Menü Kapat

Etiket: ulus baker (sayfa 1 / 7)

Pulculuk Üzerine

Yüksek Kaldırım bilindiği gibi karışık, kozmopolit, yani belalı bir yerdir. Karaköy’den yukarıya, ya da Tünel’den aşağıya bu sokak üzerinden saptığınızda, elbette tatmin edeceğiniz arzularınıza ve ihtiyaçlarınıza göre kayıt düşerek, sağa ya da sola sapmanın tehlikeli sayılabileceği bir güzergâhı seçmişsiniz demektir. Karaköy’den Tünel’e çıkarken sağdaki sokakların birkaçı genelevleri, soldakilerin birkaçı ise pulcuların dükkânlarını barındırır. İleride ele alacağımız “sahaflık” gibidir pulculuk (bu sonuncular yukarıya, Tünel’e daha yakındırlar). Ama birkaç önemli noktada ondan ayrıldığını, tümüyle farklı bir “alçaklık” türü olduğunu göreceğiz. Sokağın öte tarafında bulunan genelevlerle hiç bir alâkası yokmuş gibi davranan bu dükkânlar, sahaflarınkine göre daha derli toplu, daha temiz pak, az biraz daha gösterişlidirler. Yaşlı kurt filatelistler arasındaki o korkunç pul pazarlıkları konumuz dahilinde olmasa bile, bunlar genellikle lise yıllarındaki genç, kolejli ve harçlığının belli bir kısmını nereye harcayacağını bilemeyecek kadar şanslı sayılabilecek erkek öğrencileri tuzağa düşürürler. “Gel sana pul koleksiyonumu göstereyim” gibisinden boktan bir klişe ile anlatılmak istenen şeyden daha tehlikelidir bu durum.

Yüksek Kaldırım’ın pulcuları genellikle orta yaşın üstünde, yaşlıca adamlardır. Ticari bir tecrübeye sahip oldukları pul koleksiyonculuğuna yeni yeni başlayan bu genç oğlanlar tarafından kolay kolay anlaşılmaz. Ama koleksiyonculuk saplantılı bir oyun olduğu ölçekte (durumun bir “saplantı”dan çok daha karmaşık olduğunu ileride göreceğiz) ticari açıdan bu tombul ihtiyarlarca kandırılmanın bu çocukların öznelliği açısından o kadar büyük bir önem taşımadığı da düşünülebilir. Hayır. bireysel saplantılardan, ya da daha tehlikeli “koleksiyonlardan” bahsediyor değiliz (bkz. “Koleksiyoncu” adlı film). Bugün Türkiye’nin en eski dernekleri arasında “filatelistler” derneği de yer alıyorsa, sorunun çoluk çocuk eğlendirmekten daha büyük bir tutku sorunu olduğu hemen kabul edilecektir. Sorun ciddi bir uluslararası devletler hukuku, ulusal eğitim ve devletin bekâsı sorunudur. Filatelistlerin antikacılarla, sahaflarla ve genel olarak her türlü nostalji tüccarıyla ortak olarak paylaştıkları tutku, bir “biriktirme” hevesinden önce bir “elitizm hezeyanı” olarak görünüyor. Borges’in “Zahir” öyküsünde sergilediği alçaklık türünün en temel bileşeni olarak beliren bu hezeyan, sahaflarda bir “gelenek merakı” gibi görünebilse de, pul satıcılarında muhafazakârlığın başka bir dalına, “devlet” meselesine ilişkin olan bir tutkuya göndermektedir. Derrida’nın, şu metinler koleksiyoncusunun, sevgili Diotima’ya göndermeden beklettiği şu kartpostal üzerindeki pula gözlerini diktiği anda anlayıverdiği gibi, filateli, philatélie bir sözcük olarak bile masum değildir: Evinde bir sözlük barındırmayan için bu terimi gerçek bir Yunanca “terkip” sanma riski söz konusudur. Oysa filateli terimi, filo-sofi ile, “bilgelik sevgisi”yle kısmi bir benzerlik taşıyan bu terim, olsa olsa pul kadar eskidir. Başka bir deyişle koleksiyonu yapılabilecek bir yığın cansız şeyden (mesela eski paralardan) daha yenidir. Eski bir Yunanlıya “filateli” derseniz, o bundan “uzaklık sevgisi” gibisinden bir şey anlayacaktır: Filos + teleia. Henüz “pul kültürünün” varolmadığı Ortaçağ’da ise böyle bir terim, aşık filozof (bilgelik-sever demek ama yalnızca “bilgelik”miş) Abaelardus’un Yunanca bilgisi ölçekleri dahilinde “mektup-severlik” diye anlaşılacaktır. Tabii ki, mektubun tarihinin pulun tarihinden anımsanamayacak kadar eski olduğu iyi biliniyor, aşk mektuplarının, Doğu bilgeliğinin yarattığı edebiyat şaheserleri arasındaki “namelerin” “pul”dan çok daha değerli simgeler  taşıdıkları da kolaylıkla tahmin edilebilir. Her durumda, filateli terimi, Yunanca terkiplerin ve neolojizmlerin hâlâ kullanılmakta olduğu bir dönemde, insanların haberleşmesinin üzerinde tekel oluşturan Devlet’in kurulduğu çağda uydurulmuştu: O zaman artık, şu karmaşık anlam kırıntılarını bir araya getirecek bilgece bir sözcüktü –fila-teli, yani “ulak-severlik”. “Postacıyı sevmek” türünden garip anlamlara kadar işi ilerletebilecek olan bu terimin ikinci kanadı öyleyse –ateleia’dır. (Derrida’nın sevgilisini uyarırken söylediği gibi “aletheia” ile, hakikat ile karıştırmayın). Yani “ulak, postacı, yoldaki…” Derrida, sevgilisine yazdığını ama asla göndermeyeceğini ima ettiği kartpostalda işi, “filateli”nin “vergi muafiyeti” gibi mali-iktisadi bir meseleyle, ya da “aşk uğruna yapılan harcama”yla (aşkın üstüne vurulan damga, dilin öptüğü bir pul…) bağlı olduğunu düıünecek kadar ileri vardırıyor işi.

Biz ise, ülkemizin gelişmişlik düzeyine uygun bir sembolizm çerçevesinde, filatelinin basit ve masum bir koleksiyonculuk türü olmaktan ziyade “devlet-severlik”le, devletlü bir ideolojinin en sinsi” en tehlikeli türüyle bağlantılı olduğunu vurgulamakla yetineceğiz. Pul çıkarmak yalnızca yeni bir iktidarın (söz gelişi Fransız İhtilalinin ardından) ilk yaptığı işlerden biri olmakla kalmaz, ilk devlet tekelini oluşturur. Devlet ideolojisiyle o kadar yakından ve kökten bağlıdır ki, başka hiç bir “devlet simgesi” (Para, sikke, tahvil, bordro, maaş, polis copu, Devlet Güzel Sanatlar Müzesi vesaire…) pul kadar hüzün verici değildir. Koleksiyon dendiğinde ilk olarak pulun akla gelmesi, iki yüzyıllık bir pulun milyarlara varan parasal değerlere sahip olmasından çok, devlet arşivciliğinin bir simülasyonu olarak uyarıcı nitelikte olmasındandır. Pul biriktirilerek sanki dünyanın biriktirildiği sanılabilir. Ama biriktirilen aslında Dünya devletlerinin çeşitli simgelerinden ve resmileşmiş manzaralarından başka bir şey değildir. Bu simgelerin çekiciliği, belki de metalaşma süreci ultra-modern kapitalizmle birlikte tavana vurduğu andan itibaren gülünçleşmeye meyledecektir: Yan taraftaki Allan Ginsberg pulu bunun her bakımdan kanıtıdır. Ancak biz, devletin yalnızca simgelerin dolaşımını değil, haberleşmenin her türünü de denetleme işlevinden oluştuğunu iyi bildiğimiz için, PTT’nin harf be harf özelleştirilmesinin gündemde olduğu bir anda bile, pulculuktan ve filatelistlerden ürkmemizi sürdürmek zorundayız.

Ulus Baker

MOD 088 – 20180807

“Peki kuşlarda olan bu müzik insanda, bambaşka bir türde nasıl peydah oldu? Bu konuda çeşitli rivayetler var ve bunu araştırmak günümüzde artık ancak varsayımsal “ilkel” toplumlar bulabilecek olan etnomüzikologlara düşüyor. Gırtlak ve ses telleri, beyinle bağlantıları içinde inanılmaz ölçüde karmaşık yapılar. Yalnızca ses çıkarmakla kalmıyorlar, aynı zamanda iki sesi birbirine bağlayarak morfolojik birimler, ses dizgeleri, heceler vesaire oluşturabiliyorlar. Beyinde ancak elin yönetimi ses tellerinin yönetimi kadar alan kaplıyor.” ulus baker
  1. Oh Sees – Overthrown
  2. Oh Sees – C
  3. The Young Shaven – Honey Babe
  4. Replikas – Dulcinea
  5. Nekropsi – Sekizler
  6. Peygamber Vitesi – Kırık Dağın Şarkısı
  7. Durukan Betses – Farketmez
  8. Kargalar – Öldür Işıkları
  9. Kumadam – Sil Gözlerini
  10. Hayri Okçu – Karanlıkta
  11. Hayri Okçu – Cyber Love
  12. KAOSMOS – Acid Work & KAOSMOS 60″ 4′.00″ [822.15] [R-100]
  13. Toz ve Toz – Roketler Ağlamaz

hüzün

yaptığımız ve yapmayı sürdürdüğümüz işlere, düşündüklerimize, hissettiklerimize asla inanmadan ne kadar çok şey yaşadığımıza dair bir tartışmayı içeren doktora tezimi nihayet dün sunabildim; bazı dostlarım sayesinde kabul edildi; böylece, teknik anlamda bazı düzeltmeler kalmakla birlikte daha bir aranızda olabilecek bir haldeyim… bir tez jürisi hikayesi anlatmayacağım elbette, ama tek söyleyebileceğim şeyi söylemeden edemeyeceğim: sevinç yerine bir “bakiye” duyguyla karşı karşıya kaldım… beş altı yıldır uğraştığım ve şu anda benim için “çok özel” üç kişinin sayesinde tamamlanmış olduğuna kani olduğum bir çalışma sürecinden geriye sadece biraz “hüzün” kaldı… olayı odtü’deki mahfuz bir lojmanda günbatımına karşı absolut vodka, havyar, hıyar turşusu, caz, rus, amerikan, alman ve barış gücü askeri ceket ve pantalonları, rebetika ve kazaska eşliğinde kutlamaya çalıştık –ama yine geriye hüzün kaldı… her yeni gün geriye kalan günlerin sorgulanmasıdır diyerek geçiştirmeye
çalıştığımız bir hüzündü bu… belki sadece duke ellington başedebilirdi böyle bir şeyle… ve öyle de oldu… ama geriye yine biraz hüzün kaldı…
aranızda bu olayın gerçekleşmesine –hiç farkında olmasalar bile– katkıları olanlara (ve olmayanlara da) sonsuz teşekkür ediyorum…

hüzün geriye kalandır. biraz blues dinleyin benim için…

not: “hüzünlü tezin” tamir edilmiş son halini yakında ortama göndereceğim, ilgilenenler okuyabilirler; ama burada bölük-pörçük de olsa tartışmakta olduğumuz bazı konulardan pek uzak değil ve ne yazık ki ingilizce…

ulus baker

Akşam Biraz Fazla Kaçırmışım, Ne Serüvendi Ama!

Bir yazarın, başka bütün koşullar aynı kalmak şartıyla, bir tiyatrocudan, özellikle de bir sinemacıdan daha şanslı bir konumda olduğu zannedilebilir: Onun -satamasa, hatta yayınlayamasa bile- yazmasını engelleyecek bir güç pek yoktur; oysa bu ikinciler, kültür endüstrisinin talepleri karşısında çok daha kırılgandırlar ve bu taleplere cevap vermedikçe bir oyun sahnelemeyi, bir film çekmeyi, bazı avangard oluşumlar dışında pek ummak şansları bile yoktur. Çok kolay yapılabilecek böyle bir gözlem yine de, özellikle Türkiye’nin kültür-sanat yaşamında hüküm süren bir paradoksu açıklamaya yetmiyor: Öyleyse neden Türkiye’de bütün bu alanlar aynı ölçüde kötü ve yoksul? Neden sinema ve tiyatro gittikçe yozlaşan ve sıradanlaşan bir edebiyatın soluk gölgesi olarak faaliyet gösterirken (Ağır Roman ve benzerleri), edebiyat da sinema ve Beyoğlu (Türkiye’nin vitrini…) nostaljisini ancak istisnai hallerde aşabileceği bir ortamda? Bu yargıyı ağır bulacaklara ve bir dizi olumlu örnek sıralamaya girişeceklere de rahatlıkla bunların yalnızca ‘istisna’ olmalarının bile durumun ne kadar kötü olduğunu gösterdiği cevabı verilebilir.

Jean-François Lyotard’ın ünlü ‘yayıncı paradoksu’nun en geçerli olduğu ülkelerden birinde yaşadığımız anlaşılıyor: Kendini, bana gerçekten ünlü olup da basılmamış herhangi bir eser gösterebilir misiniz? diye savunan yayınevi sahibinin durumunda olduğu gibi… Bugün ‘kültür yayıncılığı’ denen alanda işler Batıdakinden daha iyi değildir -her iki anlamda: ‘Korsan kitap’ ve ‘bandrol’ tartışmalarının, kitap okunmuyor yakınmalarının ortamında ve aynı zamanda, ‘yayın-dağıtım’ piyasasında ciddi ‘tekelleşme’ eğilimlerinin ortaya çıktığı koşullarda… Ülkenin önde gelen yazarları, Murathan Mungan, Ahmet Altan, Latife Tekin, Orhan Pamuk birdenbire ‘kitap okunmuyor’ yakınmasından ‘yayıncılık’ sorunlarını, ‘korsan kitap ve telif hakkı’ sorunlarını tartışmaya geçtiklerinde ne düşünmemiz gerekir? Artık herkes farkedebiliyor ki, Batıdaki ‘trend’ler, Türkiye gibi ‘dirençsiz’ bir ülkede ufaktan ufaktan belirdikleri anda Batıdakinden çok daha berbat koşullar yaratabilirler. Son aylarda korsan yayıncılık ve bandrol üzerine her şey konuşuldu, ama kitap dolaşımını formel ekonomi sınırlarının dışına çıkaran dağıtım sorunlarına değinen çıkmadı.

Türkiye kültürel yaşamına hâkim olan ‘yarım-kültürlülüğün’ bir ‘ekonomi-politiği’ var. Bu ekonomi-politiğin ‘ekonomi’ yönü yalnızca dağıtım firmalarını değil, TÜYAP ve benzeri firmalar tarafından düzenlenen kitap fuarlarını, üç yüzü aşkın ‘edebiyat ödülü’nü, ‘kültür yaşamına katkı’ babında -çeşitli banka yayınlarında olduğu gibi- ‘vergiden düşme’ meselelerini hallediveren finans oluşumlarını içeriyor. Tabii ki ‘küçük yayıncılar’ın hallerinin ne kadar zor olduğunu bütün bu kültür endüstrisi sacayağı içinde algılamamak olanaksız.

Kültürün ‘politikası’ ise hiç de daha iç açıcı değil. Gördükleri devlet desteği ile, basın tekellerinin kitap yayıncılığına, hatta satıcılığına (ve kuşkusuz dağıtımcılığına) kısacası her alana el attıklarından bahsetmekle yetinmemek gerekir. Birkaç yıl içinde romanı, öykü ya da şiir kitabı yayınlanmamış tek bir köşe yazarının kalmayacağı anlaşılıyor. Öte taraftan birazcık ün kazanmış bütün yazarlara büyük basında ‘köşe’ açmayan gazete de pek kalmayacak gibi. Büyük şehirlerin bütün hatırı sayılır kitapçılarında birer ‘çok satanlar’ köşesi bulunuyor artık. Yerini ‘aydın pazarlamasına’ terkeden Aydınlanmacılık (ve yan anlamlarıyla ‘ilericilik’, ‘Kemalizm’ vesaire) adına büyük basında köşe edinen ‘yaşlılar’ -Fethi Naci, Doğan Hızlan ve benzerleri- bizi hangi kitabın okunmaya ‘değer’ olduğu konusunda aydınlatıp duruyorlar. Sonuç, kısaca söylemek gerekirse, bir ‘genel kültürsüzlük’ teröründen ibarettir.

Ahmet Oktay, geçenlerdeki bir köşe yazısında aydınlarımızı ‘bandrol’ meselelerinden çok ‘yazarların karşılaştığı’ gerçek meselelerle uğraşmaya çağırıyordu haklı olarak. Metin Solmaz’ın yine geçenlerde Radikal-2 de yayımlanan ve yarı-gerçekçi bir okur profili’ çizen alaycı yazısı da işin öteki yönünü -edebî-kültürel kısırlığın dolaylı sonuçlarını- gözler önüne seriyordu. Her durumda, böyle bir kötümser portre karşısında sağlam tutulması gereken bir odağa, ‘yazara’ bakmak ve önem vermek tek çare gibi geliyor…

Devam

Yaratımın Güçleri

Gabriel Tarde’da Ekonomi-Politiğe Karşı Ekonomik Psikoloji

İtalyan otonomist sosyolog ve filozof Maurizio Lazzarato’nun Puissances de l’invention: psychologie économique contre l’économie politique (Yaratımın Güçleri: Gabriel Tarde’da ekonomi-politiğe karşı ekonomik psikoloji) adlı son kitabı henüz elime geçti. Burada ve Modern Görsel Sanatlar derslerinde (keza Birikim ve Virgül dergilerindeki birtakım yazılarda) Tarde sosyolojisine çok genel çerçevede değinmiştik. Durkheim ile polemiğini, Tarde düşüncesinin Bergson felsefesi üstündeki güçlü etkisini, neden Türkiye’de apaçık Bergsoncu olan bazı yazar ve düşünürlerin varlığına rağmen (mesela Tanpınar) asla tanınmamış olduğunu, bugün neden yeniden canlandırılmaya çalışıldığını (özellikle Eric Alliez ve adı geçen çalışmanın yazarı Maurizio Lazzarato tarafından) azar azar tartışmıştık. Şimdilik bir iki detayı vurgulamakla yetineceğim.

1. Negri & Hardt’ın Dionysos’un Emeği (şu anda Birikim Yayınlarının programında, çevrilmiş ama redaksiyonu halen sürüyor) ve İmparatorluk adlı kitaplarının oluşturduğu çerçevede bu yeni kitap (şu anda okumayı sürdürüyorum) nerede duruyor? Maurizio Lazzarato ile yıllar önceki bir konuşmamızda Tarde’ı belki de aynı anda keşfettiğimizi (bambaşka saiklerle de olsa) hissetmiştik. Negri ile birlikte çalışırken ortaya attıkları “gayrımaddi emek” mefhumunda Tarde’a, yani böyle bir emek tanımını ilk kez yapan kişiyi ele almanın zorunlu olduğunu, Negri’nin bundan haberdar olmamasının ise önemli bir eksiklik olduğunu, ne var ki yaşı gereği Negri’nin böyle bir yüklü Tarde okumasına topyekun girişmekten geri durduğunu anlatmıştı.

2. Oysa mesela Deleuze’ün Tarde okumasını oldukça ciddi yaptığı anlaşılıyor — başvurularında oldukça ender görülmesine karşın, Deleuze’deki Bergsoncu damarın kaynağında bulunan bir düşünüre çok şey borçlu olduğunu düşünmemiz gerekir. Tarde’ın çok güzel bir formülünün hem Nietzcheci bir perspektifte okunabileceği, hem de ona karşı ileri sürülebileceği fikri Deleuze’ü ziyaret etmiş olmalı: “Hakikat şudur ki insan, insanda bile hiçbir zaman insani olana hayranlık duymadı, hep insanüstüne duydu…”

3. Deleuze ile Guattari’nin Tarde’dan yola çıkan sorgulamaları sadece Bergson’dan değil Nietzsche’den kaynaklanıyordu: “peki acaba değerin değeri nedir?” Değer sadece ürünün içinde “billurlaşan” (Marx) birikmiş emek midir, yoksa varoluşun üretiminin bir etkisi olarak arzuların, “yeninin yaratılmasının”, kısacası fark ile tekrarın içkinliği midir (Tarde)?

3.1 Tarde, Marx’ın ölümünün hemen ardından ekonomiyi ve toplumsal olguları kavramak için cesurca en basit ve yeğnik kuvvetleri iş başına çağırmaktan çekinmemiş olan kişiydi –arzu, sempati, toplumsal bağ… Bunlar, onun neden klasik ekonomi-politiğin içinde saklı bulunan tuzaklara düşmediğini ve ekonomik psikolojisiyle bir çıkış yolu bulmaya yönlendiğini gösteriyor… 68 “fark ve tekrar” mefhumlarının etrafında dönmüş, ama bu tartışma ekonominin alanına sıçramamıştı — tehlikeli bir alan, ve dönemin militanları ve düşünürleri, bu alanı temkinli bir Marksizmin denetlemesini yeğlediler…

Devam

Hayat-Ölüm

Bloson oğlu Ephesoslu Herakleitos “doktorlar kesip dağlayıp bir de karşılığında para istiyorlar, hastalıkların yaptığıyla aynı şeyi yaptıklarından bunu hiç haketmedikleri halde” dediğinde belki de asırlar sonra başka bir düzlemde keşfedilecek bir hayatölüm meselesini derinden sezmişti. Elimize kalan fragmanları sürekli olarak hayatölüm, uyku-uyanıklık karşıtlıklarını işleyip duruyorlar. Hayat-ölümün bir süreklilik, tek bir “içkinlik düzlemi” üzerine yerleştirilmesi onun “karanlık” felsefesinin esas meselesiydi –inen ve çıkan yol bir ve ayni, ölümlüler ölümsüzlerdir, ölümsüzlerse ölümlüler, çünkü birileri öbürlerinin ölümünü yaşarlar, ötekiler diğerlerinin hayatlarını ölürler… Karşıtların birliği öğretisini asla hayat ile ölümün aynı şey oldukları şeklinde yorumlamamak gerekiyor. Söylenmeli ki Hegel bile “diyalektiğini” geliştirirken böyle bir hataya düşmemişti. Daha çok hayatla ölümün aynı düzlemde yer aldıkları fikrini kabul etmek gerekiyor. Böyle bir öğreti hayatı ve ölümü aynı doğaya ve yeryüzüne indirmekteydi ve Herakleitos’tan Stoa felsefesine, oradan da Spinozacılığa kadar gelişimini sürdürecekti…

Ne demektir hayat-ölümün tek bir düzleme yerleştirilmesi? Öncelikle bütün kültürlerde her ölümle bir hayatın başladığı, hayatın başladığı her yerde bir ölümün vuku bulduğu doğrultusunda bir inanç biçimin varolduğunu, bunun çoğu zaman mitolojilerin esas temalarından biri olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Hayatı yinelenen bir çember olarak tasarlayan bu öğretiler bir taraftan “edebi dönüş” fikrine, öte taraftan ölümün “evcilleştirilme” pratiklerine bağlanıyorlar. Versiyonlarından biri ölümü ötedeki bir hayata, bir öte dünya düşüncesine doğru itiyorlar –ruh göçü, ahiret öğretileri… Nietzsche’nin hatırlattığı gibi “ruhun ölümsüzlüğü” inancı herhalde çok basit bir deneyimin yanlış yorumlanışıydı: ölürken ıkınma ve can çekişme görüntüsü ve sanki bir şeyin bedenden kopup gittiği fikri…

Ölümü bir öte dünyanın yaşantısına atan dinsel ve ahlaki öğretiler ölümün bu “dışsallığını” onun evcilleştirilmesi için bir çare olarak kullandılar. Hayatı ölümle yargılamak… Ya da daha sofistike ve tek tek tüm bireylere kadar uzanan bir mutlak Tanrı sorgulaması, Son Yargı… Hayatın artık bir sonu, bir amacı ve daha yüksek, aşkın bir düzlemde yer alan bir hedefi vardı. Herakleitos’tan başlayarak Spinoza’ya dek vardığını söylediğimiz “içkinlik” düşüncesi hep bu aşkınlık öğretisi tarafından dinsel ve düşünsel bir baskı altında tutulmuştu.

Ölüm konusundaki en ilginç felsefi tutumu Spinoza’da buluyoruz: canlı bireyin özünün değil varoluşunun sonlanışı olarak ölüm onun için bir hiçtir ve onun bilincine hiç bir kavram sunamaz. Başka bir deyişle bir hiçlik olan ölümü düşünmek bir hiçten ibarettir.

Ulus Baker

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.