Etiket: yazın

Portrait of a Lady on Fire Üzerine.

Bazı filmler olur, bittikten sonra dahi hissettirdiklerini devam ettirmeyi başarır ama öyle sizi hüngür hüngür ağlatan türden değildir bu filmler, sinsi sinsi içinize işleyip, uzunca bir süre de sizi takip ederler. Bir şekilde sizi rahatsız edip durur, üzerine bir kaç söz söylemeden onları kağıda dökmeden rahat edemezsiniz, o yükü üzerinizden atamazsınız. Portrait of a Lady on Fire da bu kategoriye giren bir filmdi benim için, ve izin verirseniz o yükü sizlere de biraz paylaştırma niyetindeyim. Açıkçası film dünyasına yeni yeni adım atmış biri olarak sinema hakkında kelamda bulunabilecek kadar bilgi sahibi biri olmadığımı belirtmek isterim, yalnızca bir filmin bir insan üzerindeki etkisini ve düşündürdüklerini aktarmaya çalışacağım sizlere, bu yüzden zaman zaman küstah görünebilecek yorumlarımın içeriğinin yalnızca öznel olduğunu unutmamanızı dileyerek konuya dönmek istiyorum.

Portrait of a Lady on Fire, konusu okunduğunda insanın pek ilgisini çekemeyen bir film, hatta oldukça klişe diyebileceğimiz ögelerle de dolu ilk bakışta. Bir türlü resmi yapılamayan bir kadın, arkadaşı gibi davranıp onun resmini gizli gizli yapacak bir ressam ve zamanla maskelerinin düşüşünü izleyeceğimiz bir aşk hikayesi. Ancak filmin güzelliği de bu basitliğinde gizli aslında. Portrait of a Lady on Fire hakkında aklıma ilk gelen şey minimalist yapısı oldu bu yüzden. Oldukça yavaş ilerleyen yapısı, oyuncu sayısının azlığı, sahneler, diyaloglar, geçişlerdeki duruluk… Filmin ögelerinden çok, filmin yapısının ve anlatılış tarzının önemini vurgulayan ve insanı bu yüzden de şaşkın bırakan bir film aslında. Filmin bu minimal tarzı sayesinde seyircinin dikkatinin biçimlere, anlatış diline ve küçük detaylara verilmesi sağlanmış ve etki dozunu da artırmayı başarmış kanımca. Oldukça sıradan ve herkesin bildiği şeyleri öyle gözümüze soka soka, öyle doğal, öyle içten ve saf haliyle gösteriyordu ki biz hissetmeyi, yalnızca bakmayı değil de görmeyi, karşılıklı derinliği unutmuş olan topluma bir tokat gibi inen bir filmdi bu yüzden. En azından benim yüzüme öyle bir indi ki etkisinden bir kaç gün çıkamadım. Yönetmen sanki bize bir şeyleri anımsatmak istemiş. Bazen yaratıcılığın senaryonun karmaşıklığı ve destansılığında değil de, kaç kez anlatılırsa anlatılsın eskimeyecek konuların sunuluş tarzında da gizli olabileceği gerçeğini. Çünkü insanı duygular aslında oldukça klişedir, kendi hayatlarımız bir başkası için oldukça alışılmış şeyler silsilesinden ibarettir aslında, önemli olan o klişe anların sizin üzerinizdeki etkisidir, sizin gözlerinizle çekilmiş olmasıdır. Yeryüzünde yaşamış milyonlarca insanın milyonlarca sıradan aşkından farklı değildi sizinki de ama sizi derinden etkilemesinin sebebi size ait olmasıydı, sizin içine katılımınızdı, sizin deneyiminiz olmasıydı, bu yüzden milyonlarcasıyla aynı klişelikte olmasına rağmen büyüleyiciydi sizin için. İşte filmin bize kazandırdığı deneyim de bu, filme katılıyoruz, o klişelik bizim bir parçamız oluyor, o basitlik bize yakın hissettiriyor ve bizi bu yüzden böyle derinden etkiliyor, karakterlerle birlikte aşkı bir dostun ağzından dinleyip dudak bükmüyoruz, bunun yerine onu deneyimleyen tarafa dönüştürülüyoruz ve bakış açımız değişiyor. Film çekmenin bir şiir yazmak, bir müzik yaratmak kadar önemli bir sanat olduğunu anımsatan bir film oldu bu yüzden benim için. Saf bir şeyler izlemek istiyorsanız ya da uzun süredir sizi duygusal olarak derinden etkileyen bir film olduğunu hatırlamıyorsanız izlemenizi öneririm. Ancak konuya, aksiyona ve tempoya önem veren biriyseniz ilginizi pek çekmeyebilir. Bundan sonrası filmin içeriği hakkında bir inceleme ve izledikten sonra okunması gereken kısımlar, o yüzden spoiler içerecektir. Uyarıyorum.

Sahip olma arzusu, işte sen benimsin ya da kara toprağın mevzularından uzak, bir tarafı sahiplenme ve sahiplenilme yarışı içine sokmayan, daha çok imkansızlığın kabullenildiği ve hatta gizliden gizliye bunun arzulandığı bir akış içindeydi film. Hangi taraf erkek sorusunun saçmalığını gözler önüne seren, belki de biraz abartılı bir erkeksizlik çerçevesinden sunulan filmin her yerine yayılmış dişiliğin vurgusu neredeyse toplumda kalıplaşmış olan tüm maskülen ögelerden (iktidar, güç vs. gibi, bir erkeğin davranış şeklinden ziyade toplum tarafından kalıplaştırılmış ”erkeklik”le özdeşleştirilen düşünüş şekli) yoksun bırakılarak yapılmış. Film bir erkek ve bir kadından oluşsaydı bu kadar etkileyici olur muydu diye düşünenler mutlaka olmuştur diye düşünüyorum. Bu kadar etkileyici olmazdı ancak bu Lgbt filmi yapıp klişe bir senaryoyla ödül kazanırız şeklinde bir düşünceyle değil de daha çok feminen özelliklere dair derin bir iniş yapılmış olmak istendiğinden dolayıdır bence. Kadının toplumda yer edinemeyişi ve seçme hakkından yoksun olduğu bir dönemde tek bir sahnede gösterilen erkeğin bir öcü gibi tasvir edilişinin sebebinin de ”erkek oluşu”ndan değil dönemini sembolize ettiği iktidar, güç, sahiplenme ve köleleştirme ögelerinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Ait olduğu dönemin özellikleri içinde ve hala günümüzde dahi izlerini taşıyan dinamiklere karşı, tüm bu huzurlu ve rüya gibi tasvir edilen bu bir haftalık sığınağın dışarıdaki her şeyden izole oluşu da ana rahmini anımsatır insana. Dönemin dinamiklerine karşı korundukları o huzurlu ev, deniz ve sessizlikler… Ve bir haftanın ardından sancılı bir doğumla o dünyanın içine fırlatıp atılırlar tekrardan.

Eleştirdiği nokta ve geçtiği dönem bakımından incelendiğinde iki kadının oynamasının etkileyiciliği daha anlaşılır hale gelecektir. Ancak aynı şekilde bu dinamiklerin karşısında gösterilecek bir kaç erkek karakterin varlığı da pekala olabilirdi, hatta belki de iki erkek de benzer bir tasvirle anlatılabilirdi ve bu kalıplaşmış tanımlarla yaşadıkları iç savaş da güzelce işlenebilirdi ancak yönetmen hem kişisel hem de duygusal yönden yakın hissettiği bir tercihte bulunarak yalnızca kadın karakterlere yer vermiş ve içindekileri dökmüş bir nevi. Filmin bu her alandaki ağırdan alışı, karakterlerin içinde yaşadıkları o çatışmayı daha net ve daha doğal izleyebilmemizi sağlayan bir unsur olmuş. Aşkın savunmasızlığı ve bilinçli bir şekilde tercih edilen acının masum aptallığı ve mantıklarıyla yaşadıkları çelişkilere rağmen bastırıldıkça git gide büyüyen arzu o yavaşlıkta seyircinin içine ilmek ilmek işleniyor ve sonlara doğru doruk noktasına ulaşıyor. Bu yüzden filmin bütün klişe unsurları kendi hayatımızdaki o basitlikle buluştuğundan daha yakın hissediyoruz kendimizi filme. Bir şiirin hayatı satırlara sığdırma başarısı gibi hayatımızın o yoğun dakikalarının hepsini tek dozda almışız gibi bir uyuşturucu etkisi bırakıyor bittiğinde de. Diyaloglar az olmasına rağmen oldukça yoğundu. Dilin yetersizliğini ve aynı zamanda dilin sembolik ögelerinin bir aşkı nasıl etkilediğini en net şekilde gösteren filmlerden biriydi az ve öz diyaloglarıyla.

Bunun dışında tek eleştirim şu olabilir. Yan karakter olan hizmetçinin bebekle olan sahnesinin filmin dokusunu zedeleyecek bir şekilde basit bir mesaj içerme çabası içinde araya sokulmuş olduğunu düşündüm, bunun dışında hizmetçinin diğer karakterlerle ilişkisi güzel işlenmiş yalnızca hizmetçinin iç dünyasından ziyade onu 3. bir kişi olarak uzaktan izlediğimizden dolayı bir anda araya sokulmaya çalışan anne-bebek ilişkisi film içinde biraz kopuk kalmış ve akışı zedeleyen bir pürüz olmuş kanımca.

Orpheus korkuları ve güvensizliği yüzünden kaybetti Eurydice’i. Onu kaybetmekten korktuğu için kaybetti onu. Aşıktan ziyade bir şairdi bu yüzden…

cılız

kim baş edebilir ki bu sıcaklarla, sıcak ve karanlık rüyalarla… istediğin kadar soyun sonunun gelecek olması seni daha da bunaltıyor. üstelik tanrı emekliliğe ayrılmış ve senin davana bakacak kimse yok.

ya ruhumun bedenimden kopmaması için gereken özel karışımı bulabilseydim. neyse buna hiç gerek yok ben cenazemde iki insan birbirine aşık olsun istiyorum.

bulutların ardını görebilmek güzel olsa gerek ne de olsa dünyayı arkanda bırakıyorsun… kendimi bazen intihardan iliklerine kadar korkan ancak etrafındakileri bakın burdan atlarım (bulutlardan) diye tehdit eden cılız insan gibi hissediyorum.

Tarak

Ahîr zaman dışında, kambur göğüs ile sıkıntıda, develer dertlerini anlatmak adına “Boynumuz Aslında Neden Eğri?” başlığıyla düzenledikleri sempozyum için, kirâsını peşin ödedikleri salona nasıl gireceklerini ölçüp biçer iken… Ben size başımdan geçen taraklardan bahsetmek istiyorum.

Bir zamanlar evden sabah çıkıp, başlarda tanımadığın ama sonrasında en sıkı fıkı arkadaşlarının olduğu hatta erkeksen diye bahsediyorum; o yaşa kadar amcalara dayılara gururla gösterilen pipinin tek görevi işemek iken sevgililer yaptığın, kahvaltını bir gün öncesinde kim ölmüş, kim kimi kimle kimlerle aldatmış hiç umurun olmadan rahatça yapabildiğin, şarkılar söyleyip resimler çizip ve bu kadar rahat batarsa diye imkânlar dahilinde üzerine tuz biber niyetine ufak tefek kavgalar yapabildiğin; efendim o örümcek adam senin bu süper adam benim derken bolca oyun oynadığın ve kimsenin seni altına sıçtığın için suçlamadığı, akşam evine temiz don ile döndüğün ve bunu yaklaşık bir yıl süre ile yaptığın, sene ortalarında ya da sonunda sana öğretilenlerden sınav olmadığın, senin gittiğin bu yer gibi diğer yerlere gidenler ile seçme sınavına girmediğin bir yer vardı, hatırladın mı? Anaokulu derlerdi adına, gerçekten görmeseydim haberlerde tecavüzleri, işkenceleri… Bir analık anlayabilirdim okulunda.

O zamanlar başladı hayatıma tarakların girişi. Babamın tarağını kullanırdım sabahları evden çıkmadan önce. Anaokulunda ise oraya tarak götüremeyeceğimi anladığımdan beri akıl ettiğim bir şey vardı. O da elimi tarak niyetine kullanmak. Bilmeden özelleştirmişim kendimi, liberal robotlaşmışım. Elimi musluğun altına asgarî sürede tutup akabinde hızlı hareketler ile sanki tarla makinelerinin bu kadar gelişmediği ve bir yaz gününde sabahtan akşama kadar tarlada ne ektiyse onu biçen bir insan misali terini siliyormuş gibi saç önlerini ıslatır, yana doğru yatırırdım. Buna ileride ineğe yalatma diyeceklerdi ya, bir ineğe yalatmadığım kalmıştı saçım önüme düştüğünde zaten alın yazımı.

Özelleştirmeye devam ederken hayatımı, günlerden bir gün babam bana özel bir tarak almış, sürpriz olsun diye yatağıma koymuş üstünü bir güzel örtmüş. Ben temiz donum ile akşam eve geldiğimde bundan habersiz yemeğimi yeyip yatağıma yattıktan hemen sonra fark ettim. Fark etmemin farkı fazla olduğundan birkaç dişi kırılmış şekilde buldum tarağı. Olsun dedim, tarağım var artık benim. O günden sonra her şey değişti artık.

Ne diye beni o küçücük cebine sıkıştırıyorsun be çocuk? Rahat rahat koysana gideyim beni sırt çantana. Ne var sanki içinde? Çok mu önemli pazar malı pastel boyaların, komşu çocuğunun geçen sene eskittiği resim defterin? Ne diye cebine sıkıştırdın beni, anlam veremiyorum. Havalar soğuk olsa amenna, sesimi çıkarmam. Sesimi çıka… Bir dakika, bir dakika. Sahi ben sesimi çıkaramam ki zaten. Düşünemem, konuşamam, insan değilim yahu ben. Ne diye yükleniyorum çocuğa? Hem bu kadar yükü kaldıramaz ve altına sıçarsa aynı yolu geri dönmek zorundasın, biliyorsun bunu. Anaokulunda devam edersin yüklenmeye, tamam. Kimse sorumlu tutmuyor ya anasını satayım, sıç batır ulan sıç batır, ulan batur…

Ben büyüdüm, taraklar büyüdü. Bir değil birden fazla kullanır oldum. Annemin beni severken kullandığı elin hissiyatından çok tarak dişleriyle dişlenmesini düşledim saç diplerimin. Farkındalar mı acaba taraklarım kaç saç döktüğümün bu hayat dertleri içerisinde?

Bakımı da zor, inanın. Belki kaçıncı taramada dost bellediği saç telinden gün içerisinde ayrı kalmak onu üzmüş olacak ki, koparıp yanına alıyor. Bu da tarakta kirlilik yaratıyor hâliyle. Dostları ayırmak bana düşmez, ne haddime! Tarağa söylemedim yıllardır, bilmiyor aslında belki göz ucuyla görmüş olabilir ama banyo sonrasında kaç saç telinin gideri kapattığını… Tahmin bile edemez. Kaç arkadaşını kaybetti öyle kim bilir… Yıkandıktan sonra arınıyor, temizleniyor ve tekrardan buluşuyor arkadaşlarıyla. Tekrardan hasrete dayanamayıp koparıyor, tekrardan ve tekrardan… Ah Lethe, keşke olsaydın da tarağımı soksaydım içine. Dalga dalga vursaydın tarağımın yanaklarına ve aklını başına getirseydin, gidenlerden yâr olmayacağını bilseydi keşke.

Büyüdükçe kaç tarak taradı yıllar sonra dökülen saç tellerimi… Sayısını inanın bilmiyorum. Ama aralarında en şanslı olan tarakları biliyorum, evet evet. Üniversite başlangıcında saçımı uzatmıştım. Omuz seviyesini geçen uzunluktaki saçlarımın arasından yağ gibi akıyordu o zaman kullandığım taraklar. Görevini layıkıyla yerine getiren ve en şanslı, en mutlu taraklarım onlar olmalı. En üzülenleri ise boks maçı sonrasında dökülen dişlerini toparlayamadan çöpün yolunu tutanlar olmalı.

Daha da bahsetmek isterdim taraklarımdan. Çocukluktan aldım, gençliğime getirmek isterdim anılarımı. Birini kaybedişimi, birini yere düşürüşüm ile birlikte acı çekişini (ki boyum 1.95 üzerindedir, başımın üzerindeki yerinden düşmesini hesaplayın artık) ve yıkarken dökülen dişlerini… Üzülüyor insan geçmişe şöööyle bir bakınca… Daha fazla bahsedersem, olur da şuan kullandığım tarak bir şekilde erişirse bu yazıya… Daha süt dişleri bile çıkmadı garibanın, yapmayayım ona bu kötülüğü…

Şuan kullandığım taraktan bahsi açmışken… Sahi, ben onu en son ne zaman yıkamıştım?

İktidar, Güç Eksikliğimizdir

İmparatorluk

Açıkça söylemek gerekirse, ben İmparatorluk kitabını çok güçlü bulmadım. Negri’nin Dionysos’un Emeği’nde çizdiği perspektifi tercih ederim. Çokluk kitabını İmparatorluk’a ek olarak ve onu açıklamak için yazdıklarına inanıyorum. Şu nokta da önemli, Negri ve Hardt’ın bir yerde anlaştıklarını, ama konseptler üzerinde tam tamına aynı fikirde olmadıklarını sanıyorum.

İmparatorluk ve Çokluk

İmparatorluk, çok kabaca söylemek gerekirse, emperyal egemenlik için yeni bir konsept. Lenin döneminde tanımlanmış klasik emperyalizm, her alanda çok çeşitliydi. İşgale dayanan İngiliz emperyalizmiyle sermaye ihracına dayanan Amerikan emperyalizmi arasındaki farklar gibi. Klasik emperyalizm tanımı bunlar arasındaki farklılıkları da kuşatmaya çalışıyordu ama bir yerden sonra çok katılaştı. İmparatorluk çalışması, bundan kurtulma ihtiyacıydı.

Çokluk kitabı İmparatorluk’tan daha önce yazıldığı izlenimini bırakıyor. Çokluk aslında, imparatorluğun karşısına ne çıkacağının tanımı. İmparatorluğu bir egemenlik tanımı olarak karşınıza koyduğunuzda Çokluk’u da onun karşısına çıkarabilirsiniz. Yoksa klasik emperyal egemenlik tanımı yaptığımızda ulus devletler seviyesine yeniden inmek zorunda kalırız. Negri ve Hardt bundan kaçmak istiyor.

Amerikan solu ne kadar sol!

İmparatorluk, biraz da Amerikan okuru için yazılmış bir kitap. Amerika’da solun halini tahmin edebilirsiniz, akademide sıkışmış, ya da çok küçük siyasi oluşumlarda kalmış.

Negri’nin pek dilini anlamadığı bir ortam Amerika. İmparatorluk’ta dikkat ettiyseniz, bir tür “Amerika’ya da bakalım, orada da bir işçi sınıfı mücadelesi tarihi var, bunu da ihmal etmeyelim,” bakışı mevcut. Oysa Çokluk’ta Amerika; “Bu açıdan vahim bir durumdadır,” diyorlar.

Öznesiz iktidar

Multitudo, yani çokluk probleminin ne olduğunu kavramadan İmparatorluk meselesini kavrayamayız. Yoksa zaten, Amerikan emperyal egemenliğinin çökmekte olduğu tezi, sadece Negri ve Hardt’a ait değil. Bu iktidarın dayanaklarıyla alakalı biyo-politik bir şey.

Çokluk mefhumunu imparatorlukla karşı karşıya getirmenin zorunlu sonucu, çoklukun imparatorlukun dayanağı olduğudur. Çünkü   çokluk olma, iktidarın kendini icra etme tarzlarından birisidir.

İktidarı öznesiz bir şey olarak düşünürsek, belli bir imparator olmadan imparatorluk diye bir mefhumun nasıl kurulacağı anlaşılır, çokluk da bir özne değil. Deleuze’ün tahrik edici bir formülü var, iktidar var ve hepimiz köleyiz. Aslında kapitalistler de onun kölesidir; sadece farklı tarzda köle olurlar.

(daha&helliip;)

Klasiğin Değeri

İnsanları tanımanın süresi insani ilişkilerin değerini artırmaz seni bu sonuca götürebilir ama bu her zaman doğru olmaz. Örneğin birini 15 yıldır tanımak, onu görünce selam verme zorunluluğu gerektirmez. Hiç bir zaman canı sıkılan bir insan olmadım, haliyle canım sıkıldığında eften püften bir merhaba ile muhabbete başlayıp insanları da hiç kullanmadım. Eğer birisi ile diyalog halinde olmuşsam bu sadece o anı o kişi ile ölümsüzleştirmek istediğimdendir. Toplum yalnızlık kavramını öylesine içselleştirdi ki, sessiz olmak ve düşünmek beynin içerisine saplanmış bir kıymıkçasına rahatsız eder oldu. Yalnız kalma korkusu yalnızlığın anlamını değiştirmişti bilmeyenler için! Bu durumda kadere sarılan oldu, İnsanlara sarılan oldu, Tanrı’ya sarılan oldu ama gerçeğe sarılan olmadı. Klasiğin değeri hiç anlaşılmadı.

Konya ovasında galaksilerin spiral yapısını düşünen iki adam düşünün, Ahmaklığın daniskası elbette, hâlbuki en uçlarda olma isteği ile klasikten kaçma ihtiyacı neslin ahmaklığı ile birleşince moda kültürü üniversal bir deyim haline gelmiş oldu bu durumda farklı olma ihtiyacı popüler kültürün amacına çıkar sağlamış bulundu, Farklı olmak David Beckham olmaktı, aynı tıraş, aynı ürün, aynı dövme, ama hiç de aynı olmayan hayaller.

2.Dünya Savaşının bitiminin ardından çekilen bir fotoğraf vardır hani, Gemiden inen bir asker Times meydanında bir hemşireyi öptüğü o resmi ilk defa Britannica’da görmüştüm aklımda beliren ilk imge ise huzurdu. Aslına bakarsanız şu hayatı hakkını vererek yaşayan nadir insanlardır askerler, ölümün havada uçuşan binlerce kurşun içinden hangisi ile ona geleceği tamamen tesadüftü, sanırım bu yüzden o kadar masum ve gerçekti o öpücük, Her dakikasını farklı bir gerçeklik ile yaşamış 5 yılın ardından ana kara ya ayak basmanın verdiği huzur onu çocukluğuna döndürmüştü, Artık yeniden utanabilirdi bu yüzden herkesin içinde hiç tanımadığı birini öpmek ona çılgınca gelmiyordu, Ölümü tanımaktan daha çılgınca bir şey olmadığının bir tek o farkındaydı zaten o da doğru bildiğini yapmıştı. Günümüz popüler kültürü Full hd ekranlardan gördüğümüz insanlar ve bu insanların kullanmayı önerdiği her türlü araç gereç değil de nedir? Hastalık derecesine varan bağımlılıklarımıza her gün yenisi eklenirken, Çocuklar ağlarken, Kadınlar öldürülürken, Ölülerimiz için yas tutamazken, Artık klasik bir insan bile olamazken!

çöl düşleri – VI

Cini Yakalamak

Gelecek nesiller bizden bahsederken rahatsız kanepelerimizde uyandığımız cenabet sabahları anmadan geçmeyecekler. Akşamdan kalmalık. Tıraş köpüğü ve takım elbiselerin çağrısı. Sırt ağrısı. Açık unutulmuş televizyondan yayılan sabah haberlerinin leş kokusuna bulanmış rüya artıkları. Gözlerimizin üzerinde. Gözlerimin. Yastığımın altında ezilmiş paketten bir sigara çekip yakıyorum. Kül tablası devrilmiş. Köpeklerden biri ayak ucuma kıvrılmış topuklarımı yalıyor, diğeri ise karşı kanepeye sırt üstü serilmiş ve salonun çıplak zemininde beş, altı, yedi adet bok öbeği sayabiliyorum. Sinekler uçuşuyor havada. Yeşil yeşil. Siyah siyah. Vızır vızır. Uyanış. Hem de tam alemlere halife olarak gönderilen insana yakışır biçimde. Öyle değil mi lan diye homurdanıp ayak ucumdakinin kahverengi kafasına hafif bir tekme atıyorum. Hırlıyor, kuyruğunu sallıyor. Sigaramın kalanını oturur vaziyette içebilmek için yattığım yerden doğruluyorum. Parmak aralarımda ve kanepenin üzerinde yeni yeni yanık lekeleri var. Balkon kapısından içeriye haziran güneşi dökülüyor, dışarıda herifin biri çim biçiyor (kokusunu alabiliyor, makinenin gürültüsünü duyabiliyorum) televizyonda Messi’nin dün gece attığı goller dönüyor. Geriniyorum. Telefonda bir mesaj, koşudan döndükten sonra beni ara diyor.

Her sabah koşarım ben. Sigaramı bitirip zemine dağılmış bok öbeklerini toplar, üst kata çıkıp sabah dileğimi diler ve kendimi dışarı atarım. Yaklaşık yedi buçuk kilometre. Vücudum benim muhallebi kasemdir. Üzerine işeyeceğim cami duvarım, içine gömüleceğim neşeli simülasyonumdur. Onu dövdürürüm. Vücudumu. İp atlar, ağırlık çalışır, adamın canını götünden çeken karın antrenmanları yaparım. Yorgunluk da tüm ucuz uyuşturucularla aynı çalışma prensibine sahiptir zira. Çok alıp az verir. Bir parça rahatlık için abanabildiğiniz kadar abanmanızı abanmanızı abanmanızı bekler sizden. Ucuz uyuşturuculara bayılırım. Zor yükselir, hızlı düşersiniz. Abartıdan, gösterişten uzaktırlar ama. Dramatize edilmemiş, ham. Sırtınızdan aşağıya süzülen ter damlaları götünüze kaçarken bunlardan hiçbirini yapamazsınız zaten. Titrek adımlarınızı birbiri ardına sıralamak vardır yalnızca. Pıt pıt pıt. Belirsiz gelecekteki anlamsız molaya ulaşmaktır tek gaye. Şimdiden sıcacık olmuş bir kaldırım taşına sırılsıklam yığılmak ve kahvaltı niyetine mideye indirdiğiniz bitki çayını içerde tutmaya çalışmak. Vıcık vıcık yapıştırıcıyla dolu bir poşedi ağzınıza dayayıp derin derin pek derin nefesler çekmek gibi.

Ne kadar yorulursak o kadar iyidir yani. Ben ve diğer benler için elbette. Öyle fısıldanıyor çünkü ruhuma. Kim fısıldıyor? Samimiyet mi istiyorsunuz diye soruyor sesin sahibi. Hakikat? O zaman bırakacaksınız kendinizi büyük görmeyi. Kolaya kaçmayı. Aynanın karşısında kıyafetlerinizi düzeltmeyi bırakacaksınız. Her okyanusu aşabileceğinizi düşünmeyi. Öz saygıyı yitireceksiniz, yitirin. Düşebildiğiniz kadar dibe. Ellerinizi bağlayıp boynunuzu bükecek, ben kimim ki, ben ne bilirim ki demeyi öğreneceksiniz. Benim ne önemim var ki. Ancak öyle genişler görüşünüz. Kendine olan inancını bütünüyle yitirmiş insandaki keskin berraklık kimde vardır başka? Gönül rahatlığıyla ben istemiyorum diyebilir o. Peki diyebilir. Sen öyle diyorsan diyebilir. Artık inanılmayacaktır anlattığınız hikayelere, inanılmasın. Yumruğununuz kuvvetine. Öfkenizin ateşine. Yeniden ayağa kalkmakla alakalı Hollywood düşleri kurmak anlamsızdır o noktadan sonra. İntikam planları yapmak. Zirvede uğuldayan rüzgara seslenmek. Ne sizi kabul edecek bir yuva ne de yaslanmanızı bekleyen aşina omuzlar. Yalnızca sefilliğinizin sonsuz samimiyeti.

(daha&helliip;)