Etiket: zahiri alem

duvarları olmayan müze

sanat tarihçisi ya da sanat eleştirmeni değiliz. sanat sever tanımına ne kadar girip girmediğimiz de şüpheli ama bazı şeyleri paylaşmak ve tartışmak gerekli. british council türkiye’deki ilk dijital sergisini açmış (bu 2 ay önce oldu) amaçları sanat severlere yeni bir deneyim yaratmakmış. orijinali “museum without walls” bizde “duvarları olmayan müze”. elif kamışlı el atmış. pek tabii british council sponsorluğunda birleşik krallık sanatının gelenekleri olan manzara ve heykele odaklanılmış. birazdan ilgili linke tıklayıp kendiniz deneyebilirsiniz ama arayüz gerçek bir sergi salonu gibi tasarlanmış. eserler hakkında detaylı yazılı, görsel, işitsel bilgi alabilme şansı tanınmış.

sanallaşmanın günden güne zirve yaptığı günümüzde pek tabii fiziksel erişim ve iletişim makbul diyoruz ama uzakta veya kısıtlı imkanlara sahip olanlar içinde takdir etmekten geri duymuyoruz. karar sizin.

geçen gece bir rüya gördüm

büyük veri

büyük veri (big data) zihnin parmak izi ya da bilinçsiz yaşamlarımızın digital izi. hepimizin benzersiz bir işareti var. her hareket, her arama, her beğeni, her bağlantı, giriş yaptığınız zaman, ne kadar online kaldığınız, nereden bağlandınız… bunların hepsi sizinle ilgili şeyleri bilmek isteyen ilgililere bir psikologun herhangi bir terapisinde söyleyebileceği şeylerden daha fazlasını anlatıyor. iç dünyamızın nasıl çalıştığını, farkında olmadığımız eğilimleri ortaya çıkarıyor. ve güç burada yatıyor … özellikle hiç kimsenin diğer opsiyonu düşündüğünde büyük veriyi gerçekten umursamaması: çaresiz bir şekilde çok sevdiğimiz teknolojiden vazgeçmek.

demiryolu ve çelik üzerinden bizim diğer kıtalara yakınlaşmamızı sağlayan aynı teknoloji nihai modern ve teknolojik suç olan soykırımın vahşetine de izin verdi. dünyayı eğitmek sözü üzerine bulunan bağzı icatlar -radyo, sinema, televizoyn, web- harikulade bir gösteri ile bizi aptallaştırdı; sadece yayın temiz, frekans keskin ve TV yemeğinin sıcak olduğunda gerçek dünyayı umursayan bir toplum.

ve üçüncü dünya savaşı başladı. pardon wi-fi şifresi neydi?

just delete me

i hate thinking

gözlemlediğimiz kadarıyla web sitesi algısı toplumumuzda oldukça farklı boyutlarda. özellikle pek popüler sosyal medya sitelerinin kar amacı güden bir şirket olduğu gerçeği pek bilinmek istenmiyor. bu sitelerin en büyük varlığının “data” yani içerik olduğu ise gözardı ediliyor. bu sebeple varlıklarını kaybetmek istemeyen bu şirketler kişisel bilgilerinizi silmiyor, saklıyor, istenildiğinde devlet kurumlarıyla paylaşıyor. kişiselleştirilmiş içerik ve reklam başlığı altında bütün kişisel verileriniz analiz ediliyor, özgürlük, kişisel gizlilik yok sayılıyor.

sosyete olarak önerimiz bu tarz siteler ile minimum bilgi paylaşmanız, mümkünse anonim kimlik ile kullanmanızdır. benim için artık çok geç diyenlere de just delete me sitesini öneriyoruz. kaçış yolları net bir şekilde ifade ediliyor. zor ve imkansız kategorisinde olan sitelere özellikle dikkat ediniz diyoruz.

just delete me

 

immersion

immersion kendisini e-mail dünyasına insan merkezli bir bakış olarak gören mit media lab mensubu bir grup güzel insanın projesi. özetle siz emailiniz üzerinden eriştikten sonra meta-data’nız üzerinden; istediğiniz zaman diliminde iletişiminizin ne şekilde olduğunu kalite bir infografik üzerinden gösteriyor. fakat bizce asıl önemli olan nokta sizin çoktan vatandaş ile paylaştığınız datanını ne kadar “gizli” olduğunu gözler önüne seriyor. sistem tamamiyle güvenli, dilerseniz sağlamış olduğunuz bilgiyi silebiliyorsunuz ve arkadaşlar datayı kişiselleştirmeden işliyorlar. bir girip görmenizde fayda var derim.

bir daha sizden izin isteyen sosyal medya sitelerine ve uygulamalarına evet derken tekrar düşünmeniz dileğiyle.

immersion

 

sanal zamanın duygu yüklü çocukları

Çok yalnızız, hem de çok…

Hepimiz yalnızlığımıza sanal çözümler bulmaya çalışıyoruz. Sinemaya gitmiyoruz, çekilen en yeni filmi bile izbe bir vcd’cide bulabiliyor, bikaç liraya edinebiliyoruz. Sonra iki değişik film izleyince kendimizi en ala sinema eleştirmeni sanıyoruz. Kitap almıyoruz, onun yerine Wikipedi’den filozofların önemli sözlerini okuyoruz. Bu yetiyor. Böylece hem paramızı hem de “çok değerli” vaktimizi harcamamış oluyoruz. Birbirimizin müzik zevklerine tecavüz ediyoruz, sonra onları da Limewire’dan indirip klasörlere taşıyoruz. Böylece 60ları,70leri ya da 80leri yaşamış olmamız gerekmiyor. Müzisyenlerin en popüler şarkıları neymiş buluyor, yalnız onları dinliyoruz. Zaten diğer şarkıları albümde boşluk kaldığı için yapmıştır diye umursamıyoruz. Doğumgünlerimizi Facebook’tan kutluyoruz. Sağdaki kutucuğa günde bir kere baksak kimsenin doğumgününü unutmuyoruz. Çok iyi dostlar oluyoruz böylece ve hediye masrafını ortadan kaldırıyoruz. Ama aslında hiç gerçek arkadaşımız kalmıyor gitgide, biz de buna inat sanal arkadaş listelerimizi kabarttıkça kabartıyoruz. Ne halde olduğumuzu smiley’lerle ya da durum bilgileriyle gösteriyoruz. Hal hatır sormuyor, birbirimizi aramıyoruz. İlkokul arkadaşlarımızın ne kadar değiştiğine bakıyor; bulunca sevinmiyoruz. Sadece bulmak istediğimizin adını soyadını yazıyor ve enter’a basıyoruz. Yemeği,çiçeği,şarabı internetten sipariş ediyoruz, sanal rakı sofraları kuruyor, sanal mezeler yolluyoruz masalara(!) Toplumun, ülkenin, dünyanın haline bakıp hayıflanıyoruz; “bu iş böyle gitmez”ler çekiyoruz oturduğumuz yerden. Aklı biraz çalışanımız heryerde devam eden savaşlara ya da zulme karşıtlık gösteriyoruz; internetten… İki farklı filmle, bi tane özlü söz öğrensek kendimize muhteşem bir “ilerilik” atfediyoruz. İnsanların çoğu ne kadar aptal oluveriyor birdenbire. En akıllı biziz zannediyoruz. Televizyon izlemeyi sevmiyoruz, aptal aptal programlar olduğu için, onun yerine sanal dünyada paylaştığımız bağlantılara gülüyoruz, “kotamızı” dolduruyoruz. Aynı zamanda çok da duyarlıyız. Bir “tıklamayla” aç çocukları doyuruyor, sokak köpeklerine bakıyoruz. Sonra aynı “tıklamayla” kendi “açlığımızı” doyuruyor, sonra profilimize bakanları paranoyakça öğrenmeye çalışıyoruz. Sıcak koltuğumuzda osura osura anlamsızca siteler arasında “koşturuyor”, sonra 100 metreyi 10 saniyede koşmuş gibi yoruluyoruz. Ama hayatında hiç osurmayan, geğirmeyen, kültürlü, duygu yüklü profiller hazırlıyoruz kendimize. Sonuçta bu sanal zamanda aslolan oluşturduğun profil, gerçekte kim olduğun değil. Eli kalem tutanımız, birkaç Nazım, Süreya okumuşumuz en ala edebi eserleri döktürüveriyor. Hiç acı çekmeden, hiç yokluk görmeden, hiç gerçek sevgiyi yaşamadan dünyanın en çok acı çekmiş en çok üzülmüş en çok ağlamış profilini oluşturuyoruz. Nasılsa kimse kıçımızı kaşıya kaşıya “bu mısraya ne tür bir kelime koysam” dediğimizi bilmiyor. Sızılardan, yürek yakan terkedilişlere kadar herşeyi seriveriyoruz insanların yorumlarına, puanlarına. Gerçek dünyadaki önemsenmeyişimizi unutuyor, bir anda “emeğine sağlık” ların insanı olup çıkıyoruz. Bizi sırılsıklam eden yağmurların, içimize işleyen rüzgarların bir önemi kalmıyor. Kötü havalarda evimizden çıkmıyor, sanal dünyadaki “profilimizi” besliyor, büyütüyoruz. Yolda yürürken birbirimizin suratına bakmıyoruz. Çünkü artık yolda yarattığımız profil yürümüyor, gerçek biz yürüyoruz ve bunun özgüvensizliğiyle hep yere bakıyoruz. Başka bir yerde sosyalleşemiyoruz. Alakalı alakasız yapıştırdığımız etiketlere denk insanlar bulup “burdan zor oluyor ekle istersen ….” diyiveriyoruz. Medeni cesaretimize sanal tavanlar yaptırıyoruz. Sanal köyler kurup, oralarda yaşıyoruz. Birilerini geçmek, bir puana erişmek hayatın anlamı olup çıkıyor. Bilmiyorum belki de hiç görmeyeceğimiz 230 arkadaşla mutluyuz ama bu sanal ve ruhsuz zamanın duygu yüklü çocukları olmayı başarıyoruz.

Mutlu cumartesiler….

bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde… nefret ettiğimiz işlerde çalışıp, gereksiz şeyler alıyoruz. bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. bir amacımız ya da yerimiz yok. ne büyük savaşı yaşadık, ne de büyük buhranı. bizim savaşımız ruhani bir savaş. en büyük buhranımız hayatlarımız. televizyonla büyürken milyoner film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık, ama olmayacağız. bunu yavaş yavaş öğreniyoruz. ve bu yüzden çok ama çok kızgınız.”

Tyler Durden – Fight Club