Etiket: türkiye

türkiye’nin linç rejimi

her geçen gün normal bir şeymiş gibi davranılmaya başlanılan linç kültürü üzerine bir şeyler karalamak niyetindeyken akla gelen tanıl bora’nın türkiye’nin linç rejimi eserinin giriş yazısını hatırlayıp paylaşmak istedik

Linç, 2008’de yitirdiğimiz sözlük ustası Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’ünde şöyle tanımlanır:

Halktan bir topluluğun, bir suçluyu ya da kendilerine göre suç olan davranışta bulunmuş birini yumruk, taş, sopa gibi araçlarla döve döve öldürmesi.

Ölüm, uç nokta; o noktaya varmayan şiddete de “linç” diyoruz pekâlâ. En azından “linç girişimi” diyoruz. Linç girişimi de, kastı bakımından ve ortaya çıkarttığı sosyal ve insanî durum bakımından, linçten başka bir şey değildir.

Sosyal teoride bir unsur daha vurgulanır linci tanımlarken: Ajitasyon unsuru. “Halktan bir topluluk”, onları eyleme çağıran birileri tarafından seferber edilmiştir. “Bunlara kim dur diyecek!” diye tahrik eden gazeteler tarafından… doğrudan doğruya “vurun şerefsize, ne duruyorsunuz!” diye haykıran provokatör tarafından… öfkeyle fokurdayarak kendi kendini azdıran kalabalık içinden ilk yumruğu indiren birisi tarafından…

Lincin hedefi: “Suçlu veya kendine göre suç olan davranışta bulunmuş birisi” veya birileri… Linç, bir cezalandırma eylemi. Linççiler, “suçlunun” tespitini ve cezalandırılmasını bizzat ellerine alıyor, hukuku devre dışı bırakıyorlar. Hukukun “iyi” işlemediğini, suçluları lâyığınca cezalandırmadığını düşünüyorlar. Olağan yargılama prosedürü, zaten suçluluğuna çoktan karar verdikleri o reziller için –her kimseler– bir mükâfat niteliği taşıyor onlara göre: “Mahkeme aylarca sürecek, avukat bir boşluk bulup beraat ettirecek ya da içeri girse bile elini kolunu sallaya sallaya biraz yatıp çıkacak”; “Bunları zaten kolluyorlar”. Böyle düşünüyorlar. Dahası, o kişilerin “normal hukuku” hak etmeyecek derecede aşağılık mücrimler olduklarını düşünüyorlar. İnsan cinsinden saymıyorlar onları. İnsanca bir muameleyi hak etmedikleri kanaatindeler.

Linç, modern bir sözcük. Amerikan iç savaşından sonra ırkçı Ku Klux Klan gruplarının, siyahlara uyguladığı şiddeti tanımlamak üzere kullanıldı ve yerleşti. Ki Ku Klux Klan marjinal bir hücre değil, “işinde gücünde, sıradan yurttaşların” mensup olduğu binlerce kişiye yayılmış bir örgütlenmeydi. Dolayısıyla, kitlesel bir kabul gören, diyebiliriz ki belirli bir toplumsal meşruiyete yaslanan bir pratikti.

Zaten, linç sözcüğünün refakatinde linç hukuku kavramıyla beraber zuhur etmiş olması, bizi irkiltmeli. Kavramın adından türetildiği söylenen –farklı kaynaklara göre– dört kişiden üçü yargıçtır zaten. 1493’te İrlanda’nın Galway kasabasında cinayet zanlısı oğlunu mahkûm ettikten sonra evinin penceresinden sarkıtarak bizzat asan, gaddarlığıyla ünlü yargıç James Lynch… Amerikan bağımsızlık savaşında gerek İngiltere’ye sadık kalan “düşmanları” gerekse her adi suç zanlısını mahkemeye çıkarmadan, çoğunlukla kırbaçlatarak, cezalandırtan yargıç Charles Lynch… 16. yüzyıl sonlarında Kuzey Carolina’da olağanüstü sertliğiyle nam salmış bir yargıç, John Lynch… Lincin isim babası adaylarından yargıç olmayan, yalnızca William Lynch: 18. yüzyıl sonu/19. yüzyıl başlarında Pittsylvania kentinde bir haydut çetesini bizzat cezalandırmak üzere milis örgütleyen bir adam…

Yoksa linci, modern hukuk düzenlerinin bodrumlarında saklanan işkence âletlerine mi benzetmeli? Nasıl, Carl Schmitt’e göre, olağanüstü hal ilan etme ve uygulama yetkisi hukukun kurucu unsuruysa, son kertede hukuku muktedir kılan güç buysa ve her daim devreye sokabileceği bir imkânsa… Nasıl Giorgio Agamben, modern iktidarın insanları keyfî biçimde hükmedilebilir “çıplak hayata” indirgeyen hukuksuzlaştırılmış mekânlarına dikkat çekiyorsa… Linç de, “hukuk devletleri”nin gözlerden ırak tutulan ama kapatılmamış, ara ara geçit verilen ya da verilebilecek bir yan yolu olabilir mi? Dünyanın her köşesinden başka örnekler yanında, Türkiye’nin gerek bütün modern tarihindeki gerek yakın yıllardaki tecrübesi, açıkça bunları düşündürüyor.

Radikal siyasal teorinin eleştirel sorgulamasının gösterdikleri, bizi “hukuk devleti” ilkesi ile linç arasındaki mutlak bağdaşmazlığa dikkat çekmekten alıkoymamalı. “Linç hukuku”, hukuksuzluk demektir. “Bazı” insanların hukuktan istisna edilmesi demektir. İnsanların hukuktan istisna edilmesinin, yani haksızlığın, adaletsizliğin doğallaşması, meşrulaşmasıdır.

Hukukun üstünlüğünün, –ki kanunlara riayetle mahdut olmayan bir etik ilkedir–, berhava olması, gücün ve şiddetin keyfîliğine alan açar. Linci “tolere etmek”, Türkiye’de siyasî ve mülkî erkânın sıkça yaptığı gibi mazur göstermek, hukuk devletinin kendini inkârıdır.

Linç sözcüğünün mecazî kullanımlarının son zamanlarda gündelik dilde hayli yaygınlaştığını fark ediyor musunuz?

Özel hayatıyla ilgili “iftiralara” maruz kalan manken veya dizi oyuncusu, medyanın itibardan düşürdüğü herhangi bir kamusal şahsiyet, “linç edildiğini”, “yargısız infaza kurban gittiğini” söyleyerek tepki gösteriyor. Haksızlığa uğradığını, adaletsizliğe maruz kaldığını söyleyen meşhur egolar, ‘gerçek’ linçlerin kurbanlarına çok zaman nasip olmayan bir duygudaşlıkla karşılanabiliyorlar. Galiba, linç kavramının ‘gerçek’ bir infiâl konusu olmamasının bir işaretidir bu.

‘Gerçek’ bir infâlin zembereği, hukuk fikrinden, kamusal bilinçten, vatandaşlık etiğinden başka bir yerde işliyordur belki. Elbette bunlarla büsbütün alâkasız olmayan, tersine bu değerlerle mâmur bir yerde: vicdanda. Kamu vicdanına gelene kadar, her nevi ‘münferit’ vicdanın da sızlaması beklenmez mi lincin dehşeti karşısında? Linç, kalabalığın azlığı çiğnemesidir – bazen, tek birisini. Korunmasız, çaresiz durumdakine saldırmaktır. Köşeye kıstırılmış, kuşatılmış olana çullanmak… Yerdekine bir tekme savurmak… Bireysel sorumluluk üstlenmeden, kalabalığın koynuna sığınmış, ‘anonim’ bir cürmün gölgesine saklanarak…

Yapılabilecek en büyük vicdansızlıklardan, olup olabilecek en şerefsizce işlerden biri, kısacası. Her canını sıkanı, her tuhafına gideni, en basit bir gündelik hayat ihtilâfındaki muhatabını şeddeli şeddeli “şerefsiz” diye anmanın konuşmada virgül yerine geçtiği bir toplumsal vasatta, lincin infiâl yaratmaması da bize bir şeyler söylüyor olmalı.

Kalabalığın koynuna sığınmaktan, ‘anonimleşmiş’ bir cürümden bahsettik. Lincin tekinsiz yanı bu. Aşağı yukarı yüz yıldır bir beşerî-doğal âfet olarak siyasî mühendislik hesaplarına dahil edilen “kitle psikolojisi” etmeni… Tek başlarına böyle bir şeye cesaret etmeyecek insanlar, birlikte yapıyor olmanın cesaret aşısıyla vurup kırarlar… Kitleyle beraber akarken, kitlenin bir parçası olmanın cezbesi içinde, yaptıklarının suç olduğunu, yüz kızartıcı olduğunu, günah olduğunu, zillet olduğunu idrak etmez, edemez, ar-hayâ eşiğini atlarlar. Bazen, meş’um bir ‘fırsat’ gibi gelir bu… Linç kurbanıyla, onun “meselesiyle” doğrudan alâkalı olması bile gerekmez; yığılmış hoşnutsuzlukların yükü, engellenmişlik duygusunun biriktirdiği saldırganlık potansiyeli, zayıf ve “serbest” bir hedef bulmuştur ya, boşalır onun üzerine.

