Etiket: vicdan

Vicdan: Romantizmin Ufku

Söyleşi: Ahmet Telli / Ulus Baker

ÜTOPİYA mevsimlik hayatbilgisi kitabı 6, Ocak 1999

Vicdan, ahlaktan farklı olarak bir ‘güç’ durumudur… Bir başlangıç hali… Doğaya, tarihe, geçmişe ve geleceğe duyulan bir “ilk sorumluluktur”

Voltaire”in Zadig”i, bir bakıma romantik bireyi imliyor, yaratıcı, tek başına, doğayla bütünleşmiş vesaire… Bu Zadig, naif ve kırılgandır aynı zamanda… sonunda her şeyden kopup Fırat kıyısında marul yetiştiriyor. Günümüzün romantiği ise, meczuplar mı dersiniz…

Romantizmden önce bir tür romantizm öncesi duruma göz atmak gerek… Zadig henüz bir romantik birey değildi; bu tür bir bireyselliğin öncüsü ve en etkili kişiliği olan Rousseau”nun yaşamının bir parodisi, bir dostun güçlendirdiği bir parodi olduğu söylenebilir… Romantizmin iki anavatanı var: birisi Almanya, önce Sturm und Drang, ardından Goethe, Hölderlin ve Hegel”e varıncaya dek… Tümüyle “ağır” edebiyat, şiir ve felsefe içinde serpilip gelişiyor… Dertleri ise, varoluşun bir tüm olarak kavranışı. Akıl ile duyguların çok sertçe karşı karşıya gelmeye başladığı bir dünyada bu ikisi arasında nasıl bir uzlaşma, nasıl bir “birlik”, nasıl bir bütünlük oluşturulabilir? Bir taraftan Kartezyen, bilimlere ve Aydınlanmanın hedeflerine karşı bir reaksiyon içeriyor; öte yandan en iyi formülünü Novalis”in bir sözünde bulan bir “kişisellik” (bireylikten çok) üretiyor. Bu söze göre, hangi savaş, hangi Devrim, tarihin şu ya da bu anında gerçekleşmiş, büyük ya da küçük hangi “olay” aynı zamanda benim “kişisel meselem” değildir? İşte romantik bireye ya da kişiselliğe ilişkin felsefi formülün bu olduğunu düşünüyorum… Bu Alman kaynaklı, idealist felsefenin macerasını temellendiren “Büyük Romantizm”dir…

Romantizmin ikinci kaynağı ise Protestan İngiltere”nin kırlarında yeşeren “minör” bir edebiyat oldu kaçınılmaz olarak… Tonalitesi minördü, çünkü belki de Roman sanatının ilk görkemli eserlerinin kadın yazarlarca (Bronte, Austen) verilmiş olması bu sonuca yol açtı… Protestanlıkla, kişisel hayatla bütünleştikçe romantik birey kadınlaşır, bir “duygular eğitimi” programına dönüşür… Alman Romantizmi’ne karşıt olarak İngiliz kadın edebiyatının romantizmine bu yüzden “minör”, “küçük” romantizm diyorum…

Alman Burjuva devriminin geç bir devrim olmasına karşın, özellikle düşüncede (bir bakıma felsefede) yaratıcı ve etkileyici olmasını nasıl açıklayabiliriz?

Bu sorunun cevabını önce Goethe, sonra da Heine vermişlerdi… Goethe, Rönesans”ın gecikmiş bir ütopyasını dillendiriyordu: Topyekün birey, evrensel bir mikrokozmos, kainatın tümüyle mutlak olarak uzlaşmış bir “kişilik” ideali… Rönesansın salt akli bir uğrağı olan bu “uomo universale” (evrensel insan) aydınlanma çağının Almanyasında herhalde toplumsal olmayan “kişisel devrimler” içinde sınırlanmak zorunda kalacaktı… Heine”nin Alman entelektüellerini (şairlerini, filozoflarını vesaire) karaya vurmuş istiridyelerin okyanusun gelgitlerinin ritmine göre açılıp kapanışlarına benzetmesi bu hali tümüyle açıklar… Ama bu aynı zamanda muazzam bir estetik kudreti, bireyselliğin kapanmışlığına rağmen edebiyatta, şiirde, müzikte fışkırıp duran bir tür estetik şiddeti uyandırmaktan geri kalmadı…

Beethoven, Napolyon”a ithaf ettiği senfonisini hayal kırıklığına uğraması sonucu, ithafın üzerini çizerek iç şiddeti kendine uygulayan ama hep hayal kırıklığını yaşayacak bir romantik tipi canlandırıyor mu gözümüzde?

Napolyon, işte Heine”nin dediği gibi işleyen bir ruh halini önce uyandırıp sonra da katleden kişi olarak ortaya çıktı… Onu “Beyaz Ata Binmiş Mutlak Ruh”, çağın Geist”ı olarak selamlayan Hegel”i hatırlamak gerekir burada… Ama aynı Hegel, bir gün üniversitesinde çalıştığı Jena kenti, Napolyon orduları tarafından bombalanırken, pencereden aşağıya bakıyor ve avluda, topçu ateşinin altında çalışmayı sürdüren marangozları seyrediyor… Bütün o sistemli Hegel felsefesinin çıkış noktasının bu manzara olduğunu sezebiliriz, dünyadaki iki temel beşeri kudret, savaş ile emek… Jena felsefesinin ürünü olarak okuduğumuz şu Ruhun Fenomenolojisi, o alabildiğine sistematik eser, Hegel”in karşılaştığı bu yaşantıdan, bu manzaradan kaynaklanıyormuş gibi de okunabilir; ünlü köle-efendi diyalektiği… Savaşı kaybeden Napolyon, romantiklerin -özellikle resim alanında- vazgeçemeyecekleri “resmi” hafızaya yerleşmekten geri kalmadı… Beethoven”in eserini “hakeden” Napolyon kuşkusuz yalnız Romantiklerin kafalarındaydı, onların kendi “kişisel” Napolyonlarıydı… Ama önemli olan bu “öznellik” değil, bu öznelliğin ne tür bir yaratıma olanak sağladığıdır. Bütün bunlar Novalis”in formülüne yeni örnekler ve görünümler sağlar: Hangi savaş, hangi devrim, coğrafi ve tarihsel uzaklık ne kadar büyük olursa olsun hangi “büyük”, dolayısıyla “küçük” olay aynı zamanda benim “kişisel meselem” değildir ki? Romantizmi “büyük” ve “küçük” romantizm diye ikiye ayırmam bu çerçeve içinde anlaşılmalı. İngiliz kadın yazarlarının çok derinleştirilmemiş ama kişisel yaşantının bütün yüzeylerini alabildiğine deşip kullanan roman sanatı, yani bu minör edebiyat, Heatcliffe efekti diyebileceğimiz bu yüzeysellik büyük romantizmden o kadar uzakta değildir…

Politikanın ve ekonominin romantik kaynaklardan beslendiğinde ortaya çıkan bu iç-tepkisel şiddet, dışa yönelik bir şiddete mi dönüşüyor? Özellikle Alman ekonomisinin (Bismarck) özkaynaklarına baktığımızda gözlemliyoruz gibi…

Ben eşittir, Ben formülünün filozofu Fichte, Alman ekonomisinin kaynaklarından biridir. İngiliz ekonomi-politikçileri rasyonel bireylerin çıkar maksimizasyonunu formüle etmeye çalışırken Fichte, kapalı bir ticaret devletini neredeyse bir romantik ütopyanın doruğu gibi dile getiriyordu… İlerideki şiddetli ve şiddetsiz bütün Alman “milliyetçiliğinin” kaynağında, tepeden inme Jünker bürokrasisinin modelince gelişen Alman kapitalizminin, endüstrileşmesinin kaynağında Fichte”nin, ardıllarınca “azaltılmaya”, dizginlenmeye çalışılan (sözgelimi Hegel) bu “romantik aşırılığı” yatıyor gibidir. Nietzsche”nin tam isabet kaydettiği nokta.. Alman düşüncesinin ve kültürünün yumuşak karnı da budur: şiddet türünün en kötüsü, insanın kendi benliğine yönelik şiddeti eleştirmeden şiddeti, zulümü dışsallaşmış saldırganlık biçimlerini eleştirmeye kalkışmasıdır… Romantik bireycilik çoğu zaman bu ilk şiddette kalır, ötesine geçmez, bir “kaçış” gibi görünür… Romantik bireyciliğin çeşitli formlarını eleştirirken Carl Schmitt”in göstermeye çalıştığı romantizmin tam da bu görünümüdür.

Peki Doğu? Doğulu insanın romantizmi bir yaşanmamışlığa, taklide dayalı, yapmacık ve hissi bir kültür müdür? Yoksa tarif edemediği bir vicdan olarak hep iç dünyasında saklı mı kalacak?...

Doğu”nun dereceleri var tabii. Büyük 19. yüzyıl Rus romanının beşiği olan ülke, herhalde en az Osmanlı kadar doğulu, bir o kadar alacalı bulacalıdır… Aynı ölçüde bir despotizmle ve otarşiyle yönetilir… Yapmacık ve taklit hissiyatı bu büyük romanın yeşerdiği ortam olmaktan geri kalmadı… Bireysel yaratıcılığa yapılan vurgu romantizmin yalnızca bir öznelliği, onların kendileri hakkında ne düşündükleridir. Puşkin, Gogol ve büyük Rus edebiyatı inanılmaz düzeysizlikte ve yapmacıklıkta bir edebiyat kültürünün içine gırtlağına kadar batmış durumdadır… Onları değerli kılan, Rus intelligentsia”sının modern yaşama bir armağanı olan güçlü, politik nitelikli bir “edebi eleştiri”nin bazı işlere çeki düzen vermesidir. Edebiyat eleştirisi romantizmin doruk noktalarından birisidir ve Rus icadıdır. O dönemde olsa olsa Marx”ın Kutsal Aile”si, kendine özgü başka nedenlerle, “edebiyat eleştirisi”ni içeriyordu. Ama edebi eleştiri kültürünün Avrupa”da “uzmanlaştığını” pek söyleyemeyiz. Bu kültüre Doğulu ya da Batılı deyin, farketmez, bir Rus icadıdır; Herzen, Byelinski ve diğerleri… Bu sayede Rus edebiyatı 19. yüzyılın en derin romanını üretmeye adeta zorlanmış gibidir. Rus intelligentsia’sının o sıradaki portresi, kendisine zorunlu olarak bir “Batı” yaratmak zorunda olan bir adamın hikayesidir: O adam Batı’ya gidecek, onlardan bilimleri, sanatları, ahlağı, felsefeyi öğrenecek ve elbette taklit edecektir, ama esas sorun o değildir… Batı’ya gidiyorsunuz ve bu Batı’yı kendinizin uydurduğunuzu, onun sadece sizin kafanızın içinde varolduğunu öğrenmekten başka hiçbir şey yapamayıp geriye, otarşiyle yönetilen, mutsuz köylü kitlelerinin özgürleşmek bile istemedikleri ülkenize geri dönüyorsunuz… Bugün Doğu’nun Batı’nın “hayali” bir icadı olduğu doğrultusunda çok şeyler yazılıp duruluyor. Oysa bir başka açıdan bakıldığında; Batı Doğu’nun icatlarından biridir. Her durumda, taklit dediğimiz şey içinde bir tür romantizm taşımak zorunda… Taklit ve kültür tercümesi konusunda Doğulu kimliğe dair bir tartışmayı hala sürdürüyoruz. Oysa taklit de bir yaşantıdır ve hakkının verilmesi, değerlendirilmesi gerekir… Burada Rus icadı olduğunu söylediğim “edebiyat eleştirisi” bir “beğeni” meselesini ortaya koyar. Oysa bir romantiğe “beğeni”den bahsederseniz kendisini mutlak bir huzursuzluk içinde hissedecektir, bu benim kişiselliğim, varoluşla kavuşmam, doğayla bütünleşme tarzım; nasıl olur da bunu birilerinin “beğenisi” ile yargılanmaya terkedebilirim… Eleştiri romanı, içkin romantizminden kurtararak bağımsız bir kültür, bir edebi tür haline getiren şeydir. Romantizmi dışlamaz, onu üretimine ve yaratıcılığına dikkat göstermeye mecbur eder. Bu anlamda, Herzen ve Rus edebiyat eleştirisi bir tür minör romantizmin atmosferinden uzakta değildi.

Bu minör romantizm 19. yüzyıl sonunda edebiyatımıza girmeye başlayan roman ile bir sentimantalizm kazanarak bugün hâlâ edebiyat tarihçilerimizin vazgeçemedikleri kaynaklar olarak duruyor. Sözgelimi Namık Kemal”in Zavallı Çocuk”unda etkilendiği, ama bir türlü ulaşamadığı Victor Hugo, alttan alta kendini sezdiriyor, ama Zavallı Çocuk, daha o dönemde bile “zavallı” kalıyor… Bu durum, Türk Romanının gelişkin örneklerine rağmen genel olarak bu sentimantalizmden romantizmin kaynağı olarak vazgeçememiş olduğunu mu anlatıyor?

Romantizmin Novalis ile birlikte formüle etmeye çalıştığım genel bir formülü var: En uzak, en önemsiz, en kişisel ya da özel olay bile, kültür hayatında istediği kadar kendisini gözlerden saklamış, alışkanlıklara sızmış ve sorgulanmamış olarak kalsın, önemlidir. Romantik imgelem için dünya bir bütündür, sadece bilgiyle, kavrayışla, anlamayla yakalanmaz, onu hissetmek, duymak, onun için kaygı duymak da yaşamanın tarzlarından birisidir. Bunu Majör Romantizm, Goethe”nin diliyle formüle etmişti… Günümüzde Romantizmin ayrıcalıklı ifadesini bulduğu tür sinemadır, roman değil. Namık Kemal döneminde sinema henüz yoktu ve Osmanlının son dönemlerine kadar tanışmadığı bir kültürdü sinema… Cumhuriyet dönemindeyse Muhsin Ertuğrul”un “tiyatro uyarlaması”ndan başka bir şeyler yapmaya çalışan sinematografik ürünlere geçit verilmedi. Sinema olsaydı, Namık Kemal”in Zavallı Çocuk”una belki bugün “büyük bir eser” gözüyle bakabilirdik. Romantizmin sulugözlülüğünden en uzak bir sinemacının, Jean-Luc Goddard”ın eserinden bir sekansı hatırlıyorum, bu sekans, romantizmin “klişelerinin” tümünü taşır ve terennüm eder: La Chinoise, Çinli Kız, filminde, genç devrimci kız (güzeldir, yani romantik klişelerin ilki) yakalanır, cellatları ona işkence edeceklerdir ama kız o kadar güzeldir ki, yüzünü bir peçeyle kapatmak zorundadırlar… İşkencecileri işlerini görürken, kız sürekli olarak “devrimci sloganlar” atmaktadır fısıldayarak, çünkü güçsüz ve bitkindir… Bu da romantik bir klişedir sıradan sloganlar: Kardeşler…kardeşler…. Ama buradaki sinema imgesinin doruk noktası, anlatılamaz, ancak görülebilir: Kızcağızın yüzündeki peçe, fısıldayışıyla, nefesiyle inip kalkmaktadır, neredeyse yüzü açılacaktır, ama açılmaz, peçe yeniden düşer… Jean-Luc Goddard, romantizmin bir klişesini inanılmaz güçte bir sinematografik imge haline getirmiştir… Katlanılamaz olan bir güzelliği kapatmak zorunda olan cellatlar ve işkenceciler… Seyirci için katlanılamaz olan bir örtü… Romantizm hiçbir zaman en sıradan klişeleri kullanmaktan geri kalmadı. Hatta kitle kültürünün en sıradan ve budalaca klişeleri bile romantizmin malzemesi dahilindedir. Ama romantik duyarlılığın gerçekten işlediği noktadan itibaren, klişeler önce kitlelerin günlük kullanımından sökülüp alınır, imgelere, herkesi ilgilendirmeye devam eden, ama daha önce hiç karşılaşmadıkları imgelere dönüşür. Romantik edebiyatın sırlarından birisi budur. En kişisel, en sıradan, en önemsiz bir ayrıntıdan, en kişiliksiz klişeden bir imge, güçlü bir imge yaratmak…

Jean-Luc Goddard”ın cellatlar aracılığıyla duyumsattığı bir şey olmalı… Vicdan… Tam da burada, romantizmin içselleştirmeye çalıştığı bir olgu olarak vicdan, geçmişten bugüne bir hayalet gibi dolaşıp durmakta. Yine burada romantizmin inanca dayalı karakteriyle, vicdanın dayandığı inanç bir bütünleşme içinde gibi geliyor bana. Ama yine de, “son romantik” küçümseyici anlamına karşın, yine de Nicaragua”da, Küba”da, Türkiye”de dolaşıp durmakta… Nedir bu “vicdan” ve “son romantik” sizce?

Geçenlerde Pierre Klossowski”nin inanılmaz bir romanını okudum… Le Baphomet… Orada romantizmin bile başedemeyeceği, hissiyata ve vicdana ilişkin “son sorunun” sorulmuş olduğunu düşünüyorum. Sorulabilecek en son soruyu soruyor: Bedenden koptukları andan itibaren ruhlar birbirlerine karışabilecek nefeslere dönüşürler, zaman ve mekan sınırlılıkları, bedenlerin hareket ettikleri dünya, onlar için yoktur artık… Ama “vicdan” denen şey, Tanrı’nın son sığınağıdır. Romanın konusunu Tapınak Şövalyeleri’nin son günleri oluşturuyor… Haçlı Seferleri sırasında bankerlik ve aracılık yapan, ama elde ettikleri zenginlikleri kendileri için ancak komünal bir düzen uyarınca kullananan Tapınakçılar, kutsal toprakların kaybedilmesiyle birlikte Fransa”daki topraklarına sıkışıp kalırlar. Kral Güzel Filip”in, onların muazzam zenginliklerinde ve topraklarında kuşkusuz gözü vardır ve onları, belki de Doğulu Sufi kültürlerle (o korkunç İdris!) karşılaşmalarından gelen bazı inanç ve ritüelleri nedeniyle suçlar, kuklası Papa”ya mahküm ve aforoz ettirir ve Büyük Efendi”leri Jacques de Molay”nin de dahil olduğu elli kadar ileri gelenini odun yığını üzerinde yaktırır. Bu savaşçı şövalyeler ordusu (ordre) bu dünyadaki yaşamlarında, Hacıların kutsal topraklara doğru yolunun bekçisi olacaklardı… Ama yokedilmelerinden sonra, artık salt ruhturlar, salt nefestirler… Bu belki de romantizmin varabileceği en uç noktadır… Ancak ruhların “hareketine”, “esişlerine” -çünkü sıradan romantizmin anladığının aksine ruh “esinlenmez”, “eser”- nüfuz edebilen varoluş biçimleri olarak bu “Tapınakçı” ruhlar, bedenlerinden kopmuş, dolayısıyla birkaçı tek bir bedene girerek, ya da biri birçok bedene dağılarak birliklerini, kişiselliklerini, yani bireyselliklerini “gözden kaybedebilirler”… Ama bu korkunç bir durumdur. “Nefes Kardeşlerinin” kutsal görevi artık bu ruhları “ayrı” tutmaktır, ayrı, bedenlerinden koptukları andaki halleriyle, başka ruhlarla karışmadan, bireyselliklerini kaybetmeden… Bireyselliklerini kaybettikleri ölçüde, birkaçı bir bedene, biri birkaç bedene girerek izlerini kaybettirdikleri ölçüde Son Yargı gününde Tanrı kimi yargılayacaktır? Bu, romantizmin gücüyle dinsel dünyanın en derin tahlillerinden biridir. Birey, sorumludur… Yaptığı her şeyden sorumludur… Bu eski bir fikirdir ve romantizmin çıkış noktasıdır. Ama birey aynı zamanda yapmadıklarından da sorumlu tutulamaz mı? Vicdanın ufkunu bulmak romantizmin en önemli sorunuydu. Yalnızca yaptıklarından değil -bu en eski düşüncedir, en ilkel toplumdan modern hukuksal düzenlere varıncaya kadar zaten vardır- yapmadıklarından, ötekilerden, kendisi olmayanların eylemlerinden, eylemsizliklerinden, yapabileceği ama yapmadıklarından, gelecekte yapacaklarından sorumludur…Vicdanın tanımıdır bu…Romantizmin bu ağır, evrensel ve kozmik sorunun formüle edilmesinde İsa’nın önemli bir rolü olmuştur…Sorumlu tutulamayacak bir karışım haline geldikçe, nefesler, Tanrı’nın Düzeni tarafından artık yargılanamayacaklardır. Tanrıya sadece yargılanabilmek, sorumlu olmak için bir “varsayım” muamelesi yapmak; işte bu dinsel imanın aslıdır…Klossowski”nin romanı, romantik değildir ama romantizmin sorularını en uç noktasına kadar götürür. Artık bireysellik, her türlü olasılığın, geleceğin, şimdinin ve geçmişin bütün “nefeslerinin” toplaştıkları, içinden sonsuzca geçilmek zorunda olan “her haldir”… İnsani olan hiçbir şey benden uzak değil, sözü bile artık yeterli değildir…İnsani olmayan herşey de oradadır… Klossowski”nin bu teolojik romanını okuduktan sonra romantizmin daha öteye geçebileceğini düşünemez hale gelmemek elimden gelmiyor. Vicdan romantizmin ufkudur; “son romantik” bu en uçtakidir ama artık bireyliğini yitirmiş, en aşağılık ve en üstün ruhların, nefeslerin kararsız karışımından ibaret bir “açıklık” olarak. Romantik birey biraz anlayışsızca formüle edilmiş bir laf… Romantizmin ufku bireyliğin dağıldığı, başka bireyliklere karıştığı, sanallaştığı, zamanı ve mekanı yitirdiği saf duygular dünyasıdır… Devrimci romantizmin bu yüzden artık yeni bir formülasyona ihtiyacı var… Ben bunu bir “aralıklar kuramı” olarak tanımlamak isterdim. Aralık, mesafe değildir. Mesafe birbirlerine ne kadar yakın, ya da örtüşmüş de olsalar iki şey, iki olgu arasındaki “uzaklığı” ölçen şeydir. Aralık ise, birbirlerinden istedikleri kadar uzak olsunlar, iki şey, iki olgu arasındaki “yakınlığı” ölçen şeydir. Nesnel olarak aynı şeyleri ölçerler ama biri uzaklığı ve farkı, digeri yakınlığı ölçer… Şimdi romantik birey, “aralık” formülüne gönderen düşünme tarzlarından yalnızca birisidir -dünyanın en uzak yerinde gerçekleşen bir olay, bir isyan, bir sömürü, işkence ve eziyet, küçük bir çocuğun faveladaki mutsuzluk ya da sevinç tarzları -bunlar bize “aralıklarla” bağlanırlar… Öyle ki onlar biziz, biz de onlar çünkü aynı sorunları, -tek ve bir olan- aynı hayatı yaşamaktayız… Romantizm bir sulugözlülük değildir, bize çok uzak, yaşayamayacağımız sonsuz sayıda yaşantının bizde kişisel bir önem kazanışıdır… Novalis formülü burada da geçerliliğini sürdürüyor…

Bugün vicdandan en çok söz eden inanç sistemleri oluyor sanki… Din ya da kimi ideolojik eğilimler… Bu onların ikiyüzlülüğü gibi geliyor bana… Sözgelimi “öldürmeyeceksin”, “çalmayacaksın” diyen Musa, kavmine “Mısır”ı soyun” diyor… Yine vicdandan çok sözeden İslamiyet, prensiplerinden biri olarak cihadı koyuyor. Ve yine “sana tokat atana öbür yanağını çevir” diyen Hıristiyanlık, kapitalizmin vahşi yanını bugüne dek bağrında taşımayı sürdürüyor… Ne diyorsunuz bu vicdanın “diğer yüzüne”?

Dinsel dogmatikliğin sosyal biçimlerinin en yoğun eleştirisi -burası konumuzla yakından ilgili- Goethe ile öteki romantiklerin biraz da hatalı yorumlayarak çıkış noktası diye kabul ettikleri bir “rasyonalist” filozoftan, Spinoza”dan geliyor…Romantikler onda vicdan ile zorunluluğun, akıl ile tutkuların uzlaştığı bir üst düzlemin bulunduğunu hissetmişlerdi. Onda akıl buyruklar vermezdi. Buyrukları dinler verirdi ve vicdan akla uygun olduğu için değil, kaçınılamaz ölçüde günlük ya da daha “üst” düzey yaşantımızda zaten mecbur olduğumuz bir haldi… Spinoza romantizmin yanlış anladığı babasıdır; Goethe onu yanlış anlamasa, Rousseau yanlış yorumlamasa romantizm, özellikle “büyük romantizm” mümkün olmazdı… Dinlerin buyrukları vardır; özellikle karmaşık, çelişik, duruma göre verilmiş buyruklar… Ama bunlar, özellikle İslamiyette görebileceğimiz gibi, tuhaf, “varoluşsal” kimlik problemlerine de yol açmaktan geri kalmazlar. İslami düşüncenin temel özelliklerinden birisi, taraftarlarının, savunucularının, fıkıh ve ilahiyat alimlerinin pek sevdikleri bir vurguya olanak vermesidir: Levi-Strauss gibi bir antropolog bunu Hindistan müslüman kültüründe çok keskin olarak gözlemliyor; buna göre, “bizim dinimiz en üstün dindir”, çünkü çok basittir, çok yalındır …Doğaya ve bilimlere uygundur… En karmaşık görünen sorunları bile bir çırpıda halledecek, inandığınız anda bütün hayatınızı değiştirecek çözümleri vardır… Onlar bu çözümlere “kurallar” adını veriyorlar… Ama işleyiş şudur: Karının ya da kızının iffetinden şüphe mi ediyorsun?… Çözümü çok basittir; bir örtünün altına kapatırsın onları… Faiz dince yasaklanmış mıdır? İşin çözümü çok basittir; taraflar arasında bir sözleşme imzalanır, orada olayın adına “faiz” denmez, başka bir şey denir, olur biter… Ama bununla sorun çözülmemiş, yalnızca yer değiştirmiştir. Bu kez, ya sokakta karıma kızıma birileri sürtünürse, dokunursa? O zaman da çözüm çok basit; kamu mekanlarında haremlik selamlık, İran”da olduğu gibi ayrı otobüsler filan… Bu yer değiştirme dini mahluku sürekli bir baskı, sürekli bir “varoluş bunalımı” içinde tutar… İsmet Özel literatürünü biraz karıştırmak bu durumu hissettirebilir.

İnanç problemi romantizmin “bireyciliğine” karşıt gibi görünebilir. Oysa romantizmin belli başlı biçimleri, en azından bir tema, giderek bir dolgu maddesi olarak “cemaatçılıktan” pek de uzakta değildirler… İşin ana formülünü bence ilk romantik olan, Jansenist bir cemaate çekilen alim olarak Pascal vermişti… Soruyordu: Tanrı var mı? Tabii ki bunu yüzeysel, tanrının varlığına birilerinin inanıp inanmadığını bir ankette, bir televizyon panelinde sorar gibi sormuyordu… Tanrı var mı? sorusu birinin bu konudaki kanaatlerine ya da hissiyatına bırakılacak gibi değildir… Pascal, bu sorusuyla Tanrının gerçekten varolup varolmadığıyla ilgilenmez. Daha çok, Tanrı’nın varolduğuna dair bahse giren insanın “varoluşsal gücüyle”, yokluğuna bahse giren insanın “varoluş gücü” arasındaki farkı, aralığı ölçmek ister… Tanrının varlığına bahse giren kişi, yokluğuna bahse giren ile bu soruyu kuşkuyla karşılayan, cevap veremem, diyenden farklı olarak hiç değilse bir “varlığı” onaylamaktadır… Yokluğa bahse girmek ise tuhaf bir şeydir; bir tür mutsuzluktur, çünkü varlığını zaten varsaymadığın bir şeyin yokluğuna bahse girersin… Pascal’ı bir romantik, ilk romantik kılan özelliği, herşeyi varoluş durumları ve yaşamsal yaratım kudretleri halinde düşünmeye çabalamasıdır. Dünyayı, felsefeyi, tarihi, bilimleri “anlamak” ya da kavramak yetmez, anlamak varoluşumuzla ilişkilerimizin yalnızca bir düzeyidir, katmanlarından yalnızca biridir… Oysa bir sanat eseri karşısında olduğu gibi, bir şiiri okurken olduğu gibi, onu yaşarken ille de anlamakla sınırlı olmam gerekmez, yeterli değildir ve tümü kuşatıcı değildir anlamak; hissetmek, coşku duymak, öfkelenmek ya da sevinmek de gerekir. Yalnızca varoluşçuluğun değil, romantizmin de kökenlerinin sonsuzca varolmayı çözmeye çalışan 17. yüzyıl düşünce kültüründen kaynaklanıyor olması kaçınılmazdır…

Son soru olarak, anarşist düşüncede romantizm ile vicdan karşısındaki “tutum” ve “duruş” neydi diye soracağım…

Vicdan üzerine vurgu yalnızca dinlerin işleyişine ait ahlaki bir sorun değildir… Bu meselenin en çok yoğunlaştığı yer, kuşkusuz 19. yüzyıldan beri “anarşist” gelenek de olmuştur… Vicdan ahlağın koşuludur, onun önünde gelir, yani ahlağın buyurduğu bir tutum değildir. Ahlak “vicdanlı ol” gibisinden saçma bir şey söyleyemez… Her şeyi buyurabilir, öldürme, çalma, öbür yanağını çevir filan der durur ama “vicdanlı ol” türünden bir buyruk anlaşılamaz. Başka bir deyişle vicdan, ahlaklı bireyi varsaymaz, onun “ilk belirtisi”, başlangıç noktasıdır. Yani ahlağın varsayımıdır… Önce vicdanlı olacaksın ki herhangi bir ahlak buyruğuyla, kuralıyla karşılaşabilecek bir yeteneğin, bir gücün olsun… Bu şu demektir: Vicdan, ahlaktan farklı olarak bir “güç durumudur”, başka bir şey değil… Ahlağı dinsel ya da ideolojik biçimler altında da olsa, “hayata geçirmek” için bir “dış güce” ya da “çabaya” (eğitime, education sentimentale”e) ihtiyaç duyulur, oysa vicdan bir “başlangıç hali”, dış değil, iç bir kudrettir… İnsanın dış buyruklara, zorunluluklara “katlanabilme” gücüne vicdan diyoruz… Anarşistlerin “Etika”sı işte bu kudrete duyulan güvenden, biraz safça olsa da bu gücün onaylanmasından başka bir şey değildir. Bunu bireyden başka hiçbir yerde arayamayacağınız açıktır. Atomlaşmış bir bireycilikten çok uzakta, doğaya, tarihe, geçmişe ve geleceğe duyulan bir “ilk sorumluluk”… Romantizmin güçleriyle anarşiyi zorunlu olarak buluşturan işte budur…

Hrant.

Türkiyeliyim… Ermeniyim… iliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terkedip, geleceğimi ‘Batı’ denilen o ‘Hazır özgürlükler cehennemi’nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali, yamanmayı düşünmedim. Ülkem Sivas için ağlarken ağladım. Ülkem çeteleriyle boğuşurken, boğuştum. Kendi kaderimi ülkemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşledim. Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hâlâ da ödüyorum. Ama artık…

Birilerinin ‘Bizim Ermenilerimiz’ pohpohlamalarından da, ‘İçimizdeki hainler’ kışkırtmasından da bıktım. Normal ya da sıradan yurttaş olduğumu unutturan dışlanmışlıktan da, boğarcasına kucaklanılmaktan da usandım…

Ne 24 Nisanlar’da yürüyebildim, ne de atalarımın anısına anıtlar dikebildim. Ama ne onları o günlerde bıraktım, ne de bugünlerde taşlaştırdım. ‘Onları yaşamımda yaşamayı’ sırtladım… Gücümün yettiğince de geleceğime taşıdım. Bu taşımama sekte vurmaya ‘Ne?’ ya da ‘Kim?’ yeltendiyse onlarla amansızca boğuştum. Ne sanıyorsunuz! Tabii ki atalarımın başına gelenleri biliyorum. Buna kiminiz ‘Katliam’, kiminiz ‘Soykırım’, kiminiz ‘Tehcir’, kiminiz de ‘Trajedi’ diyorsunuz. Atalarım Anadolu diliyle ‘Kıyım’ derdi… Ben ise ‘Yıkım’ diyorum… Ve biliyorum ki eğer bu yıkımlar olmasaydı, bugün benim ülkem çok daha yaşanılır, çok da imrenilir olurdu.

Yıkıma sebep olanlara da, maşa olanlara da lanetim bundandır. Lakin lanetim geçmişedir. Elbette tarihte olan biten her şeyi öğrenmek istiyorum ama o nefret, ne menem bir rezillikse o… Onu tarihteki karanlık inine bırakıyor, ‘Olduğu yerde kalsın, onu tanımak istemiyorum,’ diyorum.

Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü sorunlarımın, Avrupalar’da, Amerikalar’da, kimi zaman sermaye, çoğu zaman da meze yapılması zoruma gidiyor. Bu öpmelerin ardında bir taciz, bir tecavüz seziyorum. Geleceğimi geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini, kabul etmiyorum artık.

O hakemler geçmiş çağlarda arenalarda köle gladyatörleri birbiriyle vuruşturan, onların vuruşmasını büyük bir iştahla seyreden, sonunda da kazanana, yaralının işini bitirmesi için başparmaklarıyla işaret veren diktatörlerin ta kendileridir. Bunun için de, bu çağda, ne bir parlamentonun hakemliğe soyunmasını kabul ediyorum, ne de bir devletin.

Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanıyla boy ölçüşemez. Benim tek isteğim canım Türkiyeli arkadaşlarımla ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamacasına özgürce konuşabilmek.

Bunu bir gün tüm Türklerle Ermenilerin de kendi aralarında konuşabileceklerine yürekten inanıyorum. Özellikle de Türkiye ile Ermenistan’ın kendi aralarında her şeyi rahatlıkla konuşabilecekleri ve düzeltebilecekleri ve onlar konuşurken, benim ilgisiz üçüncülere dönüp ‘Ulan size de üç nokta düşer,’ diyeceğim günleri iple çekiyorum.

Dünya Ermenileri 1915’in 90. yılını anmaya hazırlanıyor. Ansınlar… Haklarıdır. Yukarıdaki satırlar da bendenizin ruh halidir.

Hrant Dink
1 Kasım 2004

marquis de sade . juliette

Tadına vardıkları hazlardan aslında pişmanlık duymaları gerektiğini düşünerek. Aynı anda hem günah içinde erdemli, hem de erdem içinde günahkar olurlar.

O halde öncelikle dinden kurtulmak gerekmektedir çünkü bu yaptırım sadece rahatsız edici ve sıkıcıdır. Meseleye sadece mantıklı bir şekilde baksak bile Tanrının sadece fantastik bir kurgu olduğu ortaya çıkıyor. Yani, bunu anlamak için tartışmaya ya da üzerinde düşünüp kafa patlatmaya gerek yok. Ama Juliette sadece din sorununu çözmek yeterli olmuyor, bunun yanı sıra daha farklı sosyal engeller de var ve en az din kadar etkili. İşte tüm bunları aştığında inanmanın verdiği rahatlıkla, zevk ve tutkuyla uykudan uyanacaksın, bilincin tamamen özüne dönecek doğaya yönelecek, sana yol gösterecek. Özel alışklanlıklarınla, derin düşüncelerin ve hayal gücünün sınırsızlığıyla kendine yeni, ulaşılmaz bir dünya kuracaksın ve bu sadece senin doğrularından oluşacak. Yavaş yavaş aklın güçlenecek -konuşma tarzımı yanlış anlama lütfen- ve tüm bunlar alışkanlık olmaktan çıkarak doğanın kurallarının gücü olacaklar. Bu tavsiyelerin kariyerinde de başarıya ulaşmanda etkili olacağına inanıyorum ve geçmişine baktığında geçirdiğin günlerin ne kadar aptalca olduğunu, zevklerden, tutkulardan uzak olduğunu göreceksin. Kendini bulduktan, duygularını özgür bıraktıktan sonra yaşadıkların ise her zaman aklının bir köşesinde unutulmaz güzellikte anılar olarak kalacak ve zamanı geldiğinde ise yeniden çiçek açacaklardır…


erdem, tanrı, zaaflar, evlilik, zaaflar, seks, doğa, özgürlük, vicdan ve okunması gereken bir marquis de sade.

download – marquis de sade . juliette (.pdf)

Geç oldu Yum vicdanını!

İnsan, doğası gereği pek verimli değildir geceleri. Doğal bir sersemlik ve hem fiziksel hem mental bir yorgunlukla boğuşur yaptığı işlerin yanında. Yapılan eylemler daha yorucu, yaşanmışlıklar, yalnızlıklar daha acı ve şüphesiz göz kapakları daha ağır gelir.

İnsan medeniyet basamaklarını bilgi dağarcıkları ve teknoloji çığırlarıyla üçer beşer, kör topal çıkarken her zaman bozmuştur doğanın işleyişini. Biyolojik saatimiz ise bu yıkımlardan payını alan başka bir mevzudur. Hepimiz üstün körü bir bilgiye sahibizdir bu biyolojik saatle ilgili. İnsanın uyku düzenini biyolojik uyarılarla düzenlediği de bildiğimiz üstün körü işlevlerindendir. İnsan uykusu gelince uyur ve uykusunu alınca kendiliğinden uyanır. Bu harika düzen bize böylesine basit ve kullanışlı yansır. Biz ise uyumak için depresyon sonlarına, ertesi güne yetişecek pek mühim işlerin telaşına ve yoğun mesai günlerine odaklı saatlerle kendimizi hazırlama çabasında tükeniyoruz. Yorulmuşuz hep yorgunuz. Alarm sesleriyle boğuşur olmuşuz. Ancak öyle anlar var ki bu yıkımdan öte acı istisnaları gözümüze sokuyor hiç çekinmeden.

Evet, bu kendimizi yeni bir insan modeline çevirme, daha çok sahip olmak, daha çok öğrenmek, daha çoklarında daha az uyku bulacağımız çalışkan hallere girmek için bozduklarımızı gördükçe tepkiyi yapıştırıyorum. Ama bir yandan da saatin üç buçuğunda kalemimden sızlanıyorum. Kendi fikrime ters düşüyorum. Çünkü artık daha fazla olan her bilgide kalbimin çürüdüğünü hissedebiliyorum.

Her gün, her yandan binlerce haber kulağımıza çalınıyor. Bir anda binlerce insanla aynı vaziyetten haberdar olup farklı kafalarla bambaşka şeyler anlıyoruz. Herkes tüm trafik kazalarının, yangınların evrelerini ezbere bilirken ölümün salt korkusu kimsenin kalbinden geçmiyor. Senaryolar türetiliyor, olay yeri canlandırılıyor ama kalpler uyuyor..Durum halihazırda, medya yalan yanlış da olsa hep yayında. Bir yerlerde kedi ezen ışıklar takla atıyor, uçaklar düşüyor, gökdelenler inşa edilirken bir kaç işçi düşerek ya da başka bir şekilde ölüyor ve taşeron firma iş kazası adı altında her türlü sorumluluktan kaçınmayı ihmal etmiyor. İnsanlar yine kendi medeniyet adımlarından bir kaçında öl(dür)ü(lü)yor. Ama gel gelelim bu ölümler istatistik olmaktan öteye gidemiyor. Kanımıza işlemiş artık şu mantıklı duygusuzluklar. Her habere şaşırmışçasına mantıklı bir yorumla yaklaşıyoruz, gerçeklerin üstünü örtüyoruz. Çünkü kaçıyoruz ancak. Suçluyuz ve bunu hepimiz biliyoruz.

Vicdanımız sızlamıyor ama rakamlar değil insanlar ölüyor. Savaşlar tarih kitaplarından, bilgisayar oyunlardan, filmlerden, marşlardan, destanlardan kalmış  aklımızda. Her zaman taraflı bir savaş sempatizanıyız desek inkar edemeyiz. Herkes ülkesinden bir parçayla karışıyor konuya. Ya içinde yaşamamızın  getirdiği bencillik ya da mantıkların gereklilikten edindirdiği çıkar olabilir ancak bu. Milliyetçilik duygusu az ya da çok aşılanmış beyinlerimize ve siki tutan biz olmadıkça savaşlar sebeplerden ve sonuçlardan ibaret geliyor bize. Milletler tartışıyor, anlaşamıyor. Nedenlerini herkes biliyor herkes gündemin içine düşenlerden payını alıyor. Medya her an takipte ve evlerde. Doğru ya da yanlış herkes çok şey biliyor. Ama çocuklar spikerlerin entel gösteren kelimelerinden bir bok anlamıyor. Kulağına ilişiyor bazen basit cümleler: ” Milletler arasındaki anlaşmazlık devam ediyor.” Savaşı bekliyor insanlık, hazırlanıyor. Çocuğun ise aklında canlanan tek anlaşmazlık anne-babasının kavgası ve bu bile onun için büyük bir acı. Şimdi kim bahsedebilir çocuklara savaşlardan? Bahsetmiyoruz zaten. Onların ne savaştan ve puan sistemli halklardan ne de yedi cihana buyuranlardan haberi yok. Bahsetmiyoruz çünkü ölüyor zaten çocuklar haberleri olmadan dönen onca dolaptan. Kimi duyarlı kesimlerce oturup efkarlanıyoruz şu halvete. Devletlere sövüyoruz, kalpsiz askerlere hiddetlenip caka atıyoruz her yerde. Soğuk yatağında korkuyla yatan, oyun arkadaşlarının ölümünün oyundan ibaret olmadığını farkedebilecek kadar hızlı büyümek zorunda bırakılan onca çocuğu unutuyoruz.

Serbest piyasanın taraflı çarkları dönüyor; kimilerinin cebi kimilerinin kefen rengi için. Her gün tutarsız bir paha biçiyoruz her bir hayata ama ne yazık ki adı çirkin; Para. Kimine dramatik bir klişe, kimine boş laflarla geçiştirilesi bir mesele ancak bilmeliyiz ki: Bir düzen hayat devamlılığını ve çoğunluğun çıkarlarını sağlarken aynı düzen bir burjuva yaratıyor. Açlıktan kokan ağızlar bile yok artık sokaklarda, satın alınıyorlar, onlara ucuz fiyatlar biçiyoruz alıyoruz ve çöpe atıyoruz.  Vicdanlar sızlamıyor ve nitekim yine insanlar ölüyor.

Sağcısı solcusu, ilerisini gerisini düşünmeden birbirini yiyor, hatta halkları yiyor ama yine de doymuyor. Öte yandan devletler saldırıyor halklara. Hapishaneler adalet ayıplarının açıklarını, açıkları ortaya sunanları örtmek için, tımarhaneler uyutulan halklarda pürüzleri ayıklamak için, bankalar da  en alasından dolandırmak için inşa ediliyor,itinayla düzen vazgeçilmezleri listesine eklenip önümüze sunuluyor.Bunca pislik arasında insanlar bazen ölmeyebiliyor. Şaşırtıcı değil mi? Sanırım hayır. Hele unutkanlığınızla avunuyorsunuz kesinlikle hayır. Çok okuyup çabuk unutanlardanız hepimiz. Zaten ancak  bir sınav sistemine karıştırılmış ezbere bir tarih dersiyle örtülebilirdi onca ayıp. Güzelce planlanmış ancak sakın hak vermeyin bana, inanacağız yoksa masumluğumuza. Biz ne yaptık; okuduk koca koca üniversitelerde, boyumuzu aşan seviyeli ve bilgili insanlara eğildik ve yargılamak haddimize değil dedik. Kaybettik kendimizi hayallerle, ideallerle ve hain planlara figüran olduk hevesler uğruna. Biz ezildikçe ezmek için var olan bir canavara dönüştük. Öldürmedik, ölmedi bu sefer insanlar. Onun yerine sırtlarına yükledik ölüm tehditlerini, yaşam endişelerini. Emin olun daha kötüsünü yaptık. Uyuduk, uyuttuk ve uyananları tımarhanelere ve hapishanelere tıktık.

Şimdi birileri hayatından bıkkın, sızlanırken; birileri ne yaşadığını bile kavrayabilecek kadar özgür değil. Kimisi yarının işleriyle kimisi yarının hayatta kalma telaşlarıyla meşgul ediyor beynini. Orda bomda patlıyor, şurda tecavüz cinayetinin katili aranıyor, sorular sorunlara dönüşerek büyüyor;evlerde  kutulara sıkışan adamlar adalet nutukları çekiyor, burda reklamlar, haberler, diziler dönüyor… Dönüyor dünya tüm baş döndürücüğüyle. Bir psikoloji yalanı daha işleniyor yavaş yavaş: Birileri ölür her zaman hayat devam ediyor…  Duyarlılık yalanları sıkışıyor her yana. Suçlu hissedenler heveslidir olmadıkları gibi yansımaya topluma. Çıkıyor kanalın birine azdırıcı hap reklamı, konu bir yandan iktidarsızlık-ki ismi hoş tanımı yersiz bir kelime- bir yandan her ne olursa olsun pasif cümlelerle iyi insan olmak. Binlerce yalanın dolanın arasından şehitlere bir başsağlığı çakıyor ve devam ediyor toplumu bilinçsiz noktasından vuracağı, para kazanacağı işine. Her gün yeni bir yalan gündeme sıkıştırılıyor. Evlere sıcak sıcak geliyor gelişmeler, ölümler, şehitler… Sanki ekmek gibi ev ahali bekliyor hep ama karın doyurmuyor. Kimileri dikkatlice dinleyip her ayrıntıyı ezberliyor. Çay eşliğinde bilginin verdiği öz güvenle anlatıyor duyduklarını. Naklen yaşıyor iletişimleri kalben değil; kulaklarından beynine, oradan ağzına ve etrafa…. Takdir görüyor çünkü çok şey biliyor ve takip ediyor gündemi(!). Kimileri ise bunca konuşulanların, gündemin ta içinde çırpınıyor. Gördükçe bunca konuşulanları yalvarıyor kendi sesini de duyurabilmeyi. Tekerrürü bile can yakıyor ancak birileri yine çok konuşuyor amma ve lakin  insanlar yine de ölüyor. Bu sırada kimi kadınlar sevgililerine ilgisizlik mavralarından kavgalar yoğururken kimi analar da evlatlarını bekliyor sesini çıkaramadan. Belirsizlik farklı şekillere bürünüyor her yerde.

Hiç bir şey geldiği gibi gitmiyor. Hiç bir karanlık aydınlanmıyor. İnsanlar ölüyor. Daha da kötüsü insanlar öldürülüyor. Uyutuluyoruz ve hep yorgunuz bunca şeyden. Sakınıyoruz sevdiklerimiz, sanki gecenin çığlıklarına karşı fısıldıyoruz utanmadan: Geç oldu yum gözlerini. Kimin umurunda ki ölümün adı. Uyu, uyu artık , yum vicdanını!

modern inançsızlık

Sorumluluklardan kaçmak, anlık zevklerin kalp atışlarımızı hızlandırması hoşumuza gidiyor biz insan oğullarının. Dini bilerek ya da hissederek reddetme sorunsalının altında yatan nedenin bu olduğunu düşünüyorum zannımca. Dine uymamız gerekirken din bize uymadı diye reddetmek kolay geliyor elbette. Fakat ileriyi düşünmüyoruz. Düşünürsek kural bozulur çünkü. -anı yaşamak lazım ya.-

Bir de dini modaya uydurup “muhafazakâr” adı altında saçma işler yapan, dini rant sağlamak için kullanan insanlar var. Onlara bakıp bu mudur yani diyoruz. Antitez güçlenmiş oluyor. Zaten bu “reddetme tarzı” da modernizmin bir meyvesidir. Popüler kültür dini kısıtlayıcı olarak görür ve modernizm özgür(!) insanları sever.

Ruhu doyurmayı beşeri yollarla deniyoruz. Anlık zevk konusuna geliyor yine mesele.

Zamanla yaşadığımız acıları büyütüp büyütüp depresyon dağları yaratıyoruz geleceğe giden yolumuzun üstünde. Sonra sebep olarak hayatı buluyoruz. “Hayat bizi bu hale getirdi” klişesi dökülüyor dillerden. Ya da felek, kahpe felek hani. Aslolansa her şeyin altında kendi seçimlerimizin yattığı. Aslolan bu kader oyununun bile bizim seçimlerimize göre değiştiği. Ama böyle olduğunu kabullenmeyiz. Başımıza hep kötü günler gelir, kimsenin bizi tam olarak anlayamadığı, kimsenin yaşamadığı dertler. Ve Tanrı yardımını esirgemiştir hep. Kötülüğümüzü istemiştir. Bu sonuca da varınca oyun biter işte. Din dilden düşer. Yürekler susturulur. Eksiklerimizi maddiyatla doldurmak için çırpınmaya başlarız. Başladık, başladılar belki siz de başlamışsınızdır.

Gerçeği bilirken vicdanımızın hiç rahatsız olmaması yüzsüzlüğümüzü yüzümüze mi vuruyor dersiniz?

– kimyasaltepki

garissa ve toplumsal duyarlılık

charlie hebdo saldırısıyla birlikte bütün dünyanın ne kadar duyarlı olduğunu gördük. olay gerçekten bir saçmalıktı, 12 kişinin ölümüyle sonuçlandı. hepimiz pek çok kez kınadık, hepimiz charlie hebdo’yduk. facebook profil fotoğraflarımızı değiştirdik, inanır mısınız aynı fotoğrafı instagrama bile koyduk, karşılıklı layk ettik. bütün devlet başkanlarını ve bürokratlarını kol kola yürüttük. teröre lanet okuduk ve rahatladık. charlie hebdo t-shirtlerini giydik ve diğer ürünlerini satınaldık. fransada bir daha böyle bir olay yaşanmayacağına ikna olduk ve sustuk.

muhtemelen görüp geçtiğiniz bir olay yaşandı geçtiğimiz haftada kenya’da. olay kenya’da yaşandığı ve basının çok ilgisini çekmediğinden olsa gerek bu sefer duyarlı olamadık. arkadaşların derilerinin rengi ya da kenya’nın gayri safi milli hasılası üzerinden hesaplanan kişi başına düşen milli geliri yüzünden de yaşanmış olabilir gerçi. özetle somalili ve şeriatçı eş şebap örgütü, kenya’da garissa üniversitesine baskın düzenledi. saldırının tek sebebi vardı – garissa üniversitesi’nde çok sayıda müslüman olmayan öğrenci bulunuyordu. 148 öğrenciyi öldürdüler. belkide birkez daha josef stalin’in söylediklerini doğrulamak istedik – “bir insanın ölümü trajedi olurken, milyonlarcasınınki istatistik kalıyor” ya da güncel versiyonunu oluşturmak istemiş de olabiliriz “bir insanın ölümü batıda trajedi oluyorken, yüzlercesinin ölümü afrika’da, asya’da ve ortadoğu’da istatistik kalıyor”.  kenya’da yaşananlar bir istatistik olarak kaldı ve en fazla 1 hafta içerisinde unutulacak ve hiçbir zaman garissa üniversitesinde katledilen öğrencilerden biri olmayacağız.

iki yüzlülük akıyor her tarafımızdan. samimiyetsizlik çağının duyarlılığı bile yalandan, geçiçi, tüketimin ve gösterinin  bir nesnesi. kısa vadede bunların hiçbirinin değişmeyeceğini biliyoruz. fakat tek arzumuz başta politikacılar ve medya olmak üzere kendinizin yaratacağı bir sonraki felakette çenenizi kapatın. zira ağzınız leş gibi kokuyor.