Etiket: zapatista

Zapatistlerin 7 Haziran Mesajı

Aşağıdaki pasajlar, Zapatist hareketin liderlerinden Komutan Yardımcısı Moisés’in, Meksika’da 7 Haziran’da yapılacak seçimleri konu alan Seçimler Üzerine: Örgütlenin başlıklı metninden alınmıştır.

Subcomandante Moisés “Direniş ve İsyan” oturumunda konuşurken

Bugünlerde, ne zaman “seçim süreci” denen şeye girilse, birileri çıkıp ortalığa yalan yanlış haberler yayıyor: Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) boykot çağrısında bulunuyormuş, EZLN insanların oy kullanmaması gerektiğini savunuyormuş… Ne tarihten haberi olan ne de bir şeyleri anlamak gibi bir dert taşıyan bu ‘ben bilirimciler’ tayfası, bu ve buna benzer saçmalıkları ortalığa saçıyor. Yetmezmiş gibi, bu saçmalıkları para karşılığı sattıkları tarih kitaplarına ve biyografilere geçiriyorlar. Yani, yalanları karşılığında para alıyorlar. Tıpkı politikacıların yaptığı gibi…

Tepedekilerin, aşağıdakileri, onları düşündüklerine ikna etmek için uydurdukları bu tür zırvaların bizi alakadar etmediğini biliyorsunuz elbette.

Zapatistler olarak bizler, insanlara ne oy verme ne de oy vermeme çağrısında bulunuyoruz. Bizim, Zapatistler olarak yaptığımız tek şey, her fırsatta insanlara direnmek için örgütlenmelerini ve ihtiyaçları uğruna mücadele etmelerini söylemek.

Bu toprakların yerli halklarının çoğu gibi bizler de epeydir politik partilerin nasıl işlediğini biliyoruz. Bu partilerin tarihi, kötü insanların kötü tarihinden ibaret.

Ve biz Zapatistler için çoktan geride kalmış bir tarih bu.

Sanırım merhum Tata Juan Chavez Alonso’ydu, politik partilerin, aynı ailenin mensuplarını bile karşı karşıya getirerek ve aralarına nifak sokarak insanları ayrı düşürdüğünü ve böldüğünü söyleyen.

Ve bizler tekrar tekrar aynı şeyin olduğuna şahit oluyoruz.

Zapatistler olarak bizim dediğimiz şudur: Bir insanın bir partide politika yapabilmesi için, her şeyden önce ya yüzsüz, ya aptal, ya suçlu ya da hepsi birden olması gerekir.

Bir aday belirlemenin ya da seçim yapmanın ne anlama geldiğini bilmiyor değiliz. Biz Zapatistler, isyan topraklarında, direniş koşullarında, bambaşka bir takvimi ve coğrafyayı temel alarak seçim yapıyoruz.

Tonlarca plastik çöp yaratmadan, döneklerin ve suçluların fotoğraflarının basılı olduğu pankartlar üretmeden, milyonlar harcamadan insanların gerçek anlamla seçim yapmalarını mümkün kılmak için kendimize göre yöntemlerimiz var.

Doğrudur, gerçek bir demokrasi işleterek özerk yetkililerimizi seçmeye başlayalı topu topu 20 sene oldu. Bunca zaman hep beraber böyle yürüdük: Kendi mücadelemizle kazandığımız Özgürlükle, ve örgütlü bir halkın “öteki” Adaletiyle – binlerce kadının ve erkeğin katıldığı seçim süreciyle. İnsanların, yetkililerin üstlenecekleri görevleri belirlemek için örgütlendikleri bir yerde yaşıyoruz biz.

Bir başka deyişle, burada halk hükümeti yönetiyor.

Pek çok hata yaptığımız ve nice yenilgimiz olduğu doğru. Daha nicelerinin yolda olduğu da…

Ama, her şeye rağmen bunlar bizim yenilgilerimiz.

Hatayı yapan da ceremesini çeken de biziz.

Hataları yapıp bir de üzerine para alan, bedelini de aşağıdakilere ödeten politik partilere benzemeyiz.

İşte bu yüzden Haziran ayında gerçekleşecek seçimlerin bizim için iyi ya da kötü, hiçbir anlamı yok.

İnsanlara ne oy verin diyoruz, ne de oy vermeyin diyoruz. Seçimler bizi ilgilendirmiyor.

Dahası, endişelendirmiyor da.

Zapatistler olarak bizi ilgilendiren tek şey, bizi sömüren, baskı altında tutan, kaybeden[1] ve bizden çalan çokbaşlı kapitalist sisteme nasıl direneceğimizi ve karşı koyacağımızı öğrenmek.

Dolayısıyla insanları oy vermeye teşvik etmek gibi bir amacımız yok.

Ne de insanları boş oy kullanmaya ya da seçimi boykot etmeye teşvik etmek gibi bir amacımız var.

İnsanlara kapitalizme karşı koymanın yollarını gösteren reçeteler sunma iddiasında değiliz.

Görüşlerimizi başkalarına dayatmak gibi bir derdimiz de yok.

Farklı düşünme biçimleriyle ilgileniyorsak, bu, tüm dünyayı bekleyen şeyler konusundaki öngörülerimizde haklı olup olmadığımızı görmek içindir: Biz, diğer korkunç gelişmelerle birleşip, dünyada yaşayan herkese muazzam zarar verecek çok büyük bir ekonomik krizin yolda olduğunu düşünüyoruz.

Eğer bizi bekleyen, ya da halihazırda yaşanan gerçekten buysa, şimdiye kadar yapılagelmiş şeyleri aynı şekilde yapmaya devam etmenin işe yarayıp yaramayacağını düşünmenin vakti gelmiş demektir.

Kafa yormakla, çözümlemekle, düşünmekle, eleştirmekle, yaşadığımız yerlerde ve zamanlarda kendi ritmimizi ve yolumuzu bulmakla yükümlü olduğumuzu düşünüyoruz.

Seçimlerde oy kullanarak sistemi değiştirmenin mümkün olduğuna inanan insanlar olduğunun farkındayız.

Bize sorarsanız burada bir açmaz söz konusu çünkü seçimleri düzenleyen; adayları belirleyen; nerede, nasıl, ne zaman oy vereceğinizi söyleyen; kazananı açıklayan ve seçimlerin geçerli olup olmadığına karar veren, tek ve aynı Yönetici.

Yine de seçimlerin bir işe yarayabileceğini düşünen insanlar var. Tamam. Hayır demiyoruz, ama evet de demiyoruz.

İsterseniz bir renge ya da çoktan solmuş renklerden birine oy verin, isterseniz hiç oy vermeyin; biz tek bir şey söylüyoruz: Örgütlenmemiz, bizi kimin yöneteceği kararını başkalarına bırakmamamız ve seçtiğimiz kişinin halka itaat etmesini sağlamamız gerek.

Gidip oy vermemekte çoktan karar kılmış olabilirsiniz. İyi yapmışsınız da demeyiz kötü yapmışsınız da… Yalnızca bunun yeterli olmadığını, örgütlenmeniz gerektiğini söylüyoruz. Tabii kendinizi hazırlamayı da unutmayın, çünkü emin olun ki soldaki kurumsal partilerin içinde bulunduğu sefaletten sizi mesul tutacaklar.

Yok eğer çoktan gidip oy kullanmaya karar verdiyseniz, kime oy vereceğinizi de biliyorsanız, bizim diyeceğimiz şey yine aynı. Bize göre ne iyi ediyorsunuz ne de kötü. Açıktan söylediğimiz tek bir şey var: Hazırlıklı olun, çünkü dönecek dolaplar ve hileler gerçekten asabınızı bozacak. Zira İktidardakiler hile yapmakta ustalar. Ve tepedekiler zaten sonucun ne olacağına çoktan karar vermiş durumda.

Her şeyden önce, onların derdi sistemi değiştirmek ya da iktidarı ele geçirmek değil; tek dertleri yönetime gelmek. Bu ikisi aynı şey değil. Hükümete geldiklerinde iyi işler yapacaklarını söylüyorlar, ama sistemi değiştirmeyecekleri, yalnızca ufak tefek nahoşlukları ortadan kaldıracakları konusunda açıkça teminat vermeyi de ihmal etmiyorlar.

Fakat anlamadıkları bir şey var: Nahoş ve kötü taraflarından arındırılmış bir kapitalizm, zaten artık kapitalizm olmayacaktır.

Çeviri: Ayşe Boren, Derya Yılmaz

futbol x anarşi

Zapatista bölgesindeki, Aguascalientes’de, iki uzun ahşap yatakhanenin arasında, ağı olmayan, bel vermiş direklerden oluşan kalelerle futbol oynadık. Top sık sık binaların çatısına gidiyordu. Böyle olunca top taca çıkmış sayılmıyor, top yuvarlanıp geliyor ve saçakların altında topu kapma mücadelesi sürüyordu. Çılgın anlardı, gerçek değil gibiydi, çünkü benim gibi ziyaretçilere yabancı gelen bir yoksulluğun orta yerinde top oynuyorduk, hatta askeri uçaklar olağan uçuşlarını yapıyordu. Meksika’daki bu yabancı alanda bazılarımız, ziyaretçiler ve ev sahipleri, yüzeysel de olsa en azından samimi bir şekilde birbirimizle tanıştık. Futbol, koşullara uyarlanarak oynandı, dil, değer ve hatta kondisyon farklılıklarını aşarak aramızda bağlar kuruldu. Yüksek rakımdan dolayı zor anlar yaşadım.

Futbol sahasının, sosyal alanla örtüşmesinde güçlü yönler vardır. İlki tarihseldir; bir sosyal etkinlik mekanıdır. Ulusal, sınıfsal ve daha küçük toplumsal kimlikler, futbol sahasında ve çevresinde tutkuyla dışa vurulur. İkincisi, kolektif bir oluşumdur; gruplar toplum içinde olduğu gibi sayısız bçimlerde şekillenir. Futbol, takımlar, fan klüpler, holigan çeteleri ve ötesi gibi yakın ilişki gruplarını ortaya çıkaran güçlü duygulara neden olur. Üçüncüsü, üsluptur; bireylerin ve ait oldukları toplulukların veya toplumların benzersiz olduklarını ifade eden yollardır, bu en çok oyun üsluplarında ortaya çıkar. Belki de en tanınmış olanı Brezilya, bir Afro-Brezilya savaş sanatı olan capoeria’dan geliştirilmiş olduğu çok açık olan akıcı bir oyun sergiler. Dördüncü ve en önemlisi ise, futbol sahasının sosyal olanı karakterize eden karşılıklı yardımlaşmayı yeniden üretmesidir; insanlar spora şevkle katılır, onu ve kendilerini yeniden tanımlar.

Burada, futbolu romantikleştirmek ve entellektüelleştirmek peşinde değilim.Futbola (veya herhangi bir oyuna), insanların felsefelerinin, politikalarının ve umutlarının gerçek bir karışımı olarak bakılabileceğini düşünüyorum. Bu onu güç ilişkilerinin üretildiği önemli bir yer yapar. Sahada güç isimlendirilir, paylaşılır, yarıştırılır ve hissedilir. Gücün dağılımı düdük çalana kadar asla düzene girmez. Sporun biçim ve örgütlenmeye ait geniş alanlarında anarşist bir atağa ihtiyacımız var. Topu tekmelemek, sokağa barikat kurmak veya bir kooperatif kurmak kadar anarşist kılınabilir.

Futbol nasıl anarşist olabilir? Başlangıç olarak diyebiliriz ki futbol ve anarşizm varolduğundan beri anarşistler futbol oynamışlardır. 20. yüzyılın başlarında aralarındaki ilişki oldukça açık biçimde varolmuştur. Şimdilerde “Argentinos Juniors” olarak bilinen takımın adı eskiden “Şikago Şehitleri”ydi ve Buenos Aires’deki anarşist bir kütüphanede başka bir takım da kurulmuştu. Ve güvenle tahmin edebiliriz ki, 1937’de Kuzey Amerika’da “Cumhuriyet” için para toplamak amacıyla tura çıkan bazı Barselona takımları kendilerini kendi şehirlerinin anarşistleriyle özdeşleştiriyorlardı. Paris’te 1968 Mayısı’nda greve giden profesyonel oyuncular kendi paylarına düşen özgürlüğü talep ederken öğrencilerden ve işçilerden çok mu farklıydılar? St. Pauli’nin anti otoriter taraftarları, politikayı stadyum duvarlarının arkasında bırakabilirler mi, veya bir mitingden, bir protestodan önce futbolu unutabilirler mi? Eğer birçok mekan ve eylem esasen anarşist çağrışımlıysa, o zaman furbolun da eski bir anarşist cephesi vardır.

İnsanların maça olan sevgileri, özgürlüğe ve adalete olan sevgilerine dönüştürülmüştür; 1942’de Dinamo Kiev takımı gibi, ülkeleri bağımsızlık savaşı verirken Fransız takımlarını terk eden Cezayirli futbolcular gibi, veya ırkçılığa, hırsa ve faşizme karşı çıkan Ruud Gullit gibi beyaz olmayan Avrupalı futbolcuların yaptığı gibi. İnsanlar değerlerini, kimliklerini ve arzularını maç aracılığıyla yeniden üretirken, futbolu daha fazla bir şeye doğru esnetirler. Chumbawamba futbola olan tutkusundan dolayı kendi web sitesinden bir gençlik takımı olan Wetherby Athletic’i desteklediğini açıklar. Ki onların da politikliği takım üniformalarını süsleyen “anarşist” kelimesinden dolayıdır.

Politika, futbolda sapmalar veya kazalar olarak ortaya çıkmaz. İnsanların maçla etkileşiminin bir parçasıdır. Spor, Dünya Kupası finallerindeki bir maçta da, asi Meksika’daki engebeli bir sahada oynanan maçta da biçimini korur. Oyuncuları, temel kuralları ve hedefleri aynıdır. Spor, insanların bu temel unsurlar etrafında bir araya gelme biçimlerine göre değişir. Güney Amerika’nın Barras Bravas’ı; Avrupa’nın holiganları, ultraları ve karnaval fanatikleri: Fanatikliğin bu provokatif uzantıları, futbol sahasından yeni enerjik kültürel oluşumların ortaya çıkabileceği hissini veriyor. Stadyumları hemen doldurmasak bile bugün aynısı anarşistler arasında da meydana geliyor.

Anarşist futbol, son yıllarda şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bir isim, üslup veya örgüt olmaksızın ortaya çıktı. Birleşik Devletler orta-Atlantik bölgesinde insanlar Anarşist Futbol Ligi olarak maç yapıyorlar. Batı kıyısında, anarşistler ve diğerleri bir isim olmaksızın maç yapıyorlar. Orta-batı’da Arsenal, Riot (isyan), Swarm (arı oğulu) takımları Anarşist Futbol Birliği olarak maç yapıyorlar. Sonuncusu minumum anlamda bir birlik, federasyon veya şebeke biçiminde. Bazıları haftada bir, bazıları yılda bir biraraya geliyor. Maçlar bir veya iki saat sürüyor. Önce, şimdi ve sonra meydana gelenler bir ana çerçevenin tayin edilmesini gerektirmiyor. Anarşistlere özgü bir tarzla, futbol, sporun tarihini tekrarlıyor, kolektif politika ve tutku sahada birbiriyle kaynaşıyor.

Örneğin Anarşist Futbol Birliği, varsayımsal, önerilebilir bir anarşist çalışma biçimi olarak ele alınabilir. Bu, bir grup insanın aşındırdığı toprak parçası üzerinde yapılan bir evirmeceden fazla bir şey de olmayabilir veya gerçek, geniş ama gizil bir anarşist güç de olabilir. Birliğin Şikago örgütü, görünürde aralarında en örgütlü olanıdır (telefon listesi, uniformalar, program vs.), maça çıkma sıklıkları, arkadaşlık dereceleri, politik inançları geniş bir çeşitlilik gösteren bireylerden oluşur. Birliğin dışında, Portland, Berkeley ve San Fransisko gibi şehirlerde çeşitlilik içeren bir bütünlük içinde kuralsız maçlar yapılmaktadır. Etkinliklerdeki bu dağılım anarşizm ve futbolun karşılıklı bir yeniden tanımlanmasına işaret etmektedir. Her biri bir diğeriyle birleşerek değişime uğramaktadır. Anarşist maçlar futbolu, Nike, Büyük Futbol Ligi ve Uluslararası Futbol Birlikleri Federasyonu’nun (FIFA) pompaladığı metalaşmadan ayrı tutmaktadır. Ve anarşizme başka bir canlılıkta kültürel oluşum, yeni bir ifade biçimi kazandırmaktadır.

Kültürel oluşum nedir? Sınırsız hayal gücü, tanımlamak istediğim şey için kaçınılmaz bir terim olabilir. Bu acele bulup ortaya attığım bir terim değil. Lisedeyken Profane Existence’ı keşfedip, muazzam kara blokların fotoğraflarını gördüğümde, böylesi bir kolektif eyleme katılmanın inanılmaz bir duygu olduğunu hayal etmiştim. Birkaç yıl sonra Körfez Savaşı’na karşı bir yürüyüşte umulmadık bir biçimde kara bloğa katıldım. Oltaya yakalandım. O zamana kadar anarşistlerle olan bağım ve özdeşleşmem bir tereddüt taşıyordu, ama böylesi belirsiz görüntüler ve ortaklaşmanın böylesi uçup giden anları düzeyin artmasını sağladı. Futbol sahasında ortaya çıkan bütün değiş tokuş, işbirliği ve yakınlaşmalar, özdeşleşmenin ve sadakatin aynı işlevlerine hizmet edebilir.

Anarşist futbol kolektif kimlikleri takımlar aracılığıyla ifade edebilir, özellikle anarşist idealleri hayata geçirdikleri ve kolektif becerileri inşa ettikleri anlamda. Pozisyonlar ve stratejiler üzerinde antrenör olmaksızın karara varmak, baskı olmaksızın antrenman yapmak, her beceri düzeyinden oyuncu kullanmak; anarşistlerden başka kim bunların üstesinden gelebilir? Doğrudan eylemlerimizde kullandığımız iletişim becerilerini ve diğer ortak becerilerimizi neden futbolda kullanmayalım? Destek olmak deneyimli futbolcuların bildiği bir şeydir. Oyuncular, sahada topu savunmadan uzakta tutmak veya topun ileriye gitmesini sağlamak için takım arkadaşlarının pas verebilecekleri yerde durarak onlara destek olurlar. Bu teknik, yoldaşlarınızın nerede durdukları ve ne yapabilecekleri konusunda uyanık olmanızı gerektirir. Gayrimeşru çalışmalar sırasında, bu tür beceriler hareketleri hızlandırır, sağlamlaştırır ve güvenli kılar. Futbol oyunundaki birçok şey bizim taktiklerimizi besleyebilir ve bunun tersi de mümkündür. Bir kadın takım arkadaşım bu karşılıklı ilişkiyi şöyle tanımlamıştı, “Topa vuruyoruz. Koşuyoruz. Tepeliyoruz. Kaçıyoruz.”

Futbolun teknik olmayan yönleri özellikle uzun vadede kolektif politik çabalarımızı pekiştirebilir. Örneğin, stratejik bir örgütlenme ilkesi olarak yakınlaşma fikri -karşılıklı güvene dayanan küçük gruplar içinde politik eylemlerde bulunan insanlar- anarşistlerin buluşudur, fakat gerçekleştirilmesi zordur. Sürekli birlikte futbol oynamak somut bir yakınlaşma duygusunu sağlayabilir. Maçı oluşturan tüm iletişim ve işbirliği, karşılıklı bir güven ve anlayış duygusu halinde kristalize olur. Bir kez yaşandıktan sonra başka bağlamlarda daha kolay hayata geçirebilecek bir duygudur bu. Birkaç kişinin, katkılarının toplamının yaratabileceğinden daha büyük bir etki yaratması ne güzel bir şeydir. Bunu politikada yeterince görmüyorsak da en azından futbolun iyi örneklerinde bulabiliriz.

1990’da Dünya Kupası yarı finalinde Kamerun’un İngiltere karşısında zafere yaklaştığı bir anda, yakınlaşma gerçek ve görünür bir şekle büründü. Kamerun’u bir gol öne geçiren atak, yalnızca en iyi takımlardan birini rezil etmekle kalmayıp, çok akıllıca bir şekilde gerçekleştirildiği için nefes kesiciydi. Kamerun’un oyunu hem duru bir güzelliğe hem de güçsüz bir takımın başarısına sahipken, yakınlaşmanın nasıl da somut ve şiirsel olabileceğini gösteriyordu. Yakınlarda gerçekleşen bir Şikago Arsenal maçında, takım arkadaşlarımızdan birinin basit bir pası diğer takımı şaşırttı ve takımımızın ani bir karşı atağa geçmesini sağladı. Birkaç pastan sonra, rakiplerimiz kadar bizi de şaşırtacak bir biçimde gol attık. Devrimin değilse bile direnişin böylesi bir fırsatlar zincirinin sonucunda gerçekleşebileceğini hayal etmez miyiz? Maçın büyüsü devrimci hayal gücüyle temas halindedir, şiir ve sanat gibi: Değişim duygusuna ve imgelemine yol açar.

Elbette futbol herkesin hoşuna gitmez. Ama sanat ve başka kültürel ifade biçimleri de öyle. Peki evrensel bir çekiciliği yoksa devrim için ne işe yarayacak ki? Bu soru bize sporu kullanmak veya onu ıskartaya çıkarmak gibi ikili bir seçenek sunmuyor. Maç değiştirilebilir. Sadece maçı kazanmak mantığından öte bir takım uyumu ve takım becerisi inşa edebiliriz. İnsanların eğlenmesini sağlayabiliriz, hatta maç yapmayanların bile. Politik mücadelenin bir parçası olarak futboldaki potansiyel, sporun tekrar herkese açık kılınmasında gizlidir.

Beceri paylaşımı ve yakınlaşma içselleştirilmelidir. Futbol sahasında oyuncular hızlarını ve adımlarını yeni oyunculara göre ayarlamalıdır. Maç akıcı doğasıyla buna izin verir; hücum oyuncuları top sürmekten ziyade paslaşmaya ağırlık verebilir, savunma oyuncuları ise rakiplerini kontrol altında tutmaya konsantre olabilir. Genel nitelikteki bu tavsiye cinsiyet söz konusu olduğunda daha da ağırlık kazanır. Kadınlar her bir takımda rol almalıdır ve bütün maço davranışlar sahadan uzak tutulmalıdır. Profesyonel maçlarda ortak bir davranış olarak oyuncular için kullanılan cinsiyetçi aşağılamaların yerini “Erkeklik yapma, pas ver!” gibi bir şakalaşmanın aldığını gördüğümüz gün büyük bir gün olacaktır.

Sonuca gelirken sade olmakta yarar var: Futbol, özünde basit bir oyundur ve anarşizm özünde basit bir istektir. Sporun temel kolaylığı onu dünya çapında yaygınlaştırmış ve bizi de beraberinde sürüklemiştir. En harika yanlarından biri oyun sırasında yeni biriyle tanışmamız veya oyun sonrasında bir akşam yemeğinde, barda ilişkilerimizi güçlendirmemizdir. Aslında futbol sahası oynamak için bir buluşma yeriyse insanların bir araya gelmekten hoşlandığı bir mekan olmaya kadar da genişleyebilmelidir. Anarşi burada başlayabilir, en azından tomurcuklanır. Bir golün atılmasında veya bir takımın antrenman yapmasında öz-örgütlenme fikri görünür kılınabilindiği sürece anarşizmin işi hiç de zor değildir. Futbolla anarşizmi bir araya getirmek doğal ve ortak-yaşamsal bir şeydir. Futbol sahası, Gramsci’nin deyişiyle “insani sadakatin büyük açık hava krallığı” bizim kılınmalıdır.

Carlos Fernandez

marcos: anarşistleri memnuniyetle karşılarız

anarchy

Subcommandante Marcos, son bildirisinde Meksika medyası ve solun bir kısmı tarafından yürütülen anti-anarşist kampanyaya yanıt vermek için biraz zaman ayırmış. Marcos, Zapatistalardan anarşistleri kabul etmemelerini, üstelik “bir özür ve kayıtlarının silinmesini beklediklerini” belirten Escuelita’ya kayıtlı olanların okulda hoş karşılanmayacaklarını açıkladı. Zapatistalar Meksikalı anarşistlerden onlara karşı yapılan suçlamalara yanıt verecek ve EZLN’nin websitesinde yayınlanacak metinler göndermeleri çağrısında bulundu.

ÖZEL DURUMLAR: Anarşistler

“Rahat vicdanlı” ve terbiyeli solcuların, sistemle mücadele eden (güna anarşizmin başka seçeneği varmış gibi) anarşistleri, genciyle yaşlısıyla, suçlamak için başlattıkları kutsal bir haçlı seferinde birleştiği ve onların gösterilerini kaldırmayı içeren (bu anarşistlerin görünmemesi için ışıkları söndürmek gibi bir şey) anti-anarşist kampanyalar ve “anarko-uyuşmazlar,” “anarko-provokatörler,” “anarko-haydutlar,” “anarko-vesaire” (bir yerde “anarko-anarşist” nitelemesini okuduğumu hatırlıyorum, muhteşem değil mi?) gibi tekrar tekrar kabak tadı veren hakaretler göz önünde tutulursa, Zapatista kadın ve erkekleri çerçevelere (tezgahın arasında -kölece çalışma koşulları, hijyenin olmayışı, düşük kalite, düşük besin değeri, kara para aklama, vergi kaçakçılığı ve sermayenin kaçırılması- ne olup bittiğini gözler önüne sermektense onu gizleyen pencereler: ) kararlı bir şekilde saygı talep eden bir histeri iklimini gözardı edemezler.

Çünkü şimdi, “yapısal reform” olarak yeterince maskelenememiş soygun, öğretmen sendikasına saldırı, ulusal mirasın “pazarda” satışı, vergilendirmeyle yönetenin yönetilene dayattığı hırsızlık ve mali boğulma – sadece büyük tekelleri destekleyen– anlaşılan, anarşistlerin suçuymuş.

Bu, şimdi “saygın insanların” artık protesto etmek için sokaklara çıkmadığı gerçeğinin (“peki ya yürüyüşlere, oturma eylemlerine, yol blokajlarına, yazılama ve el ilanlarına ne demeli…” “Evet, bunlar öğretmenler, otobüs şoförleri, satıcılar, öğrenciler yani taşralılar ve gerçekten Federal Bölgeden insanlardan bahsediyorum.” “Efsanevi orta sınıf, tüm politik görüntü ve medyanın tamamı tarafından o kadar yaltaklanmıştır, o kadar küçümsenmiştir ve o kadar aldatılmıştır ki…” ), kurumsal solun protesto yürüyüşlerini bırakması gerçeğinin, “rejime tek muhalefetin” isimsizler nedeniyle tekrar tekrar gölgelenmesi gerçeğinin, keyfi zorlamanın şimdi “diyalog ve müzakere” olarak tanımlandığı gerçeğinin, göçmenlerin, kadınların, gençlerin, işçilerin ve çocukların katledilmesi gerçeğinin inkar edilmesini içerir- tüm bunların suçlusu anarşistlerdir.

Mücadele edenlerde ve bir ulusu veya sınırları olmayan bir bayrağı ve çember içerisinde “A”yı sahiplenenlere ve SIXTH’in bir parçası olanlara -bir moda veya geçici heves için değil gerçekten mücadelenin içinde olanlara, dayanışmanın kucaklanmasına ek olarak, özel bir rica.

Anarşist Yoldaşlar: Biz Zapatista kadın ve erkekleri sizleri kendi eksikliklerimizden dolayı suçlamayacağız (veya hayal gücü eksikliğimizden), ne de olduğunuz kişi olmaktan dolayı size zulmetmek şöyle dursun kendi hatalarımızdan dolayı sizleri sorumlu tutmayacağız. Doğrusu, Ağustos kursuna kayıtlı bir çok davetli iptal ettirdi çünkü “anarşist olan, yırtık pırtık giyinen, punk, piercingli ve dövmeli genç insanlarla” aynı sınıfı paylaşamayacaklarını ve onlar (genç, anarşist, yırtık pırtık, punk, piercingli ve dövmeli olmayanlar) bizlerden bir özür beklediklerini ve kayıtlarının silinmesini söylediler. Bu arkadaşlar boş yere bekliyorlar.

Sizlerden rica ettiğimiz, kayıt yaptırdığınızda, çıkar amacı gütmeyen medyada sizleri hedef gösterdikleri eleştiri ve suçlamalara yanıt vereceğiniz maksimum bir sayfalık bir metin yazın. Bu metin, Zapatista yerlileri tarafından yazılan ve yürütülen web sitemizin (enlacezapatista.ezln.org.mx) özel bir bölümünde ve dergi, fanzin veya her nerede olursa olsun en kısa zamanda küre çapında okunabilecek şekilde yayınlanacaktır. İlk sayımızda sizlerin duygularınızı bizimkiyle birlikte yayınlamak bizim için bir onur olacaktır.

Ha?

Evet, “YALANCILAR!!” gibi tüm sayfayı kaplayan tek bir kelimelik bir sayfa veya “Size Anarşizmi anlayacağınız dilden anlatacağız” ya da “Anarşizm küçük beyinliler için anlaşılmazdır” ya da “Gerçek değişim önce polisin not defterinde ortaya çıkar” ya da “polis fikrine sıçayım” ya da Miguel Amorós’un “Golpe y contragolpe” kitabından şu alıntıyı yapsanız bile katkılarınız önemlidir: “Kara Blok bir örgüt değil, 1980′lerde çeşitli Alman kentlerindeki squatlar (işgalevleri) için verilen mücadelelerde liberter, “otonom” veya alternatif grupların buluşmasıyla oluşturulan “Sokak çatışmalarına [Kale Baroka]” benzer bir sokak mücadelesi taktiğidir” ve şöyle bir şey eklemişti: “Bir şeyi eleştirecekseniz, önce onu araştırın. İyi yazılmış bir cahillik iyi telafuz edilmiş bir ahmaklık gibidir: ikisi de eşit ölçüde işe yaramazdır.

Her halükarda, eminim ki, fikirlerinizi bizden esirgemeyeceksiniz.

 

Eğer biri sana parmağıyla güneşi gösterir ve sen de parmağa bakarsan aptalsın demektir. Eğer güneşe bakarsan daha da aptalsındır, çünkü güneş gözlerini kör eder. Senin bakman gereken parmakla güneş arasında uçan kuştur…

Birinci Kıtalararası Neo-liberalizme Karşı İnsanlık Buluşması İçin

Hava Çok yağışlıydı. Rüzgar onu belinden yakaladğında, yağmur bir yandan öbür yana savruluyordu neredeyse. O gece Koca Antonio’yle beraber ava çıkmıştık. Koca Antonio, tarlasındaki yeni filizlenen mısırlara dadanan bir porsuğu öldürmek istiyordu. Biz porsuğu beklerken onun yerne yağmur vebizi boş bir kulübe-dükkana sığınmak zorunda bırakan rüzgar geldi. Koca Antonio bir köşeye çekilip oturdu, ben de eşiğe iliştim. İkimizde sigara içtik. O kestirdi, bense yağmurun, her zamankinden daha kaprisli olan rüzgarın etkisiyle nasıl bir yerden bir yere doğru eğildiğini izlemeye daldım. Yağmurla rüzgarın dansı bitti ya da başka bir yere gidip orada devam etti. Kısa süre sonra yağmurdan geriye kalan tek şey, cırcırböcekleri ve kurbağalar arasındaki insanın kulağını sağır edecek rekabetti. Koca Antonio’yu uyandırmayayım diye ses çıkarmamaya çalışarak dışarı çıktım. Hava, tıpkı arzunun tatmin edildiği ve birbirine kenetlenen bedenlerin dansı sona erdiği zamanki gibi, hala ıslak ve nemliydi.

“Bak,” dedi Koca Antonio, batıdaki bulutların arasından zorlukla görünen bir yıldızı işaret ederek. Yıldıza bakıp içimde hüznün ve acı yalnızlığın ölü ağırlığını hissettim.

Yine de gülümseyip Koca Antoino bana sormadan anlatmaya başladım: “Bir atasözünü hatırladım, galiba şöyle bir şeydi: Parmak güneşi gösterdiğinde, yalnızca aptallar parmağa bakar.”

Neşeyle güldü Koca Antonio, “Güneşe bakıyorsa daha da aptaldır. Kör olur,” dedi. Koca Antonio’nun bu çarpıcı mantığı, ben tam atasözünün ne anlama geldiğini açıklamaya hazırlanırken kekelememe neden oldu. Koca Antonio gülmeye devam etti; bana mı, açıklamama mı, yoksa güneşe değil de güneşi gösteren parmağa bakan aptala mı gülüyordu, anlamadım.

Koca Antonio yere oturup silahını bir kenara koydu ve o eski kulübe-dükkandan aldığı aletle sigarasını sarmaya başladı. Susmanın ve dinlemenin zamanının geldiğini anladım. Yanına oturup pipomu yaktım.

Koca Antonio sigarasından birkaç nefes çektikten sonra başladı sözcük yağmuruna. Sözcükler ağzından dökülürken duman yüzünden yumuşuyorlardı sanki. “Az önce parmağımla yıldızı göstermiyordum. Elimle ona değebilmek için ne kadar yürümem gerek diye düşünüyordum. Tam sana elimle yıldız arasındaki mesafeyi hesaplar mısın diye soracaktım ki, sen şu parmak ve güneşle ilgili atasözünü patlattın. Senin atasözündeki aptalın daha zeki bir alternatifi yok. Eğer güneşe baksa, kör olmasa bile mutlaka tökezleyip düşecek. Çünkü yukarıya bakıyor. Parmağa baksa, kendi yolunda gidemeyecek. Ya olduğu yerde kalacak ya da parmağı takip edecek. İki yol da gayet aptalca; güneşe bakmak da, parmağa bakmak da. Gördün mü, büyük güçleri takip ederek ilerleyemez, yaşayamazsın. Çünkü ölçtüğündünde tahmin ettiğin kadar büyük olmadıklarını görürsün. Güne ulaşmak için yürüdüğümüz gece gelecek. Eğer sadece elin çok yakınına bir yere bakarsak, çok uzağa gidemeyiz. Ama çok uzaklara bakarsak da tökezleyip düşeriz. Yolumuzu kaybederiz.”

Koca Antonio sustu. “Peki, elin çok yakınına ve çok uzağına basıl bakabiliriz?” diye sordum.

Koca Antonio birkaç nefes çekti sigarasından ve yeniden konuşmaya başladı: “Konuşarak ve dinleyerek. Hem yanımızda hem de çok uzaklarda olanlarla konuşup, onları dinleyerek.”

Koca Antonio yine yıldızı gösterdi. Eline baktı, “Hayal kurarken yukarıdaki yıldıza bakman gerek, ama eğer savaşıyorsan yıldızı gösteren ele bakman gerek. Yaşamak budur. Bir aşağı bir yukarı bakar durursun.” dedi.

Koca Antonio’nun köyüne döndük. Ayrıldığımızda şafak çoktan sökmüştü. Koca Antonio kapıya kadar bana eşlik etti. Dikenli tellerin öteki tarafına geçtiğimde ona dönüp, “Koca Antonio, sen yıldızı gösterdiğinde ben ne yıldıza ne eline bakmıştım,” dedim.

Koca Antonio sözümü kesti: “Aa! Demek sen ikisi arasındaki mesafeye baktın, öyle mi?”

“Hayır,” dedim. “İkisi arasındaki mesafeye de bakmadım.”

“Neye baktın o zaman?”

“Senin elinle yıldız arasında duran porsuğa baktım.”

Koca Antonio yere eğilip bana vermek üzere bir şeyler arandı. Atacak bir şey mi bulamadı yoksa ben mi fazla uzaktaydım, bilmiyorum. Her ihtimalde silahının dolu olmayışı benim açımdan büyük şanstı.

Elin yakınlarını ve çok çok uzaklarını görmeyi deneyerek uzaklaştım. Yerde ve gökte, ışık geceyi günle buluşturmaya hazırlanırken, yağmur Temmuz’u Ağustos’a ekliyor ve benim düşüşlerim canımı daha az yakıyordu. Bundan on yıl sonra, uzakta olduğumuzu düşündüklerimizle konuşmaya ve onları dinlemeye hazırlanıyorduk. Yani, sizi.

subcomandante marcos

zapatist hareket 15 yaşında!

körotonomedya

körotonomedya 1993 yılında ankara’da benzer düşünsel duyarlılıkları paylaşan bir grup akademisyen ve sanatçının biraraya gelmesiyle oluştu. bunu yapabileceğimizi keşfedince, 1994 yılında bu birliktelik etrafında ürettiğimiz çalışmaları ve araştırmaları odtü’deki bir masaüstü bilgisiyarında kurulan web sitesi aracılığıyla kamusal alana taşıdık. 1994’ten bu yana chiapas’taki zapatista başkaldırısından deneysel video kuramına kadar pek çok ortak ilgi alanında çalışmalar ürettik, otonomist marksist kuramın ve yapısalcılık sonrası kuramsal gelişmelerin (türkiye’deki günlük hayata dair) politik bir çercevede degerlendirilmesi yönünde uğraştık. ilgimizi çeken metinleri çevirip yayınladık, birtakım dış mihraklarla iletişim kurup onlarla ortak işler yaptık. bir de baktık ki yarı ciddi bir şekilde başladığımız web sitesi ciddi bir birikimi barındırır olmuş.

körotonomedya