Tanrısal Nedensellik Üzerine: Spinoza ve Ethica

Günümüzde her şeyin oluş nedenini tanrısal bir güce bağlamaya meyilli insanlar oldukça fazla. Bu durum kimi zaman aile ile kimi zaman da sıradan bir arkadaş toplantısında tartışma konusuna dönüşebiliyor. Özellikle “hayırlısı neyse o olsun”,”olacağı varmış demek” gibi kalıplara sıkıştırılmış ve tartışmaya dönüştüğünde kendini inanması zor bir hale dönüştüren bu düşünce toplumun akıl temellerini ufak ufak kemirip bitirmekle meşgul. Düşünmeye olanak vermeyip nedensellik ilişkisinin temellerini yaratıcının insiyatifine bağlanması ile çıkan tartışmalara Spinoza da başyapıtı olarak anılan Ethica adlı kitabında yer vermiştir.

Tanrının eğilim duyduğu bir gayeye göre hareket ettiği doğruysa, bundan zorunlu olarak şu sonuç çıkar ki, Tanrı eğilim duyduğu ve yoksun olduğu bir şeyi arzu ediyor demektir ve her ne kadar kelamcılar(ve metafizikçiler) ihtiyaç veya yoksunluk gayesiyle benzeyiş ve özümseme gayesini ayırıyorlarsa da bununla birlikte onların hepsi Tanrının her şeyi kendisi için yaptığı, yoksa yarattığı şeyler için yapmadığı, çünkü yaradıştan önce gerçekten Tanrıya işleme ve tesir etmede gaye hizmetini görebilecek Tanrı dışında hiçbir şey atfetmedikleri noktasında birleşirler; bundan dolayı onlar zorunlu olarak, Tanrının kendilerin ulaşmak için araçlar kullanmak istediği ve elde etmeyi arzu ettiği birtakım şeylerden yoksun olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Bu meydandadır. Hele hatırlatmayı unutmamalıyım ki, bütün şeylere bir gaye-neden vermek yetilerini ilan etmek isteyen bu gaye-neden doktrini güdenler varsayışlarını kanıtlamak için yeni bir akıl yürütme, ya da hüküm verme tarzı tasarladılar: bu da imkansızlığa değil, fakat bilgisizliğe irca yolu idi. Böylece bilgisizliğin gerçekten onların sistemlerinde temel olduğunu gösterdiler. Diyelim ki bir evin damından bir kiremit düşerek bir adamın başını yarsın ve adamı öldürsün, onlar size gaye-nedenlerinin sitemiyle bu kiremitin bu adamı öldürmek için düştüğünü kanıtlayacaklardır; zira sonra size diyeceklerdir ki, eğer bu kiremit gerçekten bu adamı öldürmek için Tanrının iradesiyle düşmemişse, rastgele olarak onun düşmesi için bunca şartlar nasıl bir araya geliyor? Siz onlara cevap vereceksiniz ve sadece ölmüş olan adam sözü geçen evin damı altından geçerken rüzgar estiği için bu iğreti olayın olmuş olduğunu  söyleyeceksiniz, fakat onlar bununla kanmayacaklar, o sırada niçin rüzgar estiğini ve rüzgar estiği sırada insanın niçin orada geçtiğini size sormada ısrar edeceklerdir. Ve siz bir gün önce, hava oldukça sakin olduğu sırada deniz kabarmaya başladığı için rüzgar estiğini; sözü geçen insanın hayatının uğursuz bir anında oradan geçtiğini, çünkü bu yolun kendisini bekleyen bir dostuna gitmek için en kısa yol olduğunu söylemekle bundan kurtulmuş ve onlarla uyuşmuş olmayacaksınız. Onlar yine kendilerine denizin niçin kabarmış olduğunu ve bahtsızın neden dostu tarafından tam o günde çağırılmış bulunduğunu açıklamanız için size yükleneceklerdir. Zira onların soruları sonsuz olarak uzayacak ve gerçekten onlar bu suretle, sizi bilgisizliklerinin dayanağı olan Tanrının iradesini ileri sürmeye götürünceye kadar nedenlerin nedenlerini sorarak takip edeceklerdir.

Nitekim insan bedeninin yapısını gördükleri zaman budalaca bir hayrete düşerler ve şüphesiz o kadar güzel bir düzenlemenin sebeplerini bilmemelerinden dolayı bu bilgisizlikleri onları bütün bunun asla mekanik kanunlarına göre yapılmış olmadığını, tabiatüstü ya da Tanrıya ait bir sanatın eseri olduğu sonucunu çıkarmaya götürür. Bu tabiatüstü sanat onlara göre bütünü düzenlemeye o kadar elverişlidir ki, bu bütünün parçaları zarar vermeksizin birbirlerine uygun gelirler.

Böylece her kim bir budala gibi hayrete düşecek yerde, tabiat şeylerini bilgince bilmeye kendini verirse, çoğu kere bir müşrik ve dinsiz diye karşılanır ve halkın Tabiat ve Tanrının yorumlayıcıları gibi hayranlıkla baktığı kimseler tarafından böyle oldukları ilan edilir. Onlar çok iyi bilirler ki bilgisizliği yıkmak budalaca hayreti yıkmaktır. Yani onların biricik akıl yürütme ve otoritelerini koruma amaçlarını yıkmaktır.

Benedictus Spinoza – Ethica

 

5 yanıt: “ Tanrısal Nedensellik Üzerine: Spinoza ve Ethica ”
  1. Tahir Balci adli yorumcunun epey suslenmis ama standart inanan insanin bilimsel aciklamalari bosluklarla doldurmaya calismasini ele alalim bakalim dedigi kadar mantik zincirine acikmi. Once bu fail ve fiil olayindan baslayalim.

    Fotosentez olayinin malum oldugundan dem vurup sifat nesne ve fiil olarak fiziksel dunyayi siniflandirmaya calismasi dogrusu lise egitimimizin ne kadar kotu oldugunu guzel aciklamaya yetiyor. Daha girisinde palavraci yaftalamasiyla girdigi metne parca parca girelim.

    “Birincisi”: Ne oldugunu acikliyor olmasi o seyin ne oldugunu aciklayamayan herseyden bir tik onde yapar. Yani safsata ve hurafe yerine kismen yanlis olsa da dogruya daha yakindir. Bilimsel ogretiler de aynen bu sekilde once dunyanin yuvarlakligini, sonra gunes merkezli modeli sonra yorungelerin daire degil elliptik oldugu, Newton, Einstein derken giderek daha keskin ve tahmin etme kuvveti yuksek bir hale gelmistir. Teizmin getirdigi aciklamalar aynen bu kisinin laletayn bahsettigi gibi ancak bilim acikladiktan sonra geri gidip kelimeleri cimbizlayip hah kitapta da varmis rahatlamasidir. Bir kere kitapta var deyip sonra da bilimsel olarak kanitlanmis herhangi bir gerceklik yuzyillardir olmamistir. O yuzden bu maddeyi rahatlikla curutebiliriz.

    “Ikincisi”: Bu madde nispeten kolay. “Bu mantık ilmince sabittir” diyor kullanici ki zaten kendi kendisini burada magdur etmis bize soz birakmamis. Bahsettigi kelebek etkisi kaotik sistemler calismalarindan esinlenilmis olup aynen kendisinin budalalik dedigi bilim insanlarinin yarattigi bir kavramdir ve asiri derecede basit sistemlerde bile gorulur. “Chaotic Double Pendulum” diye videolarda aratirsa belki yeni birseyler ogrenebilir. Belli ki cehaletinden kudret bulup haddini bilmeyi basaramamis ve yuzyillardir kafa patlatan ve kendisine bu kavramlari sunan insanlari budalalikla suclamis. Hic egip bukmenin manasi yoktur, bu isleri bulan eden insanlarin tartisilmaz cogunlugu ateisttirler. Her turlu kaynak bir arama uzakligindadir.

    “Ucuncusu”: Yine ayni mantik hatalarini arka arkaya dizip nasil ulastigini bilemedigim bir sonuca variyor kullanici. “Bu çok delillerle sabittir, tartışmasızdır. Bu noktada diyemez ki ben allahı görmedim, anlamadım, bilmedim öyleyse yoktur. ” Goremedigimiz seylere bakmanin adi bilimdir. Farkinda olamadigimiz, zayifligini hissedemedigimiz etkiler icin yerin altina 26 km tunel acmamiz bu yuzdendir. Gazalinin baslattigi cehalet iyidir, bilmek basimiza is acar mantiginin gunumuzde vuku bulmasi bu kullanici ile cok guzel orneklenebilir. Dinin adini bile anamadigi olaylar kavramlar hayvanlar yasam formlarini bugun zayif insan kafasini ve mantigini kullanarak kesfetmeyi basarmistir. Goremedigi seye yok demeyi de yine bu bilim ile basarmistir. Olmayan seye vardir hissediyorum diyenler ancak nerden geldigi belli olmayan garip hikayelere inanmayi secenlerdir. Gozun gordugunu gormuyorum diyecek kadar da bakar kordurler. Kendisnin cumlesini aynen tekrarlayalim “Çünkü yok olan bir şeyi bilmek, görmek mümkün değildir.” Bravo, 21. yuzyil ateistlerinin arasina hosgeldiniz.

    “Dorduncusu”: Kullanici burada kendini kistirdigi kapani farkediyor ve bambaska bir konuya atlayarak kendini rahatlatmaya calisiyor, hatirlayalim “Gerçi bu kısım size şimdilik çok şey ifade etmeyebilir, veya basit bir yanılgıda olduğumu düşünebilirsiniz. O yüzden bunun meseleyi bir başka boyutuyla ele alalım.” Baska bir boyuta gecince de pek birsey aciklayamayip, kendini kistirdigi koseyi tekrar etmeye devam ediyor. Allahin eksikligini aciklayacagina insanin noksanliginin Allahin noksansizligina delil olacagini acikladigini zannedip konuyu ahmaklikla kapatiyor. Kendisi herhangi bir mantikli arguman kuramadigindan, ahmakligini kendisine iade ediyoruz.

    “Besincisi”: Kisaca iyiki bisey biliyorsunuz ama ukala oldugunuzdan dediklerinizi dinlemeyi reddediyorumun yine suslenmis hali. Kendi bilir.

    Son olarak bu satirlari Hollanda’dan, sacma sapan bir dunya yerine daha iyi bir yer haline getirmek icin afaroz edildikten sonra turlu zorluklarla neredeyse tek basina ve mahlasli yayinladigi kitabiyla bizleri aydinlanmanin parcasi yapan Spinoza’nin kitapcisinin biraz ilerisinden yaziyorum. Gazalinin torunlarina da inandiklari yaratici umarim bir Spinoza bahseder ve bu karanliktan kurtulurlar. Ya da akillarini baslarina devsirirler ve kendilerini kurtaracak kudreti yine kendilerinde bulurlar.

    1. Merhaba Ferit.
      Gayr-ı Müslimlerin bir kısmı insafsızdırlar. Sen de insaf nazarından nasibini alamamış bir arkadaşımızsın yazını okuduğumdan anladığım kadarıyla. Eminim ki, itiraz ettiğin yorumumdaki 5 maddeyi yanlış anladığın gibi buradaki “insaf”tan kastımı da yanlış anlayıp, sana hakaret ettiğimi düşünmüşsündür şu an. Ama insafsızlar sınıfında olduğun için bunu sana izah etmeyeceğim. Sadece şu kadarı için sana teşekkür ederim: beni yoracak kadar tafsilli cevap yazmama gerek bırakacak insaflı mukayeseyi yapmamışsın. Eğer maddeleri anlayıp muteber cevaplar verseydin belki de saatlerce düşünüp gerçek bir tartışma yapmam gerekecek, sayfalarca yazı yazacaktım. Bunun için teşekkür ederim. Bu sayede sana cevabım kısa ve son olacaktır.

      Birincisi, ben yazımı süslemeye çalışmadım. Benim sohbet harici bıraktığım yazılı metinlerim genelde bu tarzdadır. Bu sebeple yazımı süslü bir yazı olarak görmenden bi hayli memnun oldum. Bir çok insaflı ateist arkadaştan da aynı bu şekilde takdir almışlığım olmuştu. Seninki gibi altında takdir gizlenen hakaret edenler de epey oldu tabi. Neyse.. Tanımadan tenkid etmektense sadece okuyup geçseymişsin keşke. Bilimsel açıklamaları boşluklarla doldurmaya çalışmak gibi bi çabam yok. Bunu neye dayanarak söyledin anlamış değilim. Bilimsel açıklamalardaki boşlukları doldurmak bilim insanlarının işidir. Benim olsa olsa mühendislik alanında sözüm olur. Onu da bu meselenin altında izah etmem zaten.

      İkincisi, fotosentez olayı lise eğitimini tamamlamış bir insan için temel düzeyde malumdur. Değilse bu, kişiye bağlı bir eksiklikten kaynaklıdır. Olayı “sıfat, nesne, fiil” olarak değil “isim, sıfat, fiil” olarak incelememi de izah edeyim kardeşim. Öncelikle şunu belirteyim: Allah’ın varlığını bilmek ayrıdır. Allah’ı bilmek ayrıdır. Ben “Allah’ı bilmek nedir?” sorusuna cevap niteliğinde bir analiz yaptım. Arapçaya biraz hakimsen kelime ve olguların bu üçü üzerinden değerlendirildiğini biliyorsundur. Fotosentez olayının malum olmasına binaen olayı isim, sıfat, fiil düzeyinde ele aldım. (Bu arada yanlış ele almışım.) Sana ağır geldiğine göre başkalarına da ağır gelmesi muhtemel olduğundan, hem de önceki analizi yanlış yazmış olduğumdan daha basit bir örnekle bu konuyu ele alalım. Mesela önümüzde bir tuval olsun. Bu tuvalde güzel bir çiçek resmi çiziliyor olsun. Burada fiile “güzel çizilme” diyelim. Bu fiil bir sıfattan neşet eder, yani ortaya çıkar. O sıfat da bir isimden… “Güzel çizilme” fiili varsa, fiil failsiz olamayacağından, “güzel çizme” fiili de vardır. “Güzel çizme” fiili varsa mecburen “güzel çizen” sıfatı vardır. Çünkü bu fiil yapılıyorsa bu sıfattan çıkıp yapılıyor. “Güzel çizen” sıfatı varsa, “güzel çizici” ismi olmak mecburiyetinde kalıyor. Çünkü sıfat isimden gelir. Yani bu şekilde biz diyebiliriz ki: “Tuval üzerinde güzel bir çiçek resmoluyor. Öyleyse güzel resmediliyor. Çünkü güzel resmedilmese güzel resmolmaz. Güzel resmetmek de söz konusuysa güzel resmeden sıfatı burada iş yapmış demektir. Güzel resmeden diye bir sıfat da var ise ressam diye de bir isim vardır. Ressam diye bir isim varsa bir müsemma vardır.” Yani nihayetinde denir ki: “Güzel resmeden ressam güzel resmediyor.” Bu, ressamın varlığını bilmek değildir. Bu, ressamı bilmektir. Yani onu tanımaktır. Güzel resmetmesine bakıp güzelliğini, ihtişamlı resmetmesine bakıp ihtişamını tanımaktır. Aynen onun gibi fotosentez de, kütle çekiminin sonuçları da birer fiildir. Nasıl olduğuna bakıp sıfatını, o sıfattan ismini ve sahibini tanırsın. (Bu analizin temeli Türkçe gramerinde yer almadığından izah etmekte zorlanıyorum, belki yanlış da anlaşılabilir. Ne ise bu zaten mukaddimeden biriydi..)

      Üçüncüsü, madde madde itirazda bulunulması, benim tarzımda bana cevap verilmesi hoşuma gider. Fakat itiraz insaflı ve yerinde ise güzeldir. Ben “A” demişim, sen “B diyerek yanlış diyorsun” demişsin. Yani benim söylemediğim şeylere itiraz etmişsin. Ya da ben bir şeyi yanlış söylemişim. Sen ona yanlış dememişsin de doğru kabul edip aksini isbat da etmeden inkar etmişsin. Çok karşılaştığım bi hata. Sanki yazarken eliniz ayağınıza dolanıyor da kafanız karışıyor gibi. Yanlış da olsa doğru da olsa bir cevap vereyim güdüsüyle hareket etmeyin, nolur…
      Birincisinde kastettiğim, “islamı açıklıyor olmak islamı yanlış yapmaz” manasındaydı. İslamiyeti açıklıyor fakat “şu yanlıştır” diyemiyor. Zaten dense büyük yankı uyandırır ve büyük bir darbe olurdu. İnanç ve güvenle alakalı meselelerde aksi kesin bir şekilde isbat edilmedikçe inkar etmek zordur. İtiraz yersiz ama şuna da değineyim konu açılmışken: Gayr-ı müslimlerin çamur çabalarına cevap veremediğiniz yerlerde olaya ters yönden bakmanız size yardım eder. Çünkü insaf nazarıyla bakamayan insanlar basit şeyleri bile doğrudan göremeyebilirler. Nazarınızı ters çevirmek sizi bir nebze makul sonuçlara yaklaştıracaktır. Mesela: “Bir kere ‘kitapta var’ deyip sonra da bilimsel olarak kanitlanmis herhangi bir gerceklik yuzyillardir olmamistir.” yerine “İlk önce Kur’an’da bariz olup ondan sonra mı bilimde bulunacaktı? O zaman onun adı acaba bilim/buluş olur muydu? Bütün insanlar müslüman olmak zorunda kalmaz mıydı?” ya da “Kur’an bilim kitabı mıdır yoksa davet kitabı mıdır? Kainattaki esas amaç bilim midir yoksa Allah’ı tanımak mıdır?” gibi insaflı tenkidler yapıp “Bilim ve buluşlarla tamamen ters düşmezse, yeterlidir.” gibi insaflı neticeye varmak daha makuldür. Fakat bu makuliyet yine insaflı nazarlar için olup buradaki muhatabım Ferit kardeş değildir.
      ikincisinde de “Mantık ilmince sabittir.” dediğim meselenin yanlış olduğuna dair bir şey yazmadığın için ona cevap yazmayacağım fakat yazımı tekrar okuduğumda telefonda yazmış olmaktan kaynaklı olduğunu düşündüğüm düzeltmem gereken bazı şeyler olduğunu farkettiğimden “failsiz fiil olmaz” düsturunu bir daha izah edeyim.
      Kainatta nereye bakılsa bir fiil görülür. Burnumuzun ucunda bile gaz moleküllerinin her yöne uçuşmasından tut, fotonların muhteşem hızlarla ilerlemelerine kadar bilmediğimiz sayısız fiiller cereyan etmektedir. Fiil ise failsiz olamaz çünkü “bir fail yapmazsa bu fiil nasıl fiil olmuştur?” sorusu cevapsız kalır. Bu nedenle mantık ilmince 1’e 1 eklemekle 2 olmaması nasıl mantiken muhalse fiil olan yerde fail olmaması da mantiken öyle muhaldir. Ferit arkadaş bunu Allah’ın varlığının delili sanmış olacak ki hemen inkar etmeye çalışmış. Telaş edilecek bir şey yok arkadaşlar. Allah’ın varlığını bir elmanın varlığını gösterir derecede somut şekilde göstermek mümkün değildir. İddialarımızdan birisi de budur: Herkes Müslüman olmayacak… “Kelebek etkisi” tabirini de yanlış yerlerde kullanmışım. Bunu yanlış kullanmışsın şeklinde itiraz etmek yerine doğru kullandığımı varsayıp bildiklerini peşi sıra sıralamak ve yeni bir şeyler öğrenmesi gereken birine çift sarkacı araştırmasını söylemek ileride eğer gerçekten kaos teorisiyle ilgili sağlam bir şeyler öğrenirsen yaşayacağın pişmanlıklardan birisi olacaktır. Ne ise… Kafam karışıp da kelebek etkisi diye tanımlamaya çalıştığım mesele ‘evrenin bir bütün olarak yaptığı hareketin, bir noktasındaki sonucu’ olarak özetleyebilirim. Mesela biraz önce bahsettiğim burnumuzun ucundaki bir hava molekülünün o an yapmış olduğu fiil, o andan ta kambriyen öncesi zamana hatta evrenin başlangıcına kadar evrendeki bütün noktaların her birinde gerçekleşmiş olan fiillerin bir neticesidir. Bütün olaylar onun üzerinde etkilidir. (Bu arada neden kelebek etkisini kullanmış olduğumu da hatırladım yazarken.) Ne ise ne. Yine de ben kelebek etkisinin kaos teorisinde kullanılan bir terim olduğunu, bilim insanları tarafından kullanıldığını felan inkar etmedim. Bu nasıl iddia çürütmektir Ferit’ciğim. Ayrıca neden gidip Youtube’dan bilimsel araştırma yapayım. Giderim çok merak ediyorsam kütüphanemizde araştırırım. Youtube’dan bilimsel araştırma mı yapılır? Diyelim yapılır; ben sana “araştırma yapmak istiyorum ne önerirsin” demedim ki. Neyse… İkincisinde de neyi inkar, neye itiraz ettiğin belli değil zaten. Gerçi hiçbirinde değil nerdeyse…
      üçüncüsünde kastettiğim, “bir şeyi bilmemek o şeyin olmadığına delil olamaz” manasında, bilimin önünü açan belki de en büyük tetikleyicilerden biri olmasına rağmen ona bile itiraz etmen ve belki de yanlış anlaman beni çok rahatsız etti. Yani sana göre 20 yy önce insanlar yer çekimini bilmiyorlardı diye yerçekimi yok muydu? İnsan neyi bilirse o mu vardır? Nükleer araştırma merkezi avrupada yıllardan beri yaratma işiyle mi meşgul size göre? “Bir şey vardır ve sen onu bilmiyor olabilirsin. Bu mümkündür.” Bunu anlatmaya çalıştım sadece. Buna bile mi itiraz Ferit’ciğim.
      dördüncüsünü bir kapana kısıldığım için açmadım. ilk üçünü dördüncüsünün mukaddimesi mahiyetinde yazdım. Esas değinmek istediğim nokta zaten dördüncüsünde izah ettiğim noktadır ki, biraz önce okudum, iki şekilde konuyu ele almış ve gayet arkasında durduğum bir izah yapmışım. Anlamadığın veya itirazın olan yerleri bizzat göster ki anlatayım. Çamur atarsın izi kalır da bunun sana faydası ne? Gel, sor tartışalım.
      İlk kısımda anlattığım şudur: Bir şeye ihtiyaç olması için o şeyin senin haricinde olup da sende olmaması gerekmektedir. Fakat bahsi geçen kişi öyle biri ki, “bir şey” Onun olmadan önce Onun haricinde olamıyor. Hatta hiçbir zaman onun haricinde olamıyor. Eğer O kişi o şeyi yaratmazsa o “şey”in varlığından söz edilemiyor. Öyleyse O kişi, o şeyi yaratmadan önce, o şeyin varlığı yoksa, olmayan bir şeye ihtiyaç nasıl olsun? Yok eğer varsa zaten ilk önce O kişiye aittir. Yani insan var ise varlığıyla birlikte zaten Allah’a aittir. Yok ise zaten “insana ihtiyaç duymak” diye bir şeyden bahsedilemez çünkü insan diye bir şey yoktur. Buradaki yanılgının “zaman”dan kaynaklı olduğunu, “insan yoktu, sonradan yaratıldı”yı Allah’a teşmil ettiğinizi düşünüp;
      İkinci kısımda ise anlattığım Allah’ın mahiyetidir. Bir şeyin mahiyetini bilmeden atıp tutmak ahmaklıktır. Allah’ı tanımadan istinadsız iddiada bulunmanıza itiraz etmişim. Allah zamandan münezzehtir. Bir eksikliği yoktur. Eğer bunu kabul etmezseniz kendizi kasıp bu kadar komplike sorular sormanıza da gerek kalmaz. Daha basit sorular da sorulabilir. “Allah kendinden büyük taş yaratabilir mi?” gibi. Eğer onu kabul etmezseniz aynı dehşeti bu sorudan da alabilirsiniz. Veya “madem ahirette kesinlikle cennet veya cehennem var, öyleyse Allah sadist midir ki cehennemi netice verecek bir düzeni başlatmış?” gibi basit sorulardan da dehşet alabilirsiniz. Ama eğer Allah’ı tanırsanız işiniz kolaylaşır. “Müslüman olursunuz” demiyorum. Sadece daha bilgili olursunuz. Daha bilgili olmak da insaflı olmaktan geçer.
      beşincisinde bahsettiğim ise aslında kendi çıkmazlarımdı. Bir zamanlar ben de insaf nazarından nasibimi almış değildim. Aklıma gelen soruları sadece kendimin düşünebildiğimi, bu şüphelerin başkasına gelmediğini, gelenlerin de dinden çıktığını sanar yanılırdım. Karşımdakilere bir şey anlattığımda da anlamazlarsa inançlarından gözleri kapanmış cahil kişiler olduklarını düşünürdüm. Sonra kabul ettim ki ben de normal, sıradan bir insanım. Çevremdekilerden daha zeki daha akıllı değilim. Dinden çıkmak veya Müslüman kalmak, aklına gelen soruların kalitesine göre değil o sorulara bulabildiğin cevapların kalitesine bağlı. Ve enaniyeti bırakıp başladım cevapları aramaya. Sonra tanımını yazımın tamamına yaydığım insaf düsturunu tanıdım da kafam rahatladı. Sana da tavsiye ederim. Senin gibi gayr-ı müslimler de var, gerçekten çok sağlam gayr-i müslimler de. Ancak Türkiye’deki eğitim sisteminin neticesi olarak pek kaliteli ateiste rastlamak mümkün olmuyor. Daha çok hintliler, araplar felan… Her ney ise…
      Eğer yanlış olduğunu düşündüğün bir yer varsa bizzat oraya bir itiraz yap. Nereden yazdığın değil ne yazdığınla ilgilenirim. Ve mümkünse tek noktaya itirazın olsun. Fakat itiraz etmeden önce o maddeyi kendi cümlelerinle izah et ki maddeyi anladığından emin olayım. Ve itirazını da açıkça anlat ki anlayayım. Bu şartlarla sana cevap yazarım. Normalde senin gibilere cevap vermem ama burada tartışacak başka kimse olmadığından aynı asansörde kalmış olduğum arkadaş muamelesi yapıyorum sana.

  2. Beşincisi bu tür neticeler aklın, cevabına bir anda intikal edemediği sorulardan neşet eder. Bu tür insanlarsa ilimden gelen enaniyetleriyle kendilerini bu tür şeyleri düşünen nadir insanlardan sanarak başkalarının kendi fikirlerini daha önce düşünemediklerini ve bu yüzden böyle bir yanılgıda olduklarını varsayarlar. Bu sebepten ötürü de karşılarına bilen bir insan geldiği ve ona gerçekleri anlatmaya başladığı vakit karşıdakini hor görerek doğruyu öğrenmeye değil doğruyu öğretmeye çalışırlar. Başarısız olduklarında da karşılarındakileri basireti kapanmış, artık beyinleri şartlanmış olarak görürler. Halbuki asıl basiretsiz ve şartlanmış olan onlardır da bunun farkında değillerdir.

  3. Selamun aleykum.

    Birincisi müddeinin donelere karşı cevabı yok. Ne olduğunu açıklıyor olması o şeyin yanlış olduğu anlamına gelmez.

    İkincisi bir şeyin ilmini bilmek dinle alakalı değil kişiyle alakalıdır. Mesela ben de bir teistim ve müslümanım. Ve bahsettiği gibi harikalıkların sebeplerini bilmiyor değilim. Sadece, bunlar ya bir fiil ya bir sıfat ya da bir isimdir. Mesela bir hücrenin yapısına baktığınız anda gördüğünüz mükemmellik bir isimdir. Mesela ona güzel dediniz. Bu isimdir. Bu isim onun güzellik sıfatından neşet eder. Onun o güzellik sıfatı ise güzel fiillerle meydana gelmesinden neşet eder. Sizi daha da tatmin edici bir örnek olması için, mesela bir fotosentezin gerçekleşmesi için olan olaylar malumdur. Bu olaylar fiildir. bu olaylardan ortaya çıkan şey, yani fotosentez isimdir. Fotosentezin enzardaki durumu ise sıfatıdır. Bu misaller çoğaltılabilir. İşte bu gibi her şeye bakıldığında görülebilir ki bir yaratıcı mutlaktır. Çünkü fiil varsa fail de vardır. Yani mesela bir odada oturuyoruz. Odanın lambası yansa, emin olunur ki biri lambayı yakmıştır. Bu lambanın kendisi de olsa lambayı yakan biri vardır. Çünkü kimse lambayı yakmasaydı neticede lamba yanmamış olurdu. Yani nefsül emrde failsiz fiil olmaz, olamaz. Bu mantık ilmince sabittir. İşte kainatta biraz önce bahsettiğim misallerdeki gibi hesapsız fiil vardır. Ve bunların da bir faili olması lazımdır. Bu fiillerin faili iki şey olabilir. Birisi kanunlar ve “onlardan bağımsız olmayan evrenin, o fiilin hemen öncesinde geldiği nokta”dır. Diğeri ise bir yaratıcıdır. Kelebek etkisi suretinde birbiri ardına gelen, kanun esaslı evren hareketinin sonucunun fail olduğuna inanmaksa esas budalalıktır. Çünkü kendisi de henüz bir sebebin neticesi olan bir başkasının sebebi/faili olması mümkün değildir. Kaldı ki eğer bunu kabul ederseniz yine bir yaratıcıyı kabul etmek zorunda kalırsınız. Çünkü bir sebebin neticesini bir başka neticenin sebebi olarak iddia etmek, sadece ön ayakları olan ve arka ayakları bulunmayan sandalyeyi ayakta tutabilmek için arkasına yine onun gibi arka ayakları olmayan bir sandalye koymak gibidir. böylece sonsuza kadar gitseniz bile en arkada yine muhkem, kayyum, dört ayaklı bir sandalye veya sandalyeleri ayakta tutan bir fail kabul etmeniz gerekecektir. Çünkü böyle olmazsa sandalyelerin hiçbiri ayakata kalamayacak, hepsi domino taşı gibi devrilecektir. Aynen bunun gibi neticelerin sebepleri için bir başka sebebin neticesini iddia ederseniz bu sonsuza kadar gidecektir ve en sonunda bir kayyum bulunmak lazım olacaktır. Çünkü o kayyum olmazsa bütün neticeler o sandalyeler gibi devrilirler. Ancak bu zaten doğru değildir. Çünkü kanun esaslı evrenin esasları, yani kanunlar birer kabulden ibarettir. Bu sebeple fail bizzat tahakkuk eder. Çünkü fiillere nam takılmıştır. Mesela dünya güneş etrafında döner. ve hakim-i ezeli bunu her an aynı şekilde aynı nizamla yapar. İnsanlar veya yapay zeka gibi ufak bir miktar dahi nizamını bozmaz. İşte bu mükemmel fiil bu kadar mükemmel olması hasebiyle adet olarak kabul edilir ve bunun dışına çıkmayacağı ön görülür. Ve sonra biri bu nizamı ve dışına çıkmamayı kütle çekimi olarak adlandırır ve düzeni formüle eder. sonra denilir ki böyle bir kanun var. Adı da şudur. Bunu anlayabilmek için hikayelendirirsek, görünmez bir el doğduğu andan itibaren spinozayı bir kayıkla bir adanın etrafında döndürüyor olsun. Spinoza bir gün bu dönüşün hep aynı düzenle işlediğini, bunu matematikle formule edebileceğini düşünüp bunu başardığında ve o düzene “kayık ve adanın sudaki çekimi kanunu” adını koysa ve kayıktaki arkadaşlarına dese ki “bizi bu adanın etrafında döndüren bu kanundur.” Ne kadar yanıldığını anlarsın. Çünkü sen onları adanın etrafında döndüren gizli eli biliyorsun. İşte bu dünyadaki kanunlar da aynen böyle fiillerin hangi düzenle yapıldığını anlamlandırabilmek için formülleridir, failleri ve istinadları değil. O yüzden insan hangi kanuna baksa ancak Rabb-i Rahimin orda yaptığı fiillerin mahiyetini öğrenebilir, dahasını değil.

    Üçüncüsü insan alel ıtlak değil ki ilmi her şeyi ihata etsin, gözü her şeyi görsün, kulağı her şeyi duysun. İnsan nakıstır, acizdir ve fakirdir. Bu çok delillerle sabittir, tartışmasızdır. Bu noktada diyemez ki ben allahı görmedim, anlamadım, bilmedim öyleyse yoktur. Belki sadece kendi eksikliğini beyan edebilir. Ancak, bu noktada mütehassıs iki zat gelse, ikisi de aynı noktada ittihad edip dese ki vardır. Daha yüzlercesi yok dese de o iki zatın söylediği muteberdir. Çünkü yok olan bir şeyi bilmek, görmek mümkün değildir. Bildilerse vardır. Çünkü nefsül emrde, olmayan bir şey bilinemez. Fakat var olan bir şeyin varlığından o konuda cahil olanlar bihaber olabilirler. Yalan ve aldanma karışmamak şartıyla o iki zata itibar edilir. Yalan ve aldanma konusunun da izahı vardır fakat konudan uzaktır. O yüzden ona değinmiyorum.

    Dördüncüsü Allahın mahlukatı yaratmayı istemesinin bu şeylere olan ihtiyacından gelmesi ve olmazsalar kendi -haşa- eksik kalacağı ve bu eksikliğini doldurmak için mahlukatı halketmesi, yani yaratması meselesi ise uzundur. Bunun anlaşılması için önce Allahın varlığı bilinmeli ve kabul edilmeli, sonra da tanınmalıdır. Müddei, bunu yazının başında kullanmış, sui tesir etmiş.
    Önce müddeinin iddiasını tekrar yazacağım ki “sen anlamamışsın” gibi bir itiraz gelmesin ve hala mutmain oluşumdan anlaşılsın ki, siz okuduktan sonra tatmin olmazsanız bu sizin anlamamanızdan kaynaklıdır. Çünkü müddeinin iddiasını bilip aynı şekilde iddia edebiliyorsam, onun iddiasının çürüdüğünü anlamakta müddeiden geri kalmam. Fakat müddei ihtimaldir ki benim dediğimi anlamamış olsun. Eğer anlamışsa buyursun o da benim iddiamı tekrar etsin.

    Müddei diyor ki;
    Allah mahlukatına ibadet emretmiştir. Mabud ibadet edilendir. Öyleyse ibadet eden olmazsa mabud da olamaz. Öyleyse Allah, mabud olabilmek için bize muhtaçtır. Muhtaç rabb olamaz.
    Allah bir hadisi kudside ise şöyle buyurmuştur “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlukatı yararttım.”
    Demek bilinmek için bize muhtaçtır. Demek ki yaratıcı içindeki bir eksiği, bir arzuyu tamam etme çabasındadır. Bir ilahınsa bütün eksiklerden münezzeh olması gerekir. Öyleyse ilah değildir. İddia bu şekilde.
    Evvela muhtaç olmak kendinde mevcud olmayıp başkasında veya gayrında mevcud olan bir şeye karşı olur. Bu noktada bir ilahın kendi yarattığı şeye muhtaç olmasını iddia etmek abestir ve komiktir. Çünkü, gayrı, yani ondan başka herhangi bir şey zaten o yaratmadıkça mevcud olmaz haliyle nefsül emrde ona karşı bir ihtiyaç hissedilemez, çünkü olmayan bir şeye ihtiyaç diye bir şey söz konusu olamaz. Eğer hal-i hazırda ihtiyaç hissetmesinden bahsedebiliyorsak zaten o ihtiyaç mevcuddur ve Allahındır. Gerçi bu kısım size şimdilik çok şey ifade etmeyebilir, veya basit bir yanılgıda olduğumu düşünebilirsiniz. O yüzden bunun meseleyi bir başka boyutuyla ele alalım.

    Öncelikle kendi aklıyla düşünen insan kuvvetle muhtemeldir ki İslami konularda basit hatalar yapsın. Kaldı ki bu kişi alim değilse, bilhassa müslüman değilse bu hatalar neredeyse kaçınılmazdır. O yüzden dinimizde nakil esastır. Akıl ancak nakil esas alınarak yürütülebilir. Yoksa zamanında bilim insanlarının “meğer güneş dönmüyormuş” aldanışına körü körüne bizler de aldanırdık.
    Burada da bu yanlışlardan, daha çok ateistlerin yaptığı, Allahın bir isim veya sıfatını değerlendirirken diğerlerini veya o isim veya sıfattaki bir başka noktayı göz ardı etme hatası yapılmıştır.
    Evet bu iddiayı yapanın yanlışı allahı anlamaya çalışırken yarı-antropomorfik bir yaklaşım izlemesinden kaynaklıdır. Allah insan biçimli olmadığından sıfat ve isimleri gibi fiilleri de insana benzemez ve bu yolla anlaşılmaz. Şu kadarı var ki Allah, biz kulları tevhid-i kıyasi yapabilsin ve onu biraz tanıyabilsin diye insana kendi isim ve sıfatlarından noksan olarak dercetmiştir. Mesela insan da görür, fakat onun görmesi gibi değil. İnsan da duyar fakat onun duymasından çok aşağı. Aynen öyle de, evet, insan da ister. Fakat onun istemesinden çok uzak bir şekilde ister.
    Nasıl insan görmek için ışığa ihtiyaç duyar ve görmesi mukayyeddir. Fakat allah görmek için hiç bir şeye ihtiyaç duymaz. Hiçbir vasıtaya ihtiyacı yoktur. Ve görmesi kayd altında değildir, nihayetsizdir.
    Aynen öyle de insanın istemesi bir sebebe bağlıdır. Ve istemesi, bir şeyi icad etmez, yoktan var etmez, hatta görünürde maddi bir sonuç bile doğurmaz. Sadece içten gelir bir rica ve ilticadır. Fakat Allahin istemesi bir sebebe bağlı değildir ve istemesinin mahiyeti rica ve iltica değil, emirdir ve oldurmaktır. O ister ve o şey olur. Fakat bu “o ister ve olur” dediğimiz şey söylendiği gibi zaman süreci üzerinde işlemez. Şimdi o konuya gelelim.
    “Biz olmasaydık mabud, kerim, muhsimn gibi isimlere sahib olamazdı” iddiası. Bu iddiada bulunan “subhanallah”ın manasını tam anlamıyla bilmiyor. Allaha eksiklerden münezzeh olma şartı koyuyor fakat onu zamanla mukayyed varsayıyor. Allah subhan olmasıyla bütün eksik ve noksanlardan müberra olduğu gibi zamandan da müberradır. Bu sebeple nefsül emr için “biz olmasaydık” ile başlayan bütün iddialar abesle iştigaldir. Çünkü biz Allahın indinde varızdır. Allah kainatı ta ahirete kadarki haliyle hali hazırda yaratmış her yerine aynı anda müşahiddir. Onun için her şey andır. Ve yine Allahın indinde “Peki ya kainat yaratılmadan önce?” Diye bir şey söz konusu değildir. O kainatla veya başka bir mekanla ve zamanla mukayyed değildir. Bu yüzden ne şimdi ne de kainatı yaratmadan önce bir eksiğini gidermek için meyyal değildir. Yani kısacası Allahı, bir insan gibi, boşlukta veya hiçlikte canı sıkılırken birden bir eksiğini gidermek için böyle bir şey yapmaya karar vermiş de şimdi de bu sürecin sonunu bekleyen veya bunun için çabalayan biriymiş gibi tahayyül etmek abestir, yanlıştır ayrıca böyle de kabul edersen günahtır.
    İşte yine bu sebeple de onun indinde sadece bir kul sadece bir an ona abd olsa, allah mutlak mabud olur. Bu yüzden Allahın isim ve sıfatlarına bir noksan atfetmek ahmaklıktır.

    Beşincisi (sığmadı)

    1. Beşincisi bu tür neticeler aklın, cevabına bir anda intikal edemediği sorulardan neşet eder. Bu tür insanlarsa ilimden gelen enaniyetleriyle kendilerini bu tür şeyleri düşünen nadir insanlardan sanarak başkalarının kendi fikirlerini daha önce düşünemediklerini ve bu yüzden böyle bir yanılgıda olduklarını varsayarlar. Bu sebepten ötürü de karşılarına bilen bir insan geldiği ve ona gerçekleri anlatmaya başladığı vakit karşıdakini hor görerek doğruyu öğrenmeye değil doğruyu öğretmeye çalışırlar. Başarısız olduklarında da karşılarındakileri basireti kapanmış, artık beyinleri şartlanmış olarak görürler. Halbuki asıl basiretsiz ve şartlanmış olan onlardır da bunun farkında değillerdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir