasa, başı beyni bunca bulanıp bunca bükülmese, yazardı yazmasına ama neyi? Bırakışın krokisini mi? Bir intihar savunması mı? Manifesto? İtiraflar? Bir felsefe sistemi? Söyleyecek bir şeyi olmadığını bunca bilip de asıl söylenmesi gerekenin de zaten bu olduğu fikriyle uyuşturuyor mu acaba kendisini? Şimdi şimdi biraz anlıyor o Rus sinemacısının söylediğini. Her gün tekrarlanması gereken sabit bir edimden söz ediyordu. Anlamı olsun, olmasın. İşe yarasın, yaramasın. Bir sabit, tutunacak. Ve sonra dünya her yöne dönmeye, her yönden gelmeye devam edebilirdi. Bir arkadaşının öyküsünü hatırlıyor şimdi de. Her kaybolduğunda, aklını, algılarını, duyularını tutamayacak gibi olduğunda çöküp toprağa dokunmaktan bahsediyordu. Öyleydi ya, toprağın olmadığı neresi vardı? Ama ne uğruna? Soru kendisini dayatıyor. Somut ve sade. Ne uğruna yaşamalı?

Ölüm, nereye taşımalı? Ötesi olmayan o köye neyle gitmeli?

Yol yok, uçurum var, diyordu Allahın Fakiri’nin tanrıya giden yolu sorduğu bir başka yolcu. Niteliksel sıçrama dedikleri bu mu? Öyle bir aşma ki, aştığı hallerden hiçbiriyle açıklanamasın. Arkasında bıraktığı hiçbir iz, gittiği yere çıkmasın. Öyle açık, aleni, sadelikle kopsun ki, kopuşun kendinden başka bir açıklaması olmasın. YOXA’da buna benzer bir şey söylenmişti. Ve yine geçenlerde, buradan bir çıkışın olmadığının, şayet çıkıldığında ise bunu bir çıkış yapan ölçülerin çoktan değişmiş olacağının inkarı üzere döndürdüğümüz bu dünyayı, söylenmişti. Demek hala tartışılan, dilin terkidir. Ama dilin terki ne dilden, ne de terkten geçecek gibi. Uçurumu görüyor da halbuki, yalnızca gördüklerine inanmıyor. Hala midesini doldurması, iki nefeste bir sigaraya uzanması, yürümesi, yürümesi, yüzünü yıkaması, soğuk araması kendine, sıcak araması, söz araması, müzik araması, giyinmesi üzerini, arada aynaya bakması, küçülmesi yer yer, büyümesi sonra, öyle sanması ya da. Pek çok şey sanması ve de, biliyor sanması başkalarının, bildiğini. Başkalarının, biliyor sanmaları bildiklerini. Gibi ve türevleri. Sonra yeniden bakacağını söyledi.

Birkaç gündür yoğunlaşmış. Gelgiti çok gerçi, yoğunlaştıkça daha bir karışık, kararsız. Hangi yana düşeceğinin kararı. Bir düşüş kesin. Sonra, bu işin akıldan, iradeden geçmediği de öyle. Bazen, diyor, tesadüfleri izleyeyim. Zor iş. Düz, aritmetik, analitik bir takipten bile daha yorucu belki. Öylecene kendini tesadüflerin ağına, anlamına bırakmak. Karar, veya yargı, neticede son söz anlama bırakıldığında acı. Acı verici. Müthiş yorucu. Öğretici belki ama, sıkı zorluyor bir süre. Çökertiyor, büküyor belini boynunu. Karşı olarak, o bir anlam üretme, atfetme, iliştirmeye girdiğinde, bu da biraz güç ama, bir tür yumuşak geçiş, bir şüphe sübabı, soluk borusu yani baskın anlamın boğuculuğu karşısında. Umut işkenceyi uzatır, diyordu filozof. Biraz böyle. Birazı mücadele. Ama çoğu oyalama, erteleme, kaçınma, inkarı anlamın ve maddenin, ve bunları sırrı muamma bir biçimde işleyen makinenin mutlak oluşu hissi karşısındaki zayıflara has ısrarlı, budala, şapşal inkara özbilinçle, benlik iddiasıyla, kendini yüceltme, farkını savunmayla, yani yalanın, yani oyunun, yani aldanışın bütün hallerinde gezinip durmakla korunuyor bu inkar. Bırakamıyor. Çünkü bırakışın bütün tasarımları, bu inkarın bir parçası. Dilinde, düşüncesinde, hayalinde her ne gezdiriyorsa…

Hava kapalı. Karın ağrısına girdim. Dizlerimde hafif bir zayıflık. Kafamla midem arasındaki ince, yağlı telde bir elektrik akımı. Nefesimi çok hissetmiyorum. Kahve, sigara ve ağrı kesiciler. Bir suçun peşindeyim. Cezası için sırf, cezası hatırına.

Her şey olabilir. Ve her sebepten. Her şekilde. Ve hep böyle gidilebilir. Yorumlanabilir. Atış serbest. Önünde sonunda iki kalır. Neyi neyden çıkarsan, neyi neye katsan da her işlemin sonucu bir: iki! Yarımlar bırakıyorum ardımda, bir tur atıp dönüyorum kapatmaya. Tamamlanmayan kalmasın diye, güya, ama bu tamamlama keşmekeşi, bu sürekli acele, panik, tedirginlik hep tamam olsun diye, bunun bir tamamı yoktur işte. Bu koşuşturmaca, bu hayhuy, nasıl bilindiyse öyle, nasıl eylendiyse öyle.

YOXA geliyor aklıma. Öyle ya da böyle. Dört sene olacak, herhalde. Kapağında bir çizim. Bağdaş kurmuş oturan zayıf, biraz yorgun, daha çok bitik görünen, kısılı gözleri, hafif kirli sakalı, üzerinde yırtık elbiseleri, kafasında hakeza az yan yatmış eski bir şapka ve önüne açtığı bir bez, ya da bir tür kapla dilenen bir adam portresiydi. Arka kapağı ise, bir animasyon filminden, her şeyin bittiği, hiçbir çıkar yol olmadığı, bir gereği kalmadığı düşüncesini pratikleştiren, kurduğu bağdaşla üzerine benzin döküp kendini ateşe veren bir adamın bir karesi. İçi ise 70 sayfalık bir yazıydı. Bir cümleyle, önkapaktaki mertebeye, arka kapak pratiğiyle varılabileceği savunması. İki aylık bir psikiyatri kliniği yatışının bir ev izninde yazmıştı. Müzik teknoydu, Brain 7. Zaten YOXA’nın yazarı da kitapçığını Beyin Yedi diye imzalamıştı. Sonra intihar ettiği ilan edildi. Bendim bunu iddia eden. Bir üniversitenin yaz şenliklerinde, elinde 15 20 kopyası olan bu kitapçığı, yazarının intihar ettiği reklamı eşliğinde satmaya çalışmıştım. Ve bir tane bile gitmedi. Kimse bu intihar sömürüsünde bana ortak olmamıştı sanki. Yalnız bir kişi, tamam, o da cebindeki bozukluktan işi bir yolla kurtulmak üzere.

YOXA’ya hangi yoldan varılabileceğini tartışmıştım. Ama bu YOXA neydi? Ona giden yollarla bu yollarda, tarif esnasında belir(len)en. k. İskender’in bir şiirinde, sözcüklerden bir sözcüktü oysa, hepi topu. Ama en temelde de, bir çizimdi yalnızca, ön kapaktaki o dilenci. YOXA, bu dilencinin kurduğu bağdaştan başka bir şey değildi esasında. Ama yazmıştım işte. Dikkat ve Kaza tanımlamalarını hatırlıyorum, büyük harflerle. Her şeyin Kaza mahiyetinde cereyan ettiği, hayır, her şeyi birer Kaza suretinde gördüğüm, her şeyin başıma birer Kaza olarak/neticesiyle geldiği bir hali yaşadığım bugün hele de, belki tekrar Dikkat’e yönelmem gerekir, öyle. Tesadüfleri, akışı, bırakışı, edilgenliğe ve savruluşa dair bütün cümleleri hep en baştan kuruyor oluşumda da, bu Dikkat’ten kaçış yatıyor olmalı. Ve Dikkat Takip ilişkisi. En baştan? Yeniden? Hayır. Önce S ile K’nin diyaloğu ve Aşk ile İntihara uğramalı.

Gün doğdu. Doğuma az kala, sabah ezanının hemen sonrası, doğu tarafından müthiş bir kuyruklu yıldız geçti. Aşağı. Bulutların ardında bir an ışığını söndürüp tekrar yakarak. Kim bilir hangi kara parçasına, hangi gezegenin tozunu serpmiştir… Sinik ile Kinik konuştular. Ne üzerine? Sanıyorum çabanın anlamı, değeri, gereği üzerineydi. Yahut ahlak, en temelde. Yahut da, bu dünyanın ne türden bir kabulü üzerine. Bilemedim şimdi, belki de daha başkaydı konuştukları mesele. Ama nihayetinde, S, K’nin kabına biraz para bırakıp gidiyordu kendi yoluna. K de tabii, kendi. Bir çözümün olmayışı, bir sonuca varmayışı çözüm gerektiren soruna, sonuç gerektiren nedene çeviriyor yüzünü yeniden insanın. Hani, nerede sorun? Hani, nerede neden? ‘Başka türlü olamazdı’, ne demektir bu?

Hızlanmalı. İyi kötü bir ritmi olmalı bunun. Düşünceyi bırakmak için başladığım yürüyüşte, bunca uzun aralar, bunca kalabalık iç sesler, bunca tekrarı bir cümlenin mürekkep öncesi, tam aksidir istikametin. Hem azdır böylece yazdığım, hem de azlıktan beklenenin tersine, uçucu. Yine bekleyiş. Bekleyiş. Bir yandan da şiir arıyorum. Değil. Daha çok bir ritim. Evet. Ritmi olsa, ritmi duysam, ritme uysam, ne şiir arama, ne kurma derdi kalacak. Beri yandan, iki bardak papatya çayı. Henüz sıfır kimyasal. Gün, trafiğini bekliyor. Aşağıda uyanış hazırlıkları. Horozlar çok uzakta. Birkaç serçenin ikinci rojbaşı. Ve kızılı izliyorum. Güneşi göreceğim. Doğuyor. Kan revan. Birkaç şarkı bırakmış göğe. Bulutlar arasından, sıra sıra, ince ince. Oysa o yöne eğiliyoruz dünyacak. Ne bilelim. Ne de olsa başımız hep göklerde.

Elim yatkın değil. Ne kabasına, ne de incesine zanaatın. İlmik ilmik öremeyeceğim bu yüzden bir intiharı bile. Ama birkaç nokta yakaladım. Ve en esası, tarih. Çapamı bir güne atmalıyım. Yoksası, sürekli bir çember kendi etrafında. Aynı düşünce çizgisini, aynı cümlelerle, aynı iniş, çıkış ve dönüşlerle katedip durmak. Ne Hallaç’ın, ne Hayyam’ın, ne Nesimi’nin, ne Attar’ın, ne Diyojen’in, ne Pascal’ın, ne Nietzche’nin, ne de Spinoza’nın izine rastlayabildim. Parça parça, hiçbir yerinden tutup koruyamadığım, ya da yakıp yıkıp aşamadığım bir Ben paçavrası sürüklüyorum sırtımda. Ne bir iddia, ne bir ispat. Olacak gibi de değil. Tarihin, toplumun, savaşın, devrimin, karşı devrimin, yıkımın, yozlaşmanın, umudun, inadın, direnişin, yorgunluğun, kabulün, kurnazlığın vs…

Hiçbir Dışın bir borcu yok. Yerçekimini kabul etmişim. Kabul etmekte çocukluğa kaçtığım, hala, yerçekimine yönelik şüphelerin bu acziyeti, maddenin imparatorluğu karşısında. Ben birkaç şairin yanına ölmek istiyorum.

Önce psikozla başlayayım. Biri bir zamanlar ‘ters evrim’ demişti, ona sözünü ettiğim yaşantılara karşılık. Ters evrim, yani tarihin, toplumun, kültürün, dilin, tüm müşterek anlam, giderek algı, duyum dünyasından yüzgeri ediş. Ama nereye? Hayvana mı, ilk insanın mitik dünyasına mı, Jung’un arketiplerine mi? Bu tespit, bir evrim şeması varsayar, ama biz bunu konuşmamıştık. Bir bilimsel değerlendirme, psikozun parça parça olup dağılan gerçekliğin ortasında, korumasız, dayanaksız, ölümcül bir endişe içinde tutunacak bir gerçeklik inşa etme, parçaları şu yahut bu biçimde bir araya getirip örme faaliyeti olduğunu söylüyordu. Peki bu gerçeklik neden parça parça olurdu? Ben burasını okumamıştım. Dil, kendisiyle derdi olana hastalık salıyordu. Ve tedaviyi de yine kendi araçlarıyla öneriyordu. Dönüp dolaşıp aşamadığım izah bu oldu.

Antropoloji pratiğini düşünürken, çalışmasına çıkılan topluma asimile olmaksızın bir antropolojinin mümkün olmadığını söylüyordum kendime. E, bu kerteden sonra da antropoloji yapmanın bir imkanı kalmıyordu artık. Peki, gerçekten bir asimilasyon mümkün müydü, bunu sormuyordum hiç. Asimilasyonun ne olduğu da, tabii, henüz açık değildi bende. Ve bugün de öyledir. Bir farkla, meselenin bütün biçimlenmelerden sıyrılmak olduğu. Öz biçim ayrımı bir kez yer etmişse dilde, o eski toplumların kusursuz bütünlükleri bir teorik tartışmadan öteye gitmeyecek. Ki sanki, zamanı muamma bir başlangıçtan beri de öylesi bir birlik, bütünlük, kapalı devre bir toplum tarifi hep bir ideal, bir ütopya, bir spekülasyon olageldi. İnsan kendindeki mevcut yarılmayı hep bir tarihsel/tarihdışı kurgusal bir toplum şahsında onardı. Çünkü bu yarılmanın teorik alan dışında bir tanımı, tarifi, tespiti yoktu. Dolayısıyla onarım da yine teorinin araçlarını gereksindi. Dilin, kendi bulaştırdığı hastalığa yine kendi tedavisini önermesi gibi. Öyledir de, belki. Her hastalık yine kendi doğasından bir bağışıklıkla alt edilebiliyorsa, şayet. Zehir ve panzehir.

Ve eğer öyleyse, gene başa dönüp yineleyeyim, buradan bir çıkış olmadığının, şayet çıkıldığında ise bunu bir ‘çıkış’ kılan ölçülerin artık çoktan değişmiş olacağının inkarı üzerinde döndürüyoruz biz bu dünyayı!

Ve eğer gene öyleyse, Allah’ın Fakiri’nin ‘tanrıya yol yoktur, uçurum vardır’ şeklinde aldığı cevapta bir şeyler var. Nedir bu?

Fevaz ben seni sattım. Yokluğunda. Kullandım yani. Kötüye. Şimdi gene senin sırandır. İyiye.

‘Herkes benim artıklarımla beslenir’ dedi. Dünyayı bulamaç edip yiyor. Ne varsa diğerine katıyor. Sonra onu da bir diğerine. Ya atıyor mideye, ya da veriyor ateşe. Evin birinin kazanından su içmiş, ‘nefesim karıştı bir kere, evdeki herkes bana benzeyecek artık’ demiş sonrasında. Sigara içiyor. Çok sigara. Ve su. Sürekli. ‘Su içmezsem ölürüm ben’ dedi. Ateş değmezse yanarım ben, demek gibi. Bir radyosu var. TRT türküleri. Her ateşe eğilip ısınıyor. Her duvara çöküp dinleniyor. ‘keyif senin keyfin’ dedi biri dün. Cevabı şöyleydi, ‘Eri!’. Alınmıyor, darılmıyor, takılmıyor hiç. Radyosu alındığında kızıyor sadece. Her Mecnun’daki o dış ses ihtiyacı. Açsa yiyor, toksa yürüyor. Bağlamıyor hiçbir kaide onu. O kaide ki toplum ruhu, kaidenin midesi bulanıyor ondan, kaide minderinde tutuklu.

‘Tanrıya yol yoktur, uçurum vardır.’ Ne demektir bu? Tanrı, dil dışı. Yol, dil içi, diller arası bağlantı. Yok, dil dışıyla dil içi arası. Uçurum, bırakılan yer. İki defa, hem yamacında bırakırsın, hem de yamacından aşağı. Vardır, dilin dışına bırakılır. İki defa, hem dilde bırakırsın, hem de dilden dışarı. Peki tüm bunları nasıl söyleyebiliyorum? Öncelikle bir, söylemiyorum yazıyorum. Yalnızım. Rahat. Orta şiddette bir yağmur. Tenekeye ve betona… Dışarıda siren sesleri. Acil bir dünya. Sigaram var. Yarı yarıya dolu midem. Mutfak da dolu. Kilidi de yok. Su çok. Tabii, yağmur. Üstüm kalın, beden ağrısız. Bir çağıran yok, henüz. Ne de izleyen. İşte böylece yazıyorum şimdilik. Ama soru bu yönlü değildi. Dilin dışına, tanrıya, uçuruma, bırakışa falan dair nasıl konuşabiliyorum? Konuşmasızlıkta uzanıp açılan bir dünyayı nasıl konuşabiliyorum?

Yoksa konuşmasızlıkta uzanıp açılan bir dünya olmadığı, ya da yine, burada, bildik araçlarla üretildiği için mi? Şiiri çağıran, şiire çağrılan, şiirin çağırdığı yer tam da burası mı?

Birer adacıktır her gerçeklik
Savruluşun denizinde yalnızsın, ve çıplak
Yüzmede
Ya bir çapan olacak, sağlam. Bileğin, ister
İster, yürek
Ya da nefesin, her adacıktan
Dirhem hava kalmasa dahi
Geçmeye yetecek

Böylece savruluşun denizi midir senin iklimin? Hangi kıyıya, hangi gerçeklik vehmine bırakırsa zaman seni, sen o ekmekten mi besleneceksin? Zalimi mazlumdan ayıracak neyin var senin? Zalimi mazlumdan ayıranım, ikincisidir şimdilik, ismim. Bilmiyorum nefesimi nereden, kimlerden derlerim ama bir ciğer örüyorum son seferdir. O ‘çek!’ dediğinde çekeceğim.