Konuyla ilgili sosyoloji, psikoloji, siyasetbilimi, antropoloji literatüründe, linç sözcüğünün daimî refakatçisi: güruh. Değersiz kalabalık, ayaktakımı, sürü.

Lincin öznesi olduğu kadar, nesnesidir de güruh. Linç girişimcilerini illâ bir lümpenler topluluğu, azgın bir fanatik kitlesi, tutunacağı bir dal, bağlanacağı bir değer kalmamış kopuklardan müteşekkil bir kara kalabalık olarak tasavvur etmeyin. Elbette, böyle bir kitlenin lince celp edilmesi bilhassa kolaydır; ‘böyleleri’ eşiği kolayca geçebilir, kırıp dökebilirler. Ama unutulmasın: Linç eylemi, ona kalkışanları, ona kapılanları güruha dönüştürür. Linci yapan güruh olduğu kadar, güruhu yaratan da linçtir. Linç deneyimi, girişim ve ajitasyon ‘aşamasından’ itibaren, kitleyi, kalabalık içindeki insanları güruh haline getirir. Güruhlaşmanın meyli, lincedir.

Lincin insanı dehşete düşüren, düşürmesi gereken yanı, budur. İnsan topluluklarının güruhlaşması… Av güruhuna benzemesi… Yırtıcı hayvan sürüsüne benzemesi… Barbarlaşması… İnsanlıktan çıkması…

Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Lincin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitiriyor demektir

Türkçülüğün öncü düşünürü ve Türk faşizminin en tutarlı ideologu Nihal Atsız, 1963’te yazdığı bir mektupta “Polatlı civarında iki Alman turiste yapılan canavarlık” hakkındaki bir gazete haberine değinir ve şöyle hayıflanır:

Doğrusunu istersen, bu olayda millî bir utanç ve rezalet var. Bu utanç ancak bu iki canavarın halk tarafında linç edilmesiyle temizlenebilir ama o haysiyet, o şuur, o kan, o gayret nerede?

Sanki medenî cesaret kavramını tersine çeviren bir eda vardır bu serzenişte. Toplum (daha doğrusu millet) olma vasfı, “şerefini” kanla temizlemeye hazır olma pervasızlığıyla sınanır. Faşist ahlâk, millî-toplumsallığın hayatiyetini, kandaş ilkel topluluğun güdü ekonomisini canlandırmakta bulur.

Ümit Kıvanç, 2008 Ekim’inde Balıkesir/Ayvalık/Altınova’da iki genç grubu arasındaki gerginliğin cinayetle sonuçlanmasından sonra beldedeki Kürtlere karşı bir linç havasının estirilmesi üzerine yazdığı yazıyı şöyle bitirmişti:

Halimi sorarsanız, bir sonraki linç-katliam girişiminde ilk öldürüleceklerden biri olmayı diliyorum.

Bu sardonik infiâl, linç vakalarının olağanlaştığı bir toplumun toplumluktan/insanlıktan çıkmasının karşısında insanın dibine battığı umutsuzluğun  ifadesidir.

Buraya kadar, soyut olarak linçten söz ettim. Lincin vahametini idrak etmek için buna ihtiyacımız var. Saiklerine, ‘muharriklerine’, sebeplerine, sonuçlarına hiç girmeden, bunları hiç bilmeden ve hesaba katmadan, linci ağır bir zillet, bir insanlıktan çıkma düşkünlüğü olarak görmek için… Faillerine, kurbanlarına, yerine yurduna, toplumsal ve politik bağlamına, vesilesine hiç bakmadan, her linç vakası başımızı önüne eğdirir, eğdirmelidir. En mühimi, bu.

Türkiye’de son yıllarda neredeyse rutinleşen linç vakaları ve bunların yetkililerce belirli bir ‘toleransla’ karşılanması karşısında, bu ‘soyut’ ve ‘ahlâkî’ infiâlin eksikliğinden muzdarib olmalıyız. Vekil vükelâ, askerî ve mülkî erkân, büyük medyada söz sahibi olanlar, kanaat önderleri, politikacı zümresi, linç olaylarına tepki gösterdiklerinde, –gösterirlerse–, kâhir ekseriyetle, bu olayların yine asayiş cinsinden sonuçlarına dikkat çekerek kaygı belirtiyorlar – belirtirlerse. Vatandaşlar kendini devlet otoritesi yerine koyarak suçlu gördüklerini cezalandırma ya da hak alma (ihkak-ı hak) cihetine giderlerse bunun devlet otoritesinin altını oyacağını ve hukuk devletini iflâs ettireceğini söyleyerek… ve tabii, bu gibi provokasyonların Türk-Kürt çatışmasına, yani sivil/ iç savaşa yol açarak birlik ve beraberliğimizin köküne kibrit suyu dökeceği uyarısında bulunarak…

Linçlerin ‘kendisinden’ çok sonuçlarından duyulan bu endişeye de razıyız tabii. Kimileri bu vakalardan ancak devletli ve millî mülahazalarla rahatsızlık duyacaksa, bari öyle duysun…

Zira, söylemeye gerek yok, Türkiye’de yakın dönemde çoğalan linç vakalarının gerçekten “Türkler” ve “Kürtler” arasında, husumet tohumları eken, gündelik hayattaki ayrışmaları derinleştiren bir etkisi vardır.

Söz konusu vakaların çoğunun belirgin muharriki, Kürtlere yönelik hınçtır. Her Kürt’ün şahsında PKK’yı görmektir; kimi zaman rant ihtilâfında öne çıkmak, kimi zaman kendini “asıl yerlisi” saydığı kentin/kasabanın/mahalledeki hâkimiyet ve ‘üstünlüğünü’ savunmak için, bayrakları fora edip ahaliyi “hain Kürtlere” karşı ayaklandırma ‘imkânıdır’. Başka bir şeyleri protesto eden solcu gençleri hedef alan linç girişimlerinde bile, atılan ilk yumruk, çakılan ilk kibrit: “Bunlar PKK’lı!” lâfıdır.

Korkulacak uç nokta, kaybedecek bir şeyi ve bir ümidi olmayan kitlelerin biriktiği yerlerde-ortamlarda, ‘lümpen’ kalabalıkların toplu kırımlara girişmesidir. Fakat ‘hazır’ güruhlara dikmeyelim sadece gözümüzü; linç atmosferinin ‘işinde gücündeki’ insanları güruhlaştırıcı etkisini unutmayalım. Ayrıca, en uç noktaya, felâket raddesine varmasa, daha ‘hesaplı’ ölçeklerde kalsa ve gerek kendi içinden gerek ‘yukardan’ gemlense dahi, bu eğilimin, bu ‘yatkınlığın’, toplulukları gitgide birbirinden uzaklaştıracağı açıktır. Bu, toplulukların kendi içinde de etnik ‘şuurun’ pekişmesi, insanların etnikliğine indirgenmesi demektir. Ve ne kadar tekrarlasak az: Toplum olma vasfının kaybı demektir, toplumun iliğinin erimesidir.

Yetkililerin engin hoşgörüsü, linç güruhlarına fevkalâde geniş bir “tahrik olma hakkı” bahşedilmesi, kimi zaman bunların yarı-legal milis gruplarıymışçasına hayırhâh muameleye tabi tutulması, Türkiye’de linç ‘olgusunun’ son derece önemli bir veçhesini oluşturuyor. Lincin, meşrulaşma demeyeceksek, olağanlaşmasının belki de temel sebebi budur.

Dahası, bu sunuş yazısının başlarında geçerken imâ ettiğim ve başka bir yerde üzerinde durduğum gibi Türkiye’de, bir kriz idaresi ve olağanüstü hal yöntemi olarak lincin ‘işlevselleştirildiğini’, önünün açıldığını düşündürten bir tablo karşısındayız. Bunun vahim bir örneğiyle, elinizdeki metin yayıma hazırlanırken karşılaştık. İstanbul Okmeydanı’nda protesto gösterisi yapan DTP’li [Demkratik Toplum Partisi] gruba, bir mahalleli pompalı tüfekle ateş açtı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu “vatandaş tepkisine” şu sözlerle ‘empati’ gösterdi:

Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, vatandaşın hayatına kast ederseniz, hayatına kastettiğiniz vatandaş kalkıp da eğer elinde böyle bir tedbiri, böyle bir imkânı varsa, o da kendini savunma yoluna gidecektir.

Güzel Şeyler Ancak Bir Kötülükten Çıkar

Tam da, 39-38 insan yılı önce, Ankara’daki devlet’in dışında ve Anadolu’nun Avrupa yakasında, kakışmalı seslerle örülmüş logaritmalı bir şiir üzerinde kendimce duruyordum. – Evet, düşünce ve şiir iç içe geçmiştir. Birbirine kenetlenerek çırılçıplak ayakta sevişen ve çift kıçlı bir toplum olan iki insan gibi! Hangisi şiir, hangisi düşünce? Ayıramazsın!

Ve, burada Çanakköy’de, bütün gün, bizim gibi çukurdan gelmiş, sürünen ve sürülen insancıkların, cefa çeken ama yine de kamasına bir dize kazıtmış, ve de ayrıca (O.M. Arıburnu gibi) phallusuna boa yılanı resmi dövdürmüş, yüksek topuklu, ceketinin yalnız sol kolunu giymiş, parlak sarı gömlekli, kırmızı kravatlı ve mor kabadayıların, hiç gülmeyen kısık ve boğuk sesli ‘phallokrat’ dikkafalıların, alçak perdeden ve sırayla; hapisanede konserve kutusundan ya da kurutulmuş kabak gövdesinden yapılmış bağlama (ve de kalın odundan buziki) eşliğiyle attıkları insan çığlıklarım dinliyordum. Yıllarca söylenmesi bile yasaklanmış; 18 yaşında asılan (sıkı delikanlı Erdal Eren gibi) Stelios Kardaras’ı ve bir dışlanmayı kendine yediremediği için intihar ettiği halde, fırsat bu fırsattır, kafası kesilerek (Habeas Corpus hukuku nerede?) Üç Kale alanında teşhir edilen, onurlu ‘reis’ Aris Velukiotis’i de. Mangas’ların, rebetes’lerin bu şarkıları 50 yıl boyunca aydınlarca dışlanmışta. İlginçtir: Bu çığlıklarda ‘baba’ ya da ‘baba kavramı’ hiç yoktur. Acaba, insanoğlunun, bir gerçeklikte babasız olduğunu onlar da biliyorlar mı ki? Dünyalarında iktidar diye bir şey hiç olmamıştır çünkü?

İşte, bir bakıma, bunlar içinde ve içreyken sorularınız vardı bana. Deve güreşlerini videodan gösteren kahveye gitmeyi bıraktım. Horoz dövüşlerine daha vakit var. Şimdilik bir nalbantta sıra sıra kafes içindeki horozlanan horozlara bakmaya gidiyorum.

Yok yoksulluk içinde ve yalnızlıkta ölen ünlü Roza Eskinazi’yi (bizim Kantocu Peruz da öyle öldü, Ihlamur’da Fulya Tarlasına bakan bir derme barakada, Deniz kızı Eftalya da, galiba hekim olarak son kez Fahri Celal Göktulga gitmiş! Yani hikâyeci F. Celalettin sizin arılayacağınız) ve yoksul Bohor’u. Bu iş bitince yine dinlerim diyorum,

Çanakkale Aşireti işlevini yitirmiştir ama çoktan beri eskidiğini algılayamıyor. Onu da şimdilik bir yana bırakıyorum. Üyeler, sözgelimi, “Tahta At” Fransız Hasan bir uskumru olarak, Dardanel’in çocukları olabilirler sıkışınca; uğurlar olsun! Bense, rakı içince kafasını küt küt otomobiline vuran ve çocukluğunda müsamerelere çıkarılmayan Çanakkaleli Melahat’ın bir oğlu olmakla övünürüm. Çanakkaleli Melahat âdeta bir annem. Kendisi yakın akrabalarımdan daha yakındır.

Ben, tarihte de, insan ilişkilerini, katmanları az buçuk kurcalayan bir vakanüvis sayılır mıyım bilemem, ya da bir kronikçi? Ya da bir kadastrocu ya da bir nüfus memuru? Yani kısacası, konumunu ve durumunu belli etmeyen bir kütükçü! Tabii etikçi olmak isterdik ama artık iş işten geçti galiba.

Bir kez, konu, buna göre pek de netameli değil. Bir kötülük su içtiği yere dek kovalanmalıdır!

Siz onu bunu bırakın da genç şairlere, kostak delikanlılara ve genç güzel insanlara bakın; nerelerden geçerek, nerelere varmışlar! Asıl bu önemli. Geçmişte yazdığım gibi, benim karamsarlığımın rengi, kara değil, akkordur!

“Para, (iktidar), ve yükselme tanrılarına tapman o genç insanların ütopyasında bizlerin yeri, mezarlık değilse bile, hapisane ya da tımarhane olabilir ancak.” (Enis Batur)

“Türkiye, ayıptır sorması, ne zaman akıllanacağız.”
(Küçük İskender)

Postmodern Biz Kız Sevdim.
(Şüreka Evren adlı bir şair-anlatıcı

“Hamile kız insanlara Atatürk’ten hamile kaldığım anlatıyordu.”
(Emine Sevgi Özdamar, Hayat Bir Kervansaray romanı)

“Tanrıyla konuşulmayacