Tipler ve Hareketler Sözlüğü

Duvardaki Adam – Tip

Yatağın altına düşürdüğüm zeytin çekirdeği olmasa uyumayı becerebilirdim. Eminim. O ana kadar yolundaydı yani her şey. Etraf serinlemiş, içerisi güzelce havalanmıştı. Odama döndükten sonra soğuk bir duş alıp katlamıştım kıyafetlerimi. Ne olduysa o zeytin çekirdeği yüzünden oldu. Tıkır tıkır. Sonra duvarda gezinen kertenkelelerin ayak seslerini duymaya başladım. Sonra yan odadan gelen televizyon gürültüsünü. Gözlerim açıldı, yön değiştirdi rüzgar. Yanmış ölü kokusu doldu içeriye. Ufalanmış granit, çatlamış topuk kokusu doldu. Üst kattakiler sevişmeye başladı. Diz kapaklarım karıncalandı. Mecbur doğruldum yattığım yerde.

Ucuz oda, temiz yatak. Öyle yazıyordu tabelada ya da öyle tercüme ettiler bana, emin değilim. Rahatsız pansiyon şiltesi kesin ama. Üstelik bir zeytin çekirdeği saklanıyordu şimdi altında. Az evvel içeri dolan kokular taş zemine serilmiş de yere basar basmaz çıplak ayaklarımdan karın boşluğuma doğru yükseliyormuş gibi, vıcık vıcık desen değil, görmezden gelsen gelemiyorsun, yapışkan, rahatsız. Uzanıp bir sigara yaktım. Pıtır pıtır pıtırdattım ayak parmaklarımı. Komodinin üzerindeki zeytin kavanozunu aldım sonra kucağıma. Bir yandan sigara içerken bir yandan da zeytin yemeye devam ettim. Altı, yedi, sekiz tane. No i cant, no i cant diye bağırmaya başladı bu esnada kadının biri penceremin altından. Ardından pat pat pat yaklaşıp pat pat pat uzaklaşan mobilet pat patlarına binip uzaklaştı. Kadın. Sesin sahibi.

Dizlerimin üzerine çöküp aramaya başladım nihayetinde. Sigaram dudaklarımın arasında, etraf karanlık. Bir sağa bir sola süpürdüm avucumu dakikalar boyunca. Bolca toz, hayal kırıklığı, akşamdan kalmalık bulaştı avucuma. Leş gibi. Kuruyup taşlaşmış peçeteler, bir yarım cigaralık, bir kalem pil biraz da deterjan artığından sonra ancak ulaşabildim zeytin çekirdeğine. Çekip çıkardım pezevengi dışarıya. Kafası kaçmıştı besbelli, gergin, homurdandı. Bok vardı çektin çıkardın beni dışarıya dedi, cevap vermedim.

Cevap versem büyütecek çünkü. Bilirim. Siz de bilirsiniz böylelerini. Hele bir bozulmayagörsün mizansenleri, biraz dağılsın dümenleri, hemen başlarlar tatavaya. Abandıkça abanır, yükselir, sivrilir, sonunda sizi de çekiverirler durdukları noktaya. Sonrası keşmekeş. Ben istemiyordum ama. Orada bıraksam, sabaha kadar huzur vermeyecekti bana ama burada da duramaz artık. Onun gazıyla az evvel yediğim diğer zeytinlerin çekirdekleri de dillenmişti zira. Hep bir ağızdan, küllüğün içinden, bu da hep öyle avucumda. Yok şöyleydi yok böyleydi diye diye.

Yatağın altında bulduğum yarım cigaralığı ateşleyip şöyle bir gözlerimi yumdum birkaç saniye. Bayat. Az evvel avucuma yapışan toz, hayal kırıklığı ve akşamdan kalmalığın ekşi tadı da cabası. Dedim vereyim madem sizi birilerine? Ha? Dediler Allah! Ben öyle söyleyince bir anda çark etti yani namussuzlar. Sahi mi? Sahi lan! Şu cigaralığı bitireyim. Kalkıp çıkayım sonra dışarıya? Ama geç olmadı mı vakit? Oldu olmasına ya, en kötü inip lobiye bırakırım diye geçiriyordum aklımdan. Birileri gelip alırdı mutlaka bir boka benzetip. Öyle değil mi? Gıcır gıcır zeytin çekirdekleriydi neticede onlar. Hem de kaç taneydiler hani!

Böyle diye diye şortumun üzerine kısa kollu gömleğimi geçirip anahtarımı da boynuma astıktan sonra çıktım odadan. Yalın ayak, çekirdekler avucumda. Sarı ampul, uzun koridor. Hemen koridorun sonunda, merdivenin başında duruyordu duvardaki adam. Alnını duvara dayamış, sol eli ensesinin üzerinde, sağ eliyle de bacaklarının arasındaki bin yıllık yangın tüpünün pimini kavramış vaziyette. Ben gelirken orada değildi. Dizleri titriyordu, ter içinde kalmıştı. Mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu. Duvara. Yanmış fukara. Etraftaki herkesi ve her şeyi, tavandaki ampulün sarı ışığını söz gelimi, kapı kollarını, ayaklarınızın altındaki rengi kaçmış halıyı, soluduğunuz havayı, pencere pervazına uzanmış tekir kediyi ve insanları hatta en çok insanları sonra eşyaları sonra soluduğunuz havayı sonra da hayvanları, olduğundan daha pis, olduğundan daha bulaşıcı, olduğundan daha zehirli görmeye başladığınız bir saati vardır hani gecenin. Hah, işte tam olarak o saatinde çıkmıştım işte dışarıya. Farkındaydım. Farkındaydım ve bir an önce geri dönmem gerekiyordu karanlığa. Yatağıma. Yoksa o pis zaman dilimi, o tuzak, o kapan esnedikçe esneyecek, sadece esnemekle de kalmayıp bir yandan da derinleşecek, yayılacak, büyüyecek ve sonunda beni de içine çekecekti. Zehir edecekti günlerimi. Haftalarımı belki. Öyle olmasa çekirdekleri duvardaki adama vermezdim işte. Daha güçlü, daha ayık, daha stabil birilerini arar, en olmadı lobiye bırakırdım. Ama yapamadım. Ben de yoluma bakmıyor muydum nihayetinde?

Usulca yanaştım duvardaki adama. O duvara anlatmaya devam ederken uzanıp keten pantolonunun cebine bırakıverdim çekirdekleri. Bırakıverdim bırakıvermesine de çat, çeviriverdi o da yüzünü benden tarafa. Elim cebinde. Dev gibi adam. Kocaman kocaman olmuştu göz bebekleri, surat bembeyaz ve ateş gibi yanıyordu vücudu. Dudağının kenarından salyalarını akıta akıta bir şeyler söylemeye çalışıyordu şimdi bana. Korktum. Gayriihtiyari bir yumruk çıkartıverdim suratının ortasına. Sünger gibi emdi darbeyi. Where are you from diye haykırıp bir yumruk daha yerleştirdim buna. Yine emdi darbeyi. Where are you from? Ne sikimeyse sanki. Biraz daha yüksek sesle homurdanmaya başladı ama ikinci yumruktan sonra. Cevap vermişti belki de bana? İtalya demişti, Fas demişti, Rusya demişti? Ne bileyim. Elimi cebinden çıkartıp geri geri uzaklaşmaya başladım duvardaki adamdan. Odama ulaşana dek izlemeye davam etti beni kocaman kocaman olmuş göz bebekleriyle. Burnu da kanıyordu galiba biraz.

Kapımı güzelce kilitleyip yatağıma uzanana kadar üzerimde hissetmeye devam ettim bakışlarını. Karanlık yavaş yavaş dağıttı ama korkumu. Yan odadan gelen televizyon gürültüsü, halen sevişmeye devam eden üst kattakiler, sokakta patlayan bir bira şişesi ve camdan içeriye dolan yanmış ölü kokusuyla da iyiden iyiye gevşedim. Ağırlaştı gözlerim. Kısa kollu gömleğim üzerimde, kirli ayaklarımla daldım uykuya. Rüyamda da duvardaki adamı gördüm ama. Cebine bıraktığım zeytin çekirdeklerinin durup dinmek bilmeyen konuşmalarıyla iyiden iyiye ağırlaşan tribinden çıkabilmek umuduyla güm güm vuruyordu kafasını duvara. Vurdu, vurdu, vurdu. Öyle çok vurdu ki kocaman bir yarık açmayı başardı sonunda. Yarık büyüdükçe neşelendi. Gülümsedi. Omzunun üzerinden odama doğru şöyle okkalı bir tükürük savurduktan sonra da geçti yarıktan içeriye. Duvarın ötesine. Evine. İtalya’ya gitti belki de, Fas’a, Rusya’ya? Ne bileyim.

Bir cevap yazın