Her duruşun bir oyun olup olmadığı üzerine. Duruş, bedenin konumu. Topluluk halindeyken neye açık, neye hazır, neye duyarlı olunduğunun biçimsel ifadesi ile, neyden korkulduğu, neyin cezbettiği, neyin istendiğinin gayriihtiyari ifadeleri. Ama bu ikincilerin de hesaba dahil edildiği, bu öngörülere karşı tedbiren takınılan kalıp duruşlar. Yalnız haldeyken kendini kandırma, iknaya çalışma, kendini tanımama durumundan kaynaklı duruşlar. Oyun olduğu söylenebilecek başka tarz kaldı mı? Ya da oyun olmayan? Bağdaşını kuruyor. Veya göğüsten aşağısını kapayacak, koruyacak, ısıyı iki omuz çukuruyla göbek arasında dolaşımda tutacak bir oturuş. Gözler yere doğru, en çok ayaktaki birinin dizüstünde bir yerde, bir noktaya tutulu. Boyun biraz bükük. Belden yukarısı tümden, daha ziyade. Eller, gövdedeki ısıyı sızdırmayacak yerlerde, ısıya göre. Ayaklar, eğer bağdaşta değilse, ya uçları birbirine doğru, ya da tabanları. Aynı ısı meselesinden. Ve topluluk hali. Yaşam sürüyor. Geliş gidişler, işler güçler. Bir bardak çay, bir dal sigara. Yarım kalmış bir sohbetin tamamlanışı, bir diğer sohbetin yarım bırakılışı. Birinin diğerini kıskanışı. Öbürünün çakmağını sakınışı, hafif utanarak. Biri yılmış, yorgun, mecburi. Diğeri keyifli, bir işi başarmış, çok övünmeden, övünür görünmeden, anlatmanın arayışında. Şuradakinin kafasında bir mesele, açsa açamaz, kaçsa kaçamaz, iki arada bir derede, bir hesap yapacak ortam bırakmıyor, azıcık oyalanıp çıkıyor. Öteki ikinci bir çay dolduruyor, ve sigara vs… gözlerini sapladığı noktada tutan bağdaşçı ise, denebilir ki, başta ortama rağmen (yahut ortama yönelik) aldığı duruşun bu alış nedeninden, mahiyetinden sıyrılıp bakadurduğu noktaya gerçekten yerleşmeye, çevresinden akan yaşamın takibini, bu takibin çıkarımlarını, çok imalı/dolaylı jestler dahil bütün bir alışverişi bırakmaya, bıraktığı yerde de tesadüflere indirgenemeyeceğine inandığı, (ama öyle çok da etkin bir şekilde değil, daha çok bu inançla kuşatıldığı) o konuşmasızlıkta açılıp uzandığını söylediğim bir dünyanın seyrine dalar. Diyebilir miyiz böyle? Çevresine rol yapıyor, kendini kandırıyor, tümden taktik işi bir kopuş taklidinin tatlı sorumsuzluğuyle keyifleniyor olmasın? Keyif dedim, keyif midir gerçekten bu durum? Savaş, mücadele, görev, sorumluluk, ilişkilenme, konuşma, borçlanma, suçlanma ve ödeme, bu amansız silsileden kaçışın bir yolu mudur bağdaşçının bağdaşı? Yoksa bu silsilenin ortasında, silsilenin her bir parçasının hangi şartlarda mümkün olduğuna, süregidenin ne üzeri süregittiğine yönelik gülünç bir müdahale mi? Ama her ikisi de, konuşmanın birer kutbudur. Ve kürenin hangi kutbuna ilerlersen, karşı konuşmanı o kutbun göz aldanmaları, ışık kırılmalarından görürsün. Peki bu bağdaşçı, nasıl sıyrılacak? Her sözünün, her eyleminin, her jestinin yanılmasız, tereddütsüz, sapmasız yerini bulduğu bu anlam skalasından nasıl koparacak kendisini? Bilmenin, aşmaya yetmediği kesin. Hele de bilme, konuşmanın dünyasındaki yeriyle yetindiği, en fazla da yeni yerlerden bilmeyi isteyebileceği sürece. Yani bilen, neyi bildiği bilindiği (veya bilinebileceği, konuşmanın kapalı evreni), bilmediklerinden yakalanıp bilmeye zincirlendiği, buradan da bilmelerin silsilesine çivilendiği sürece bilebiliyor oluşuyla hükümlüdür. ‘Bilmek istemiyorum’ yönlü bir tavır bile, aynı dili dolanır.

Tanrıya yol yoktur denmişti, tanrıya yol yoktur.

Ryokan. Bu adamı yazayım biraz. 1800’ler olmalı. İşin güzel yanı bu. Bir fotoğrafı, filmi yine yok belki ama internette yerini yapmış. Şiir ve yazışmalarına baktım biraz. Biraz da yaşamı üzerine hikayemsi anlatılar. Yürüyüşçü, dilenci, budala ve münzevi. Dünyayı bıraktım, diyor. En çok çocuklarla oynuyor. Hayvanlar, bitkinler, mevsimlerin geçişi, rüzgarlar tabii, tütün, çay, dilenme kabı, yalnızlık övgüleri, zıtlığın terki, bilinebilirin terki o zaman, terkin terki mi? Sözün getirdiği kolay sonuç oldu bu. Ryokan işin bu tarafında değil anladığım. Daha çok günleri seyrediyor, seyrin her iki anlamında. Seyir zaten kendi başına bir meziyet. Zıtlığı, konuşmanın kutuplarını, dilin silsilelerini aşmak yönündeki müdahalesizce de olsa bir etkinlikten ziyade, seyri mümkün kılmak, seyri zorlayan, seyri tıkayan (Şems’ten gelsin bu sefer) o ‘anlayış örtüsü’nden sıyrılmak. Yarılmayı uzun uzun seyretmek belki, onarmaya kalkmak yerine, seyri daim kılmak, ta ki göz yarılmayı seçemeyecek kerteye gelsin. Neydi peki bu? Nedir bu bakmakla kaldırılan? ‘Bakmak üzerine’, sıran geldi! Üç tür bakmak var gibi, ilkin, ilki, gözlerinle bakmak. İkincisi, hastaya bakmak. Bir hayvana bakmak. Çocuk bakmak. Üçüncüsü, aldırmak, dikkate almak, üzerine eğilmek, hesaba katmak. ‘Öyle dediğine bakma sen!’ sondan geriye gidelim. Öyle dediğine bakma, böyle yaptığına bakma, ona buna bakma sen. Demek ki bakılanda bir yanıltan var. Yahut bakmak bilmeye, bakmak görmeye, anlamaya, olan biteni çekip çıkarmaya yetmiyor. Her gösterim, bakışa yöneldiği içindir bu, bir perdedir o halde gözlere indirilen. Filmler neden perdeye yansıtılır? Pencerelere neden perdeler çekilir? Her gösterimin gözlerden kaçırdığı nedir? Veya gösterdiğinin, kaçırdığıyla ilgisi? ‘Her duruşun bir oyun olup olmadığı üzerine’, bence ilişkilendirilebilir. Peki seyir neresindedir bu işin? Gösterilenle, bu gösterim suretiyle kaçırılanın tümünü kateder seyir. Gösterim suretiyle kaçırılana varmakla durmaz, kaçırılandan gösterime çıkar yeniden, bir an için gösterilenin, kaçırılandan başka bir şey olmadığını görüverir. Yani bir hareket halidir seyir, bakışın buz kestiği yerde, o dans eder.

Görmek? Bir yargıdır. Ormana baktım, ağaçlar gördüm. Ağaçlara baktım, şu ağacı gördüm. Ağaca baktım, meyvesini gördüm. Ağaca baktım, yaprağını gördüm. Ağaca baktım, ömrünü gördüm. Ağaca baktım, yaşamı gördüm. Yüzüne baktım, yüzünü gördüm. Yüzüne baktım, güzeli gördüm. Yüzüne baktım, Allah’ı gördüm. Bir yargıdır. Peki izlemek? İz sürmek, takip etmek. Biraz polisiye, istihbari, askeri. Biraz eğitsel, olgucu, nedensel, deneysel… maddeci, baskıncı, çoğunlukçu. Gözlemek, gözlemlemek, gözetmek, göze almak, gözden çıkarmak, göze girmek, gözden düşmek, gözükmek (hep edilgen fiil), göz süzmek, göz atmak, gözden kaçmak, göze ilişmek, gözden geçirmek, göz yummak, gözü açık olmak, gözü tok olmak, açgözlü olmak, göz(ler)den sakınmak, bir şeyde gözün olması, gözlerini kaçırmak, gözlerine perde inmesi, gözlerden perde kalkması, gözü açılması, gözün aydın olması, gözün yememesi, gözleriyle soymak, göz zinası, gözetlemek, gözde olmak, gözden ırak gönülden ırak… gözü gibi korunan, gözü gibi sakınan, gözü gibi bakılan, göz koymak, gözü doyurmak, gözü karar(t)mak, gözü dönmek…

Gün konusu askıda kaldı. Var mı bir mesajı olmayacak bir gün? Anlamdan yoksun, alışverişsiz, yoruma, zora gelmeyen… her şey bir yere oturuyor, doğru mudur bu? Bilinçaltına bunca yüklenişim geri bana döndü anlaşılan. ‘Bak bu yaptığın aslında buydu’, ‘Bunu düşünmen şu anlama gelir’, ‘Bu tercihin şunu ifade eder’, sürekli bir temsiller, çağrışımlar, ilişiklikler dünyası. Değişen, olanbiteni hayra yahut şerre yorduran bir şeraiti ahval. Yoksa olay belli, göndereceği anlamlar skalası belli. Bu bir sarmal değil mi? Sanki kuyruğumdan kıstırılmışım, ve eylediğim her seferinde, kim bilir hangi lanetim temsili oluşundan ötürü, daha bir batmaktayım. ‘Gerçekten bunca rezil miydim?’. Tüm toplumun ateşini çekip onda yanmadan kurtulamayacağım, ceza! Ne olabilir toplumsuz gerçekçilik? Önce, havalı bir isim. Teorinin savaş sahasına iddialı bir gönderme. Toplumcularla gerçeküstücülerin sahasına dalıp toplarını kaçıran, herkesin, takibini bıraktığı, skorunu unuttuğu o maçı sabote eden bir girişim. Bir ‘neyin peşindesiniz!’ çıkışı, bir ‘kime anlatıyorsunuz siz’ cüreti. Muhteşem bir açılım. Fevkalade bir müdahale. Peki, ne olsun bu toplumsuz gerçekçilik?

Somut
Tur duyduğum
Zihin, öncelemek ister bedeni
Hazır olsun diye, işkencesine Yer’in
Somut
Tur dilin
Boğmadan bırakmayacağı beni
Bir köz aldın eline, bırakırsan yalanın
İçinde ısınır yatağın, utanırsın, utanırsın
Yut o ateşi! Titrese de bedenin, özün ısınsın.

Aklın, anlayışın, hesabın ve hayalin ağında gene. Kurup bozuyor, ‘nasıl olurdu, nasıl olmuştu’. Bin dereden su getiriyor, hep kafasında, ‘acaba içtiğinin tadı bu muydu?’ Koşuyor, koşuyor, bir çare, bir hız beni ona yetiştirecek. Kafasında yine, bin türlü resmin merceğe vurulmuş gölgesi. Sadeleşiyor şimdi. Sade.

Nasıl bakabilirim bir diğerine, nereden baktığımı görmeden? Olur mu aynı anda ikisi birden?
Önce bir bakasın ki, nereden baktığın bir mesele olsun. Her şey aynı anda olur zaten.

Nasıl taşarım bir diğerine, daha kendimi doldurmadan?
Bir delik aç dibine gönlünün. Su bile beklese çürür, geldiği gibi taşsın.

Çünkü bekledikçe, benlik kazanır.
Ama aksi, bir sürüklenme değil midir?
su da sürüklenir. Yatağını bile değiştirirler bazen. Barajlarda döver, zehirlere karıştırır, çöllere taşırlar. Tutabilen var mı suyu, koşup yeniden bulutlara kavuşmaktan?

Bırak edebiyatı. DÜŞÜŞ! Bırak mecazı. DÜŞÜŞ! Bırak aklı. DÜŞÜŞ!

İnsan hep kendini söyler. Kendi(ni değil) kadar görür, duyar, duyurur.
GEÇ!

Karıncanın ne kararı olur? Kaçıştı bu da, meselenin özünden.

Savaşacak mısın, savaşmayacak mısın, korkup kaçacak mısın, dikelip atılacak mısın?

Ne kadar tatlıymış canın. Korkak!

;;;; saygısızlık arası ;;;;

Serden geçmemişsin sen daha. Belli. Sınavını arıyorsun. Bıkmamışsın ya canından, ondan denemiyor hala seni.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım