Menü Kapat

Etiket: yazın (sayfa 1 / 2)

cılız

kim baş edebilir ki bu sıcaklarla, sıcak ve karanlık rüyalarla… istediğin kadar soyun sonunun gelecek olması seni daha da bunaltıyor. üstelik tanrı emekliliğe ayrılmış ve senin davana bakacak kimse yok.

ya ruhumun bedenimden kopmaması için gereken özel karışımı bulabilseydim. neyse buna hiç gerek yok ben cenazemde iki insan birbirine aşık olsun istiyorum.

bulutların ardını görebilmek güzel olsa gerek ne de olsa dünyayı arkanda bırakıyorsun… kendimi bazen intihardan iliklerine kadar korkan ancak etrafındakileri bakın burdan atlarım (bulutlardan) diye tehdit eden cılız insan gibi hissediyorum.

Tarak

Ahîr zaman dışında, kambur göğüs ile sıkıntıda, develer dertlerini anlatmak adına “Boynumuz Aslında Neden Eğri?” başlığıyla düzenledikleri sempozyum için, kirâsını peşin ödedikleri salona nasıl gireceklerini ölçüp biçer iken… Ben size başımdan geçen taraklardan bahsetmek istiyorum.

Bir zamanlar evden sabah çıkıp, başlarda tanımadığın ama sonrasında en sıkı fıkı arkadaşlarının olduğu hatta erkeksen diye bahsediyorum; o yaşa kadar amcalara dayılara gururla gösterilen pipinin tek görevi işemek iken sevgililer yaptığın, kahvaltını bir gün öncesinde kim ölmüş, kim kimi kimle kimlerle aldatmış hiç umurun olmadan rahatça yapabildiğin, şarkılar söyleyip resimler çizip ve bu kadar rahat batarsa diye imkânlar dahilinde üzerine tuz biber niyetine ufak tefek kavgalar yapabildiğin; efendim o örümcek adam senin bu süper adam benim derken bolca oyun oynadığın ve kimsenin seni altına sıçtığın için suçlamadığı, akşam evine temiz don ile döndüğün ve bunu yaklaşık bir yıl süre ile yaptığın, sene ortalarında ya da sonunda sana öğretilenlerden sınav olmadığın, senin gittiğin bu yer gibi diğer yerlere gidenler ile seçme sınavına girmediğin bir yer vardı, hatırladın mı? Anaokulu derlerdi adına, gerçekten görmeseydim haberlerde tecavüzleri, işkenceleri… Bir analık anlayabilirdim okulunda.

O zamanlar başladı hayatıma tarakların girişi. Babamın tarağını kullanırdım sabahları evden çıkmadan önce. Anaokulunda ise oraya tarak götüremeyeceğimi anladığımdan beri akıl ettiğim bir şey vardı. O da elimi tarak niyetine kullanmak. Bilmeden özelleştirmişim kendimi, liberal robotlaşmışım. Elimi musluğun altına asgarî sürede tutup akabinde hızlı hareketler ile sanki tarla makinelerinin bu kadar gelişmediği ve bir yaz gününde sabahtan akşama kadar tarlada ne ektiyse onu biçen bir insan misali terini siliyormuş gibi saç önlerini ıslatır, yana doğru yatırırdım. Buna ileride ineğe yalatma diyeceklerdi ya, bir ineğe yalatmadığım kalmıştı saçım önüme düştüğünde zaten alın yazımı.

Özelleştirmeye devam ederken hayatımı, günlerden bir gün babam bana özel bir tarak almış, sürpriz olsun diye yatağıma koymuş üstünü bir güzel örtmüş. Ben temiz donum ile akşam eve geldiğimde bundan habersiz yemeğimi yeyip yatağıma yattıktan hemen sonra fark ettim. Fark etmemin farkı fazla olduğundan birkaç dişi kırılmış şekilde buldum tarağı. Olsun dedim, tarağım var artık benim. O günden sonra her şey değişti artık.

Ne diye beni o küçücük cebine sıkıştırıyorsun be çocuk? Rahat rahat koysana gideyim beni sırt çantana. Ne var sanki içinde? Çok mu önemli pazar malı pastel boyaların, komşu çocuğunun geçen sene eskittiği resim defterin? Ne diye cebine sıkıştırdın beni, anlam veremiyorum. Havalar soğuk olsa amenna, sesimi çıkarmam. Sesimi çıka… Bir dakika, bir dakika. Sahi ben sesimi çıkaramam ki zaten. Düşünemem, konuşamam, insan değilim yahu ben. Ne diye yükleniyorum çocuğa? Hem bu kadar yükü kaldıramaz ve altına sıçarsa aynı yolu geri dönmek zorundasın, biliyorsun bunu. Anaokulunda devam edersin yüklenmeye, tamam. Kimse sorumlu tutmuyor ya anasını satayım, sıç batır ulan sıç batır, ulan batur…

Ben büyüdüm, taraklar büyüdü. Bir değil birden fazla kullanır oldum. Annemin beni severken kullandığı elin hissiyatından çok tarak dişleriyle dişlenmesini düşledim saç diplerimin. Farkındalar mı acaba taraklarım kaç saç döktüğümün bu hayat dertleri içerisinde?

Bakımı da zor, inanın. Belki kaçıncı taramada dost bellediği saç telinden gün içerisinde ayrı kalmak onu üzmüş olacak ki, koparıp yanına alıyor. Bu da tarakta kirlilik yaratıyor hâliyle. Dostları ayırmak bana düşmez, ne haddime! Tarağa söylemedim yıllardır, bilmiyor aslında belki göz ucuyla görmüş olabilir ama banyo sonrasında kaç saç telinin gideri kapattığını… Tahmin bile edemez. Kaç arkadaşını kaybetti öyle kim bilir… Yıkandıktan sonra arınıyor, temizleniyor ve tekrardan buluşuyor arkadaşlarıyla. Tekrardan hasrete dayanamayıp koparıyor, tekrardan ve tekrardan… Ah Lethe, keşke olsaydın da tarağımı soksaydım içine. Dalga dalga vursaydın tarağımın yanaklarına ve aklını başına getirseydin, gidenlerden yâr olmayacağını bilseydi keşke.

Büyüdükçe kaç tarak taradı yıllar sonra dökülen saç tellerimi… Sayısını inanın bilmiyorum. Ama aralarında en şanslı olan tarakları biliyorum, evet evet. Üniversite başlangıcında saçımı uzatmıştım. Omuz seviyesini geçen uzunluktaki saçlarımın arasından yağ gibi akıyordu o zaman kullandığım taraklar. Görevini layıkıyla yerine getiren ve en şanslı, en mutlu taraklarım onlar olmalı. En üzülenleri ise boks maçı sonrasında dökülen dişlerini toparlayamadan çöpün yolunu tutanlar olmalı.

Daha da bahsetmek isterdim taraklarımdan. Çocukluktan aldım, gençliğime getirmek isterdim anılarımı. Birini kaybedişimi, birini yere düşürüşüm ile birlikte acı çekişini (ki boyum 1.95 üzerindedir, başımın üzerindeki yerinden düşmesini hesaplayın artık) ve yıkarken dökülen dişlerini… Üzülüyor insan geçmişe şöööyle bir bakınca… Daha fazla bahsedersem, olur da şuan kullandığım tarak bir şekilde erişirse bu yazıya… Daha süt dişleri bile çıkmadı garibanın, yapmayayım ona bu kötülüğü…

Şuan kullandığım taraktan bahsi açmışken… Sahi, ben onu en son ne zaman yıkamıştım?

İktidar, Güç Eksikliğimizdir

İmparatorluk

Açıkça söylemek gerekirse, ben İmparatorluk kitabını çok güçlü bulmadım. Negri’nin Dionysos’un Emeği’nde çizdiği perspektifi tercih ederim. Çokluk kitabını İmparatorluk’a ek olarak ve onu açıklamak için yazdıklarına inanıyorum. Şu nokta da önemli, Negri ve Hardt’ın bir yerde anlaştıklarını, ama konseptler üzerinde tam tamına aynı fikirde olmadıklarını sanıyorum.

İmparatorluk ve Çokluk

İmparatorluk, çok kabaca söylemek gerekirse, emperyal egemenlik için yeni bir konsept. Lenin döneminde tanımlanmış klasik emperyalizm, her alanda çok çeşitliydi. İşgale dayanan İngiliz emperyalizmiyle sermaye ihracına dayanan Amerikan emperyalizmi arasındaki farklar gibi. Klasik emperyalizm tanımı bunlar arasındaki farklılıkları da kuşatmaya çalışıyordu ama bir yerden sonra çok katılaştı. İmparatorluk çalışması, bundan kurtulma ihtiyacıydı.

Çokluk kitabı İmparatorluk’tan daha önce yazıldığı izlenimini bırakıyor. Çokluk aslında, imparatorluğun karşısına ne çıkacağının tanımı. İmparatorluğu bir egemenlik tanımı olarak karşınıza koyduğunuzda Çokluk’u da onun karşısına çıkarabilirsiniz. Yoksa klasik emperyal egemenlik tanımı yaptığımızda ulus devletler seviyesine yeniden inmek zorunda kalırız. Negri ve Hardt bundan kaçmak istiyor.

Amerikan solu ne kadar sol!

İmparatorluk, biraz da Amerikan okuru için yazılmış bir kitap. Amerika’da solun halini tahmin edebilirsiniz, akademide sıkışmış, ya da çok küçük siyasi oluşumlarda kalmış.

Negri’nin pek dilini anlamadığı bir ortam Amerika. İmparatorluk’ta dikkat ettiyseniz, bir tür “Amerika’ya da bakalım, orada da bir işçi sınıfı mücadelesi tarihi var, bunu da ihmal etmeyelim,” bakışı mevcut. Oysa Çokluk’ta Amerika; “Bu açıdan vahim bir durumdadır,” diyorlar.

Öznesiz iktidar

Multitudo, yani çokluk probleminin ne olduğunu kavramadan İmparatorluk meselesini kavrayamayız. Yoksa zaten, Amerikan emperyal egemenliğinin çökmekte olduğu tezi, sadece Negri ve Hardt’a ait değil. Bu iktidarın dayanaklarıyla alakalı biyo-politik bir şey.

Çokluk mefhumunu imparatorlukla karşı karşıya getirmenin zorunlu sonucu, çoklukun imparatorlukun dayanağı olduğudur. Çünkü   çokluk olma, iktidarın kendini icra etme tarzlarından birisidir.

İktidarı öznesiz bir şey olarak düşünürsek, belli bir imparator olmadan imparatorluk diye bir mefhumun nasıl kurulacağı anlaşılır, çokluk da bir özne değil. Deleuze’ün tahrik edici bir formülü var, iktidar var ve hepimiz köleyiz. Aslında kapitalistler de onun kölesidir; sadece farklı tarzda köle olurlar.

Devam

Klasiğin Değeri

İnsanları tanımanın süresi insani ilişkilerin değerini artırmaz seni bu sonuca götürebilir ama bu her zaman doğru olmaz. Örneğin birini 15 yıldır tanımak, onu görünce selam verme zorunluluğu gerektirmez. Hiç bir zaman canı sıkılan bir insan olmadım, haliyle canım sıkıldığında eften püften bir merhaba ile muhabbete başlayıp insanları da hiç kullanmadım. Eğer birisi ile diyalog halinde olmuşsam bu sadece o anı o kişi ile ölümsüzleştirmek istediğimdendir. Toplum yalnızlık kavramını öylesine içselleştirdi ki, sessiz olmak ve düşünmek beynin içerisine saplanmış bir kıymıkçasına rahatsız eder oldu. Yalnız kalma korkusu yalnızlığın anlamını değiştirmişti bilmeyenler için! Bu durumda kadere sarılan oldu, İnsanlara sarılan oldu, Tanrı’ya sarılan oldu ama gerçeğe sarılan olmadı. Klasiğin değeri hiç anlaşılmadı.

Konya ovasında galaksilerin spiral yapısını düşünen iki adam düşünün, Ahmaklığın daniskası elbette, hâlbuki en uçlarda olma isteği ile klasikten kaçma ihtiyacı neslin ahmaklığı ile birleşince moda kültürü üniversal bir deyim haline gelmiş oldu bu durumda farklı olma ihtiyacı popüler kültürün amacına çıkar sağlamış bulundu, Farklı olmak David Beckham olmaktı, aynı tıraş, aynı ürün, aynı dövme, ama hiç de aynı olmayan hayaller.

2.Dünya Savaşının bitiminin ardından çekilen bir fotoğraf vardır hani, Gemiden inen bir asker Times meydanında bir hemşireyi öptüğü o resmi ilk defa Britannica’da görmüştüm aklımda beliren ilk imge ise huzurdu. Aslına bakarsanız şu hayatı hakkını vererek yaşayan nadir insanlardır askerler, ölümün havada uçuşan binlerce kurşun içinden hangisi ile ona geleceği tamamen tesadüftü, sanırım bu yüzden o kadar masum ve gerçekti o öpücük, Her dakikasını farklı bir gerçeklik ile yaşamış 5 yılın ardından ana kara ya ayak basmanın verdiği huzur onu çocukluğuna döndürmüştü, Artık yeniden utanabilirdi bu yüzden herkesin içinde hiç tanımadığı birini öpmek ona çılgınca gelmiyordu, Ölümü tanımaktan daha çılgınca bir şey olmadığının bir tek o farkındaydı zaten o da doğru bildiğini yapmıştı. Günümüz popüler kültürü Full hd ekranlardan gördüğümüz insanlar ve bu insanların kullanmayı önerdiği her türlü araç gereç değil de nedir? Hastalık derecesine varan bağımlılıklarımıza her gün yenisi eklenirken, Çocuklar ağlarken, Kadınlar öldürülürken, Ölülerimiz için yas tutamazken, Artık klasik bir insan bile olamazken!

çöl düşleri – VI

Cini Yakalamak

Gelecek nesiller bizden bahsederken rahatsız kanepelerimizde uyandığımız cenabet sabahları anmadan geçmeyecekler. Akşamdan kalmalık. Tıraş köpüğü ve takım elbiselerin çağrısı. Sırt ağrısı. Açık unutulmuş televizyondan yayılan sabah haberlerinin leş kokusuna bulanmış rüya artıkları. Gözlerimizin üzerinde. Gözlerimin. Yastığımın altında ezilmiş paketten bir sigara çekip yakıyorum. Kül tablası devrilmiş. Köpeklerden biri ayak ucuma kıvrılmış topuklarımı yalıyor, diğeri ise karşı kanepeye sırt üstü serilmiş ve salonun çıplak zemininde beş, altı, yedi adet bok öbeği sayabiliyorum. Sinekler uçuşuyor havada. Yeşil yeşil. Siyah siyah. Vızır vızır. Uyanış. Hem de tam alemlere halife olarak gönderilen insana yakışır biçimde. Öyle değil mi lan diye homurdanıp ayak ucumdakinin kahverengi kafasına hafif bir tekme atıyorum. Hırlıyor, kuyruğunu sallıyor. Sigaramın kalanını oturur vaziyette içebilmek için yattığım yerden doğruluyorum. Parmak aralarımda ve kanepenin üzerinde yeni yeni yanık lekeleri var. Balkon kapısından içeriye haziran güneşi dökülüyor, dışarıda herifin biri çim biçiyor (kokusunu alabiliyor, makinenin gürültüsünü duyabiliyorum) televizyonda Messi’nin dün gece attığı goller dönüyor. Geriniyorum. Telefonda bir mesaj, koşudan döndükten sonra beni ara diyor.

Her sabah koşarım ben. Sigaramı bitirip zemine dağılmış bok öbeklerini toplar, üst kata çıkıp sabah dileğimi diler ve kendimi dışarı atarım. Yaklaşık yedi buçuk kilometre. Vücudum benim muhallebi kasemdir. Üzerine işeyeceğim cami duvarım, içine gömüleceğim neşeli simülasyonumdur. Onu dövdürürüm. Vücudumu. İp atlar, ağırlık çalışır, adamın canını götünden çeken karın antrenmanları yaparım. Yorgunluk da tüm ucuz uyuşturucularla aynı çalışma prensibine sahiptir zira. Çok alıp az verir. Bir parça rahatlık için abanabildiğiniz kadar abanmanızı abanmanızı abanmanızı bekler sizden. Ucuz uyuşturuculara bayılırım. Zor yükselir, hızlı düşersiniz. Abartıdan, gösterişten uzaktırlar ama. Dramatize edilmemiş, ham. Sırtınızdan aşağıya süzülen ter damlaları götünüze kaçarken bunlardan hiçbirini yapamazsınız zaten. Titrek adımlarınızı birbiri ardına sıralamak vardır yalnızca. Pıt pıt pıt. Belirsiz gelecekteki anlamsız molaya ulaşmaktır tek gaye. Şimdiden sıcacık olmuş bir kaldırım taşına sırılsıklam yığılmak ve kahvaltı niyetine mideye indirdiğiniz bitki çayını içerde tutmaya çalışmak. Vıcık vıcık yapıştırıcıyla dolu bir poşedi ağzınıza dayayıp derin derin pek derin nefesler çekmek gibi.

Ne kadar yorulursak o kadar iyidir yani. Ben ve diğer benler için elbette. Öyle fısıldanıyor çünkü ruhuma. Kim fısıldıyor? Samimiyet mi istiyorsunuz diye soruyor sesin sahibi. Hakikat? O zaman bırakacaksınız kendinizi büyük görmeyi. Kolaya kaçmayı. Aynanın karşısında kıyafetlerinizi düzeltmeyi bırakacaksınız. Her okyanusu aşabileceğinizi düşünmeyi. Öz saygıyı yitireceksiniz, yitirin. Düşebildiğiniz kadar dibe. Ellerinizi bağlayıp boynunuzu bükecek, ben kimim ki, ben ne bilirim ki demeyi öğreneceksiniz. Benim ne önemim var ki. Ancak öyle genişler görüşünüz. Kendine olan inancını bütünüyle yitirmiş insandaki keskin berraklık kimde vardır başka? Gönül rahatlığıyla ben istemiyorum diyebilir o. Peki diyebilir. Sen öyle diyorsan diyebilir. Artık inanılmayacaktır anlattığınız hikayelere, inanılmasın. Yumruğununuz kuvvetine. Öfkenizin ateşine. Yeniden ayağa kalkmakla alakalı Hollywood düşleri kurmak anlamsızdır o noktadan sonra. İntikam planları yapmak. Zirvede uğuldayan rüzgara seslenmek. Ne sizi kabul edecek bir yuva ne de yaslanmanızı bekleyen aşina omuzlar. Yalnızca sefilliğinizin sonsuz samimiyeti.

Devam

çöl düşleri – V

İsimleri Yitirmek

Ahmet’in kellesi sehpanın üzerinde duruyor. Tam karşımda. Tepemizde sarı sarı ışıldayan ampulün koruması altında. Ölü. Gerçek. Huzurlu. Ahmet’in kellesi yani. Tepkisiz. Göz kapakları sıkı sıkıya kapalı. Birbirine bastırdığı dudakları, kaşlarının arasındaki çizgiler ve çenesini kaplayan sakallarıyla beni cesaretlendirmek istermiş gibi duruyor. Orada. Suratına suratına çarpıyorum sigaramın dumanını. Ahmet diyorum, içimden elbette, Ahmet benim cesaretlendirilmeye ihtiyacım yok ki. Cevap vermiyor. Öylece durmaya devam ediyor. Kıpırtısız. İkindi vaktindeyiz. Pencereden içeriye dolan rüzgar Ahmet’in uzun mu uzun kirpiklerini dalgalandırıyor. Görüyorum. O göremiyor ama. Ne pencereden içeri dolan rüzgarın etkisiyle dalgalanan uzun mu uzun kirpiklerini, ne de beni. Bir metre kadar ötesinde çömelmiş bir yandan sigara içerken bir yandan kendisini süzdüğümü, vücudunun kalanı orada olmadığı halde sırf kellesinden yola çıkarak onu Ahmet diye isimlendirmeye devam etmenin doğru olmadığına kanaat getirdiğimi, çamaşır yıkamam gerektiğini ya da karnımın ne kadar acıktığını da bilmiyor haliyle. Beni göremediği için bilmiyor. Bilmediği için de orada durmaya devam ediyor. Yapmam gerekeni yapacağımdan emin.

Bacaklarımı kaplayan yaraların kabuklarını söküp söküp Ahmet’in yanaklarına yapıştırıyorum. Saçlarını karıştırıyorum. Kulak memelerine dokunuyorum. Parmakları yok artık Ahmet’in. Ayakları yok. Taşakları yok. İnsan vücut bütünlüğünü korumaya meyillidir. Kafasına pat pat vurup insan vücut bütünlüğünü korumaya meyillidir Ahmet diyorum. Kıkırdıyorum. Yeniden vuruyorum. Ne oldu da vücut bütünlüğünü korumaya çalışmaktan vaz geçtin Ahmet diye soruyorum. Yanıt yok. Her daim cebimde gezdirdiğim kafa doktorum sesleniyor. Cebimden. Belki de ona Ahmet diye hitap etmeyi bırakmalısın diyor. O artık başka bir şey, görmüyor musun? Görmüyor muyum? Görüyorum elbette. Görmesine görüyorum ya aşinalık kötü bir alışkanlıktır işte. Hamsi yedikten sonra parmak uçlarınıza bulaşan koku gibidir aşinalık. Söküp atamazsınız üzerinizden kolay kolay. Öyle olmasa çamaşır makinesinin kapağını açar açmaz göz göze geldiğim kelleye ulan Ahmet, senin burada ne işin var lan keraneci demezdim yani. Sen kimsin derdim. Nasıl oldu da çamaşır makinesine düştün derdim. Vücudunun kalanı nerede derdim. Bismillah derdim. İmdat derdim. Ama demedim. Demedim çünkü aşinayım. Hastaneden. Hı? Onun yerine kelleyi çamaşır makinesinden çıkarıp salondaki sehpanın üzerine koydum ben de. Dişlerinin arasında tuttuğu notu okuduktan sonra tabii. İsimleri yitirmek üzere yola çıktım G diyordu notta. Çoğu gitti azı kaldı. Son harfi de unutmama yardım etmeni rica ediyorum senden.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.