Etiket: vertov

Arıza İmajı Olarak Sinema

Bugün gerçekten Rus sanatçıları hep bir arıza imajı kotarıyorlar –bir performans mı düzenlediniz, mutlaka bir kaza çıkacaktır… ama kaza ve arıza hayata en az düzenli işleyen rasyonel bir düzenek kadar dahil olmak zorunda değil mi? O halde, bir Batılının hemen girişeceği –çoğu zaman da aslında beyhude olmayan–o “tedbir alma” çabasını bir kenara bırakın… Bırakın arıza hayata dahil olsun ve sizinle birlikte yaşasın… Arızasız bir film ya da fotograf çekilebilir mi? Hayır, çünkü arızalar Lumière’in ilk filmlerinden beri sanki bu aygıtların özünü tanımlıyorlar… Sanat eseri bir kentin, bir hayatın, bir hikayenin arızalarının hakkını tam manasıyla vermek zorundadır. Bugün Batılı sanatçılar hep bir “giderme” uslubuna sahipler… Doğulular ise (tıpkı Üçüncü Sinema manifestosunda Solanas’ların talep ettikleri gibi) galiba arızalara haklarını teslim etmeyi sürdürüyorlar…

Ve en yetkin ve rasyonel makinaların yapabilecekleri arızalar en heyecan verenler değil mi? Göreli basit bir makinenin, bir un değirmeninin nerede ve hangi süreçlerde arıza yapabileceği makinenin bizzat görünüşünden okunur… oysa tahmin edilebilir ki daha karmaşık ve “rasyonel” cihazlar arızalarını hep bir sürpriz olarak tattırırlar –ve en karmaşık cihazın insan, insanın en karmaşık tipinin de kadın olduğunu unutmamak gerekiyor… Virüslerden ve kadınlardan korkuyoruz (kadınlar da en çok birbirlerinden korktukları, çekindikleri ölçüde), ve varoluşun karmaşıklık derecesi arttıkça görünemez hatta tespit edilemez arızaların dayattığı bu temel varsayımın gücü ve ölçeği de artıyor… Vertov kentin arızalarını çekip duruyordu; Riefenstahl ise kenti bütün arıza olasılıklarından temizleyip, arızasız bir düzenek kurarak çekmek istedi filmini… Vertov ile karşılaştırılmasının son derecede abes olacağı, sözde Nazi olmadığını ıspatlamak için çektiği ve aramızda bazılarının seyretmiş olduğu şu Tiefland (Ova) filminde gizliden gizliye sırıtan o Nazi estetiğinden belli değil mi?

Ulus Baker

Her Şeyin Yazısı

30 Mayıs 2002 tarihinde Ulus Baker’in ders grubuna yolladığı proje tartışmalarına dair yazı:

Arkadaşlar,

Galiba projelerin teorik arkaplanlarını (derslere gelmediğiniz için) buralarda tartışmak zorunda kalacağız… bu yüzden size verdiğimiz o “zorlama” ödevi (dissertation synopsis’i hepiniz aldınız umarım) yaparken projelerinizle ilgili kılınmış yönleri de herhalde biraz aydınlatıcı olacak… bunun için de modvisart mailing-list’i gerçek anlamında kullanmaktan başka çareniz yok…

Projeleri hatırlayalım önce –ve sizin kolaylığınıza, birbirleriyle aslında bağıntılı olduklarını da… Projelerden birincisi Eisenstein ile Vertov, ikincisi ise Vertov ile Riefenstahl arasında cereyan ediyor. Bu temaların hem Deleuze okumalarımız hem de bu dönem tartıştığımız şeyler bakımında manalı olduklarını ben düşünüyorum, ama diğer arkadaşlar bu “manayı” nasıl bulurlar bilemiyorum. Üçüncü proje ise Türk sinemasında “aşk” jestleri ve imajları olarak belirdi… Şimdiye dek en çok bunu tartıştık –ve özgün görünmesine rağmen galiba “ideolojik” bakımdan en sorunlu olan proje de bu… Haliyle Riefenstahl’ın filmettiği “Hitlere aşık sarışın genç Alman kızlarının” dünyası değil bu (Leni’nin aşkı da ne kadar berbat bir tarzda kavradığına son festivalde gösterilen Ova filminde benim gibi bazılarınız da şahit olmuştur)…

Şimdi, birinci projenin çıkış noktası açık görünüyor: –hep tartıştığımız bir tema bu ve herhalde sinema tarihinin kökeninde yer alan tartışmalardan biri (hatta bu tartışmanın aslında “biricik” olduğu konusunda Godard ile Daney’nin gözlemlerine katılmak gerekir). Tartışmanın filmini oluştururken belli bir okuma gerekiyor, sanıyorum arkadaşlarımız bunu yapıyorlar. Ancak bir “montaj” düşüncesi geliştirmeden Eisenstein ve Vertov (giderek Godard) çapındaki filmcilerin dünyalarını karşılaştırmaya girişmek oldukça “yüksek” bir proje gibi geliyor… En azından bu iki filmcinin sinemada montaj hususunda en güçlü düşünceleri ileri sürmüş olan kişiler olduğundan hareket edersek belki belli bir noktada umutsuzluğa kapılıp “ne haddimize” demek düşecektir bize…

Ama hayır!.. Çünkü biz de bir iş yapmak istiyoruz, dolayısıyla hiçbir zaman “ne haddimize” deme hakkımız yok… Godard “sinema tarihi” yapmaya neden girişti? Serge Daney, daha önce de okuduğumuz bir söyleşide ona şunu sormamış mıydı? “Tarih” ancak iş bittikten sonra yapılır… Sinemanın işinin bittiğine mi inanıyorsun gerçekten? Bu Hegelci bir yaklaşım gibi: Minerva’nın baykuşu karanlık çöktükten sonra uçar… Belki sinema üstüne en büyük düşünürlerden olan Serge Daney’in bile Godard’ın Histoire(s) du cinéma’sında kavrayamadığı bir nokta vardı. Sanırım ya Godard arkadaşına projesinin tümünü anlatmamış –veya buna vakit bulamamış, çünkü Daney beş yıl önce apansız dünyamızdan ayrıldı… Ya da bir şeyin öyküsü o şey henüz canlıyken anlatılmalı, yoksa çok geç olur…

Bence Eisenstein-Vertov tartışması Godard’ın dediği gibi sinema konusunda yapılabilecek en “sağlıklı” tartışmaydı, çünkü sinemanın ne olduğuna, ne olması gerektiğine ve ne olacağına (daha da önemlisi, “ne olabileceğine”) dairdi. Vertov ile Eisenstein, her ikisi de, sinematografinin mutlak gücüne inanmış insanlardı. Düşünün ki yepyeni bir medyum, ki ruh bile çağırır, varlığı kaybeder ve yeniden icat eder, dili de içerebildiği için en yüksek edebi sanatların ötesine geçebilir –tabii ki onları içerebildiği için…

Peki ama, bu tür bir güveni sinematograftan esirgemeyen Vertov acaba neden koskoca bir “dramatik”, “fictional” alanı yok etmek istemişti… önce bunu anlamak gerekiyor… Soruyu biraz daha genişletmek de gerekiyor: neden hala derslerimizde sinemadaki konvansiyonları kırıp parçalamaktan söz ediyoruz ve şimdiye dek önde gelen, ve önem verdiğimiz her sinemacı, acaba neden bizim gibi yapmaya çalışmış?..

Sinematografi, icat edildiğinde Lumière kardeşlerin elinde bir “belgeleme” işlevi üstlendi… Vertov açıkçası bu kanala aittir… Montaj fikri doğduğunda (Méliès) ise kurgu ve drama filme dahil oldular… Yapılacak farklı türden işler vardı böylece: kurmaca sinema –öyküler anlatan, hayaller kuran vesaire… ve kısıtlanmış “belgesel” sinema… Eisenstein ikisini de reddetmemiş olduğu için bize daha yakın görünüyor şimdilik… Ama unutulmaması gereken çok önemli bir nokta var: sinemada kurgusal-dramatik her unsura mutlak bir biçimde ve ömür boyu (1954’te vefat etmişti) düzenli olarak karşı çıkmış olan Vertov’un derdi acaba neydi?

Bu derdi sanırım Vertov’un hem Eisenstein, hem Esfir Şub, hem de Sovyet Sanat Komiserliği (bu ikinci ve üçüncü kişilik bu oluşuma belli belirsiz daha yakındılar ve belli ki Vertov’un “sosyalist realizm” bakımından giderilmesinden ve film yapamaz halde bırakılmasından birinci derecede sorumluydular) tarafından nasıl ve hangi noktalardan eleştirildiğini kavrarsak farkedebiliriz. Bu biraz “gizli” bir tarihtir ve çoğunlukla “yapılamayan” veya “zorla yaptırılan” filmlerle örneklenmiştir… Dolayısıyla bu filmlerin satır aralarını (Vertov’un deyişiyle “imaj-aralıklarını”) okumak gerekir…

Vertov-Eisenstein karşıtlığı konusunda şöyle bir okuma parçaları arasında dolansanız, Anglo-Sakson dünyasında pek çok makale bulursunuz… ve bunların büyük bir çoğunluğu size şunları anlatır: Vertov Sovyet rejiminin bir propagandistidir ve kurgu gibi temel sinematografik bir cihazı bu amaçlara feda etmiştir… Çok yeteneklidir ama sonuçta bir ideolojiye teslim olmuştur…

(daha&helliip;)

ulus baker – beyin ekran

pek çok nedenle, bugün henüz “daraltılmış” bir dünyada yaşamakta olduğumuzu düşünmeye eğilimliyim. ve bu daraltma , gerçek anlamıyla teknolojiler tarafından gerçekleştirilmiş bulunuyor -televizyon ile genel salaklaşma halinin, bilgisayar ile bir tür otizmin, iletişim kolaylıklarıyla ise bir tür çılgınlığın özdeş hale geldikleri bir dünyanın ortaya çıktığı besbelli. ama sorun, bütün bunlarla ne yapılacağıdır. “reklamcılığın felsefesi”nden bahsedenler var; japon modeli bir uluslararası bir korporatist şirketin bir “ruha” sahip olduğuna inanmamızı isteyenler var (özellikle orada çalışanlara marş falan söyletilirken); sorun bir sanatçının bir gazetede “sayfa düzenleyicisi” olarak ya da bir şirkette reklamcı olarak çalışmak zorunda kalışı değildir burada. daha çok “reklamcılığın” kendini sanatın son ve nihai biçimi olarak olumlamak isteyişi, benetton’un “görüntü şefi” ve “sanat yönetmeni” gibi tuhaf ünvanlara sahip adamı oliveiro toscani gibilerinin yalnızca bir “sanat destekleyicisi”, bir “sponsor” olarak değil, “konseptin sahipleri” gibi ortaya çıkmalarıdır. bu tür durumlarla karşılaşıldığında “kıllanma” yeteneğimizin de dumura uğratılmış olduğu söylenebilir. artık eskiden olduğu gibi “sınırlarla”, “disiplinlerle”, “zor” ya da “baskı” ile yönetilmemeye başladığımızda ferah bir özgürlüğün kapılarının açılacağını sanmak, çağdaş evrensel bönlüğün ta kendisidir. bütün bunlarla baş edebilecek ve mahvedebilecek bir bilgisayar virusünün üretilip ortaya salınması ise pek umut bağlanabilecek bir olasılık değildir. dolayısıyla, görüntüleri kurtaracak, sesleri reklam tınılarından arındıracak bir filtreleme mekanizmasının tez zamanda elektronik ortama gönderilmesi ve orada dolaşıma bırakılması gerekiyor. internet’te ki “resmi” yasaklama girişimlerinin çoğu zaman nasıl sonuçsuz kalabildiğini görsek de, bu yasağa hedef olanların “gerçek” anlamda “sanal” güçlere sahip olabildiklerini düşünmek şimdilik imkansız. eksik olan yönler arasında en önemlisi “sanat” gibi görünüyor. beni görüşüm, dijital sanatın “henüz gerçekleşmediği” yolunda. bütün araçlar hazır bulunuyor, üstelik, isterseniz diyelim, “sanat icra ediliyor” orada, ama klee’nin formülünü bir kez daha tekrarlarsak, “halkını bekleyen” bir sanat bu?

ulus baker’in sinema yazıları, ege berensel’in derlemesiyle. zaman-imaj, video-imaj, godard, bresson, tarkovski, şok-imaj, eisenstein, güney, lanzman, rizom-imaj, vertov ve sayfalarca güzelleme.

download . pdf;
ulus baker . beyin ekran

kinoglaz manifestosu

Kinoglaz Manifestosu Sine-göz olarak da bilinen sinema kuramıdır. Üçlü Konsül: Dziga Vertov, Mikhail Kaufmann ve Elizaveta Svilosa’dan oluşan ve sine-göz kuramını geliştiren gruptur. Kuramcısı Dziga Vertov’dur. Vertov 1917 ekim devriminden sonra sinemayla ilgilenmeye başlamıştır ve sinema kuramını o dönemki bolşevik iktidarının kendini halka anlatma ihtiyacı üzerinden şekillendirmiştir. Vertov’un çoğu filmi bolşeviklerin sosyalizmi ve çarlığı anlatmak amacıyla ülkenin dört bir yanını dolaşan Ajit-tren adı verilen bir trenle gösterilmiştir.

Vertov filmlerdeki kurmacanın bir afyon olduğunu savunur. Bu kurmacalar, seyirciyi sarhoş eder, böylece daha sonra bilinçsiz seyirciye çarpıtılmış gerçekleri kabul ettirmek kolaylaşmaktadır. Bu nedenle sinemada gerçek olayların yer alması gerekir.

1. Drama halkın afyonudur.
2. Kahrolsun beyaz perdenin ölümsüz kralları ve kraliçeleri. Yaşasın sıradan, günlük işlerin başındaki ölümlü insanlar!
3. Kahrolsun burjuva senaryoları!
4. Drama kapitalistlerin elinde ölümcül bir silahtır. Biz bu silahla devrimci günlük yaşamımızı sergileyerek silahı düşmanımızın elinden alacağız!
5. Modern drama da eski dünyanın bir artığı, devrimci gerçeğimizi eski şekillere sokma çabasıdır.
6. Kahrolsun günlük yaşamımızın tiyatroda sahnelenmesi. Bizi olduğumuz yerde yakalayıp çekin!
7. Senaryo üzerinde uydurulmuş bir masaldır. Biz kendi yaşamımızı yaşarken üzerimize biçilen görüntülere boyun eğmeyeceğiz!
8. Herkes kendi işini yapsın, başkasının işini engellemesin! Sinemacının işi bizi, işimizi engellemeyecek bir şekilde çekmektir.
9. Yaşasın proletaryanın devrimci sine-gözü!

Kinoglaz Eğitim Programı 1926 S.S.C.B