Titanlar hakkında

Adak mı adamadık, yüzlük kurbanlar mı kesmedik?
Uzaklaştırması için başımızdan şu salgını

Homeros, İlyada

Mübalağayı ve süslü nesri kullandım bu yazımda. Metinlere söz sanatlarını sezgisel olarak yedirmek, derdimi bu şekilde ifade etmekten keyif alıyorum. Bu yazıda, aslında oldukça güncel sorunları destanlardan alışık olduğumuz abartılı bir dille aktarmaya çalıştım. Ortaya absürt bir üslup çıktı. Gündelik yaşamımızda rastgeldiğimiz tüm siyasallaşmış ve metafizik kötülükleri titan eğretilemesi üzerinden sunmayı denedim. Düz yazının bu biçimini Baudelaire ve Mallarme gibileri de zamanında tercih etmişlerdi. 

Devlet, şu iç organları dışarda olduğu şekliyle tasvir edilen, biyoloji derslerinde gösterilen plastik heykelcikler gibidir. Bütün unsurlarıyla, başı bulutlara değen, gözleri her köşesi mülkleştirilmiş, çimler arasında dolaşan otantik böceklerine bile birer isim takılmış uçsuz bucaksız doğa malzemesini seyreden gaddar bir titan gibidir.

Bizleri yaşama sebepsiz süren o saklı yaşam sevisinin sürekli denetlenen, bir yeryüzü hapishanesine çevrilen biyolojik yazgısının kara cüppeli vaizine benzer. Ondaki erk iştahı, bağırsaklarında emilen materyallerin çürük kokusundan sezilir. Devletin besin kaynakları, insanın usanmak bilmez ve tabiatın yaralı karnına taht kurmuş her türden özgürlük istemini sömürür. Kendiniz olmak, bir şeylere sahip olmak, bir su kıyısı görmek, görünürdeki eşitsizliği dil üzerinden aktarmak isteminizin değnekçisi bu kökü hiç bir yere çıkmayan doğa kadar yaşlı kurumdur.

Titanın kanalizasyon yollarında, tüm insan artığı, bürokratik bir fazlalıkla, geniş kirli su yollarını engelleyen fabrika tahliyeleri gibi uğursuz bir tıkanma yaratır. Besili, sürekli istemesine rağmen hala sizlerden yaşamlarınızın diyetini talep eden, kursağı usta bir tahnitçinin keskisiyle açılıp bakılsa binbir türlü suç ve günahın hurdasıyla doluştuğundan söylevci ağzı koku yapan, hasta bir devdir.

Mantar tabancası, bir düğün gürültüsünde patlar ve insanın sınırladığı bu garip gezegende ne işleri olduğunu boncuk gözleriyle bir türlü kavrayamamış, tığ kadar midelerini kırıntıyla ve sabunlu gider sularıyla dolduracak cinsten de tevazuyla yazgılanmış inci grisi güvercinler irkilip bulut balyalarına doğru kaçışır. İnsan arzusunu kundaklayıp daha kolay denetlemenin erdemsiz bir yolu olarak evliliğin kirli karnavalı, bir çocuğun günahsız oyuncağıyla korkutulmuş olur.

Devletin doğanın varlıkbilimsel terörünü çoğalttığı formülünden gidersek, cinsel organları ve hedonistik arzuları yetkinleşen, zamanında gözleri bilyeler gibi oyuncu olan her çocuk, karşıtı olduğuna inandırılan cinsiyetin üyeleriyle evlendirilir. Yapılmadığında yaşam haklarının askıya alındığı kör bir doğa adetidir bu. Yetkinleşen ve mağara yuvalarını yarmak isteyen penisler, olgunlaşıp sütsü özsularıyla bir virüs gibi sebepsiz; sadece yaygınlaşmak için çoğalan minyatür bedenleri besleme, o kandan bozma ak lapayla doyurma zahmetine mecbur hisseden göğüsler, evrenin takır tukur işleyen kara enerjisini daha komplike eylemlere çevirmek için stoklayan biyolojik birer motor gibidir. Titanın bu kaderi onaylamayan her bedene sıçrattığı çiğ balçığın adı yalnızlıktır ki organlarını hala çocukluğun oyuncu ahlakının ötesine taşımayan yalnız insanlar, nefes almaktan bile külfet duyarlar.

Titanlar, içlerindeki uslanmaz erk iştahıyla, böle parçalana çoğalan kuşakların zihnine virütik bir şey gibi sızmasını çok iyi bilir. Kurmaya çalıştıkları agresif, kuşatmacı kültürler zaten temeli kutupluluğa dayanan doğanın kötülük istemini besler. Bir an gelir, süt gibi bembeyaz peyniri küflendiren bakterinin besinin bütün dokularını kuşatıp onu artık yararlanılamaz bir şey haline getirmesinde olduğu gibi, negatif nefeslerini saldıkları coğrafyalar rutubetli duvarlar gibi dökülmeye, içlerindeki en çıplak ve verimsiz cinlerine kadar soyulmaya başlar.

Kurulan hayallerden, yaşanan duygusal ilişkilere kadar, aslında kendimize ait sandığımız his ve tercihler; tepedeki aygıtların ipini çevirenlerin siyasallaşmış kararları tarafından ele geçirilir. Kendi tercihimiz sandığımız aşklar, ayrılıklar, doğumlar, ölümler; heybetli görünümüne rağmen dar ve içi boş, kansız ve etsiz, madeni bir kafa taşıyan titanın güdümüyle kısıtlanmış; budanmış edimlerdir. Şu noktada artık yaşamlarımız, o bir zamanlar olduğunu hayal ettiğimiz pastoral cennetin ılık ırmaklarını yalayan taze nefesten mahrum kalmıştır. Hayat, kurgulanmış bir şeye dönüşmüştür. Adalet hissinin ortadan kalkışına, ciyaklamalar eşliğinde az önce sevgilisi saydığı kişinin cesedini kaburgasından oyan kuzguni tiplerin cinai dürtülerle beslenen ihanetleri; bir zamana kadar baktığı yerde üzüm bağlarını, güz yapraklarının duru kılçıklarını, yazla beraber gelen serin rüzgarı seçen iyicil zihinlerin artık yalnızca hortumları, heyelanları, cinayetlerden arta kalan delirtici çığlıkları talep eden hastalıklı bakışları eşlik eder. Zaman, inatçı bir salgın tarafından kuluçkalanmış bir leşe dönmüştür artık. Umut, en uzak ihtimaldir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir