Menü Kapat

Etiket: türkiye (sayfa 1 / 3)

Neden Tarkovski Olamıyorum?

Öncelikle bu yazıya Tarkovski’den bir alıntıyla başlamak -filmle de çok alakalı olduğu için mantıklı olacak diye düşünüyorum, üstad diyor ki:

İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

-Andrey Tarkovski

Öncelikle bu filmi yazan ve yöneten Murat Düzgünoğlu. Belki de kendi hikayesini anlatmıştır bilmiyorum, belki de aklından sürekli geçen bir soruya cevaptır ya da onlarca genç sinemacının yerlerine Bergman, Kubrick, Trier vs. koyarak modifiye edip yineledikleri bir sorudur diye düşünüyorum bu. Film ise bu soruya gerçekçi ve umut vermeyen (Zaten hem gerçekçi hem umut veren kaç tane yanıt vardır ki?) bir yanıt veriyor.

Bahadır bir yönetmen, Türkü filmleri, kısa filmler  yönetiyor. İlk uzun metrajını ise bir sanat filmi ile yapmak istese de, gelir durumu buna müsait değil ve sermaye bulamıyor. Kime giderse gitsin “Sen bir Tarkovski, bir Bergman filmi çekmek istiyorsun ama Türkiye’de bu filmler tutmuyor, seyirci aşk istiyor, iki erkek arasında kalmış kararsız bir kadını görmek istiyor.” gibi yanıtlarla reddediliyor.

Arkadaşları Tarkovski izlerken sıkılıp kapatmak istiyorlar, yönettiği projelerde ise doğru düzgün ekipman bile bulamıyor. Kısa reklam filmi işleri çıkıyor ama o her sabah yukarıda alıntıladığım Tarkovski’nin sözüne bakarak uyanıyor ve aslında burada karşımıza mühim bir soru çıkıyor:

İlkesiz bir ülkede hayatla saf ilişkimizi nasıl sürdürebiliriz? İlkelerimizden mi taviz vereceğiz yoksa ülkemizden mi?

Sanat tıpkı herkesin ne kadar iyi olduğunu söyleyip de azınlığın dinlediği klasik müzik gibi midir bu ülkede? “Hayaller karın doyurmuyor.” gibi vecizeler etrafımızdayken, bizi hayal kurmak ve kendiliğimizi tamamlamak için cesaretlendiren kişisel “gelişimciler” hayatla ilgili saf ilişkilerini sürdürebiliyorlar mı yoksa kendi söylediklerine inanmayan vaizler mi?

Hayallerin peşinden koşarken elektrik faturasını ödeyecek paramız kalmayıp karanlıkta kalıyorsak, hayatla ilkelerden taviz vermeden bir ilişki nasıl kurabiliriz? Yoksa hayatla saf bir ilişki kurmamız zaten istenilir bir şey olmaktan çıktı mı?

Gerçekçi bir Türkiye tablosu sunarken, klasik geyikler, ilişkisel çalkalanmalarda arkada kalmıyor. Lakin biraz üzücü de olsa sorumuz yanıtlanıyor:

Bu ülkede hayatla saf bir ilişki kurmak için, ancak deli olmak gerekiyor.

Hapishane Çağı – Kapatılan İnsan

“Serbest piyasa”, “hukuk devleti”, “deomkrasi”, “insan hakları” diyerek, büyük soygunun yasal zeminini yaratmak için bütün bunları kullanıp şirket kuran ve bu şirketler yoluyla her türlü soygunu yasal olarak gerçekleştirip, sıkıştıkları en ufak durumda da devleti ve hukuku yardıma çağıran; şiddet tekelini elinde bulundurarak hiç ceza görmeden adam öldürme, zor kullanma, tecavüz etme hakkını kendine gören ve güvendiği hempalarına bu hakkı dağıtan; hiçbir yasa, hak tanımayarak her türlü hak ve hukuku tepeleme hakkını kendinde görürken en ufak bir aykırı sesi boğmak için elinden geleni ardına koymayan bir dünya sisteminin, ufak tefek soygunlar yapan birini veyahut bir polisin ya da subayın yanında elleri temiz kalacak bir katili cezalandırması arasındaki çelişkiyi kapitalizm çözemez. Bu çelişki bunca aşikarken, din soslu ahlaki ahkam kesmek ancak ikiyüzlü ve bayağı bir komedi etkisi uyandırabilir.

daha önce aynı yayın dizisinden “teröriz mi? direniş mi?” adlı kitabı paylaştığımız sel yayınları’ndan red kitaplığı’nın bir diğer güzelli ışık ergüden’in yazdığı “hapishane çağı”.  şahsen ışık ergüden benim için ciddi bir referans kaynağı. bir kitabı kendisi çevirdiyse yazar bağımsız okumam için bir sebep. kendisinin yazdıkları ise zaten tavsiye ettiklerimiz listesinde.

hapishane kavramı tarih boyunca ülkemizde ciddi yer edindi. günümüzde ise doluluk oranı ile yine zirve yaptı. aşağıdaki alıntı sizlere durumun ciddiyetini özetleyecektir. bu rakamlar bile tek başına konuyu ayrıntılı bir şekilde tartışmak ihtiyacı doğurmaya yetiyor. fakat tahmin edebileceğiniz gibi ülkemizde bu alanda yapılan çalışmalar bir elin parmaklarını geçmiyor.

Türkiye genelinde 296 kapalı, 70 açık, 6 çocuk cezaevinde 195 bin tutuklu, hükümlü bulunuyor. 15 Temmuz sonrası FETÖ operasyonlarından alınan 34 bin ve bunun dışındaki 6 bin tutukluyla cezaevleri kapasitelerini aştı. Adli kontrol ve denetimli serbestlikle tahliye olanlara karşı, doluluk oranı yüzde 104’e ulaştı.

dolayısıyla oldukça önemli bir eser hapishane çağı. suç, ceza, hukuk, mahkeme, adelet kavramlarını inceleyerek başlıyor. ardından dan hapishaneleri, hapishanelerin tarihçesini ve en önemlisi kapatılan insanın maruz kaldığı şiddetti tartışıyor. ve kitabın amaçlarından biri olarak “hapishanesizlik talebini, hapishaneyle ilgili her türlü mücadelenin en başına koymayı unutturmamaktır” diyor. içinde yaşadığımız gerçeklik üzerine oldukça ütopik gelse de, muhtemelen neslimizin göremeyeceği bir zaman dilinde insanlığın bu mekanlardan kurtulacağı umudunu da taşımıyor değiliz.

kitabın aslında 2007’de yazıldığını hatırlatmakta fayda var. versus kitap etiketli. tanıttığımız bu yeni baskı ise ışık ergüden’in önsözünü ve türkiye hapishane çalışmaları merkezi konferansı’nda yaptığı konuşmanın kaydını içeriyor. kendisinin de 17 yaşında hapishaneye adım attığını unutmamak gerek. dolayısıyla bir şekilde içeride olmayan herkesten daha çok hakim ve sizi fazlasıyla düşünmeye ve sorgulamaya sevk ediyor.

hapishanesiz ve şiddetsiz bir biçimde tavsiye ediyoruz.

hapishane çağı – kapatılan insan

Hrant.

Türkiyeliyim… Ermeniyim… iliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terkedip, geleceğimi ‘Batı’ denilen o ‘Hazır özgürlükler cehennemi’nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali, yamanmayı düşünmedim. Ülkem Sivas için ağlarken ağladım. Ülkem çeteleriyle boğuşurken, boğuştum. Kendi kaderimi ülkemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşledim. Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hâlâ da ödüyorum. Ama artık…

Birilerinin ‘Bizim Ermenilerimiz’ pohpohlamalarından da, ‘İçimizdeki hainler’ kışkırtmasından da bıktım. Normal ya da sıradan yurttaş olduğumu unutturan dışlanmışlıktan da, boğarcasına kucaklanılmaktan da usandım…

Ne 24 Nisanlar’da yürüyebildim, ne de atalarımın anısına anıtlar dikebildim. Ama ne onları o günlerde bıraktım, ne de bugünlerde taşlaştırdım. ‘Onları yaşamımda yaşamayı’ sırtladım… Gücümün yettiğince de geleceğime taşıdım. Bu taşımama sekte vurmaya ‘Ne?’ ya da ‘Kim?’ yeltendiyse onlarla amansızca boğuştum. Ne sanıyorsunuz! Tabii ki atalarımın başına gelenleri biliyorum. Buna kiminiz ‘Katliam’, kiminiz ‘Soykırım’, kiminiz ‘Tehcir’, kiminiz de ‘Trajedi’ diyorsunuz. Atalarım Anadolu diliyle ‘Kıyım’ derdi… Ben ise ‘Yıkım’ diyorum… Ve biliyorum ki eğer bu yıkımlar olmasaydı, bugün benim ülkem çok daha yaşanılır, çok da imrenilir olurdu.

Yıkıma sebep olanlara da, maşa olanlara da lanetim bundandır. Lakin lanetim geçmişedir. Elbette tarihte olan biten her şeyi öğrenmek istiyorum ama o nefret, ne menem bir rezillikse o… Onu tarihteki karanlık inine bırakıyor, ‘Olduğu yerde kalsın, onu tanımak istemiyorum,’ diyorum.

Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü sorunlarımın, Avrupalar’da, Amerikalar’da, kimi zaman sermaye, çoğu zaman da meze yapılması zoruma gidiyor. Bu öpmelerin ardında bir taciz, bir tecavüz seziyorum. Geleceğimi geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini, kabul etmiyorum artık.

O hakemler geçmiş çağlarda arenalarda köle gladyatörleri birbiriyle vuruşturan, onların vuruşmasını büyük bir iştahla seyreden, sonunda da kazanana, yaralının işini bitirmesi için başparmaklarıyla işaret veren diktatörlerin ta kendileridir. Bunun için de, bu çağda, ne bir parlamentonun hakemliğe soyunmasını kabul ediyorum, ne de bir devletin.

Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanıyla boy ölçüşemez. Benim tek isteğim canım Türkiyeli arkadaşlarımla ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamacasına özgürce konuşabilmek.

Bunu bir gün tüm Türklerle Ermenilerin de kendi aralarında konuşabileceklerine yürekten inanıyorum. Özellikle de Türkiye ile Ermenistan’ın kendi aralarında her şeyi rahatlıkla konuşabilecekleri ve düzeltebilecekleri ve onlar konuşurken, benim ilgisiz üçüncülere dönüp ‘Ulan size de üç nokta düşer,’ diyeceğim günleri iple çekiyorum.

Dünya Ermenileri 1915’in 90. yılını anmaya hazırlanıyor. Ansınlar… Haklarıdır. Yukarıdaki satırlar da bendenizin ruh halidir.

Hrant Dink
1 Kasım 2004

pek milli takım

gündem malum fatih terim ve arda turan’dan geçilmiyor. biz de uzun zamandır tribün dolaylarında iki kelam etmemiştik. milli takım nedir, ne kadar millidir, temsil gibi kavramları ve felsefi boyutlarına da girebilirdik ama dünkü maça dair yazı görselinde kullandığımız fotoğraf gerçekten düşündürüyor.

“türk milli takımı”nın öne çıkan güzelliği (belki de tek güzelliği) emre mor. kendisinin sevincinde mutluluk, masumiyet, saflık, umut, güzellik, gençlik her şey var. öte yandan ise önünde burak yılmaz yer alıyor. hani eşine şiddet uyguladığı için mahkemelik olan, prim alamadığı için gürültü çıkaran arkadaş. kendisinin “kol geçirme” hareketi ve ifadesi sanki günümüz türkiye’si fotoğrafı. nefret, öfke, şiddet, düşmanlık, kin her şeyi içeriyor. nerden baksan iki farklı türkiye yüzü. nerden baksan gerçeklik.

bunun dışında çevirmeninden basına, oyuncusundan halkına herkese tepkili olan bir ikili var. fatih terim ve arda turan. dün emre mor’u yere yatıp zaman geçirmesi için muhtemelen küfür içerikli şiddetli biçimde azarlayan bir fatih terim. cumhurbaşkanı tarafından korunuyor. ülke içerisinde imparator diye adlandırılıp rol model olarak öne sürülüyor. emre mor 18 yaşında bir çocuk. daha yeni başlıyor. daha yeni öğreniyor. öte yandan bu sezon reklamlarda oynadığı süre muhtemelen sahada geçirdiği süreden fazla olan arda turan maç sonunda kaptan sıfatıyla çıkıp ve “adamlığını” ortaya koyup kendisini eleştirenlerden tek tek hesap soracağım diyor. bütün ülkenin başarı kriteri olarak sınıflandırdığı rol model bu. diğer örnekleri ve yaşananları siz de biliyorsunuz.

ayrıca bu şerefli ve vatan aşığı peşinde olan arkadaşlar, primle-parayla işi olmadığını iddaa eden arkadaşlar, kendilerine sunulan 500 bin euro primi hiçbir zaman reddetmiyor. ya da aldıkları parayı yine vatan aşığı olup vatan için hayatı kaybedenlere ya da ihtiyacı olanlara dağıtma ihtiyacı hissetmiyor. kendilerinin hakkıdır ya da onlar istemediki diyenler yoktur umarım aranızda.

özetle bütün bu sporcunun zeki, çevik, ahlaklısının sevileceği öğretilmeye çalışılırken bu rol modellerinin nasıl ortaya çıktığı ayrı bir tartışma konusu. çocuklarına abartılı sevinç göstermenin iyi bir şey olmadığını, rakiplere saygı göstermenin önemini, futbolun sadece bir oyun olduğunu ve mücadelenin belirli değerler ve sınırlar kapsamında yapılması gerektiğini çocuklarına aktarmaya çalışanlara başarılar diliyoruz.

biz şüphesiz ki şampiyonada izlanda’yı destekliyoruz.

intihar saldırıları ve toplumsal duyarlılık

toplumsal ya da daha geniş bir çerçevede küresel duyarlılık konusundaki düşüncelerimizi garissa olayı üzerinden daha önce paylaşmıştık. an itibariyle toplumumuzun ve dünyanın büyük bir kısmının ilgisi intihar saldırılarına yöneldiği ve brüksel saldırısı sonrası verilen tepkiler ile ülke sınırları içerisinde yaşananlar sonrasında dünyanın verdiği tepkiler bir kez daha karşılaştırılmaya başlandığı için hatırlatma ihtiyacı hissettik.

öncelikle intihar saldırıları dünya üzerinde yeni bir şey değil ama 2000 sonrası dönemde olağanüstü bir artış gösterdiği gerçeği mevcut. chicago üniversitesi’nin veri tabanı sağolsun ufak bir araştırma ile bütün fotoğrafı görebiliyorsunuz. 1982-2015 arası verileri içeren bu veritabanına göre 1982-2015 yılı arasında tam 4814 intihar saldırısı gerçekleşmiş ve bu saldırılarda 48.465 kişi hayatını kaybetmiş. 1982-2000 yılları arasında toplam intihar saldırısı sayısı 174 iken, 2000 sonrası döneme 4640 saldırı düşüyor.  sadece 2014-2015 yılları arasında da 1000’den fazla saldırı var. rakamlar fazlasıyla çarpıcı ve şaşırtıcı gelmiş olabilir. endişelenmeyin. tv 8’de survivor var.

dünyada en fazla intihar saldırısı olan ülkeler sırasıyla Irak (2008), Afganistan (1079), Pakistan (501), Suriye (192), İsrail/ Filistin (172), Nijerya (130), Sri Lanka (115), Somali (103) ve Yemen (99). Türkiye ise 32 patlamayla 13. sırada yer alıyor ve ciddi bir hızla listede ilerliyor. ne oldu da 2000 sonrası dünya özellikle ortadoğu’da kafayı yedi diye düşünebilirsiniz – cevabının oldukça basit olduğunu da belirtmek isteriz – ABD’nin Afganistan ve Irak işgali. Örneğin Irak’ta 2003 yılına gelene kadar sıfır (0) ihtihar saldırı varken, ABD işgali sonrasında 21.137 kişi sadee intihar saldırılarında hayatını kaybetmiş. benzer durum afganistan için de geçerli – 2002 yılına kadar sıfır (0) intihar saldırı varken, 2002’den sonra 1059 saldırıda 4778 kişi hayatını kaybetmiş. merak etmeyin. yeni iphone modeli henüz çıktı.

konumuza geri dönecek olursak, eleştirilen nokta neden dünyanın ve özellikle avrupa’nın ikiyüzlülük yaptığı. sebepleri ise oldukça basit ve ortada. özellikle bunu eleştiren kesim; kaç kere ırak, afganistan, pakistan, suriye, nijerya, sri lanka’da yaşanan intihar saldırılarına tepki gösterdiniz? orada yaşayanlarla birlikte yas tuttunuz? tutmadanız. ama orada savaş var demeyin, sizin ülkenizdeki savaşın sonuçlarını cumhurbaşkanı göğüs gere gere açıkladı son 5-6 ayda 3300’den fazla kişi öldü (ki bu rakamın daha fazla olduğunu biliyoruz), koca ilçeler yerle bir oldu. yani senin ülkende de savaş var. ama oralar uzak ve küçük (ve hatta gayri safi milli hasılaya göre geri kalmış ülkeler), biz avrupa’nın dibindeyiz demeyin, dünya liderinin kendi dünyasında anlattıkları kadar büyük bir güç değilsiniz. avrupa için de oldukça uzak ve küçüksünüz.yani bir nevi bizim ülkede yaşananlar doğal bir sonuç iken, avrupa’nın herhangi bir yerinde yaşananlar ise beklenmeyen bir felaket.

bütün bunlardan da öte insan oğlunun sadece doğrudan etkilendiği olaylara tepki verdiğini bertolt bretch çok güzel özetlemişti. bunu siz de yapıyorsunuz ve inkar edemezsiniz. dolayısıyla klavye başında küresel duyar arayışı içerisinde olmanız yerine, büyük problemin çözümüne katkıda bulunabilecek küresel bilinci oluşturmaya katkı vermeniz dileğiyle. birazcık empati başlangıç noktası olabilir. aksi takdirde kendinizi kandırmayı bile beceremiyorsunuz.

şaibeli yurdum cinnet vatanım

10 yaşlarında 45 çocuğa tecavüz eden vakıf elamanlarının yurdu, aile bakanı sıfatı altında 1 kerelik tecavüzün kurumu karalamak için yeterli olmadığını savunanların yurdu, avrupa’da yaşanan terör olaylarına sevinmekle yetinmeyip beter olsunlar diyebilenlerin yurdu, kendi sınırları içerisinde yaşanan bombalama olayları sonrasında yol ve köprü yapmaya devam edeceğiz diyenlerin yurdu, yine terör olayları sonrasında sokağa çık alışveriş yap diyebilen ticaret odalarının yurdu, paint’te “komiklik” amaçlı yapılan görseller üzerinden belirli kurumlara yamanmak için haber yapan basının yurdu, iktidarı eleştirme cüretine kalkışan bütün basın organlarını hapse atanların yurdu, okumuş insanlardan korkan ve cahil halka güvenen rektör yardımcılarının yurdu, siyasi çıkarları için açık suç işlemiş ve hırsızlık yapmış grubu savunanların yurdu,  dine sığınarak dinin kağıt üstünde hoş görmediği her şeyi meşru gösterip uygulayanların yurdu, rant uğruna inşaat ya resullah diyerek bütün ekolojik düzeni bozmaktan çekinmeyenlerin yurdu, herhangi bir ekonomik değer üretmeyip kendini dünyanın en büyük ekonomisi görenlerin yurdu, ülkenin doğusunda yaşanan savaşı görmezden gelip kendi kökeninden olmayan insanların ölümüne sevinenlerin yurdu, her “şehit” olayından sonra ölen şehitlerin ölmediğini iddia edenlerin yurdu, her terör olayından sonra terörü lanetliyoruz açıklamasından ve bilgi paylaşımını engellemekten başka bir şey yapmayanların yurdu, 13-15 yaşındaki çocukları cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla gözaltına alabilenlerin yurdu, diyanet işleri başkanlığına, bilim-sanayi-teknoloji başkanlığından 10 kat daha fazla bütçe ayıranların yurdu, 10 tane koruma ve zırhlı araçla gezip vatandaşa sokaklara çıkın cenab-ı allah sizi korur diyenlerin yurdu, bütün bu yazdıklarımızı 1 haftalık süre içerisinde yaşatanların yurdu, bu yazıdan daha onlarca yazdıracak bir toplumun yurdu,

Güzellikleri kelimelerinin gürültüsünden, teknoloji çöplüğünden yok edilmişlerin yurdu,
Benim şaibeli yurdum cinnet vatanım.

öz şaibeli yurdum cinnet vatanım

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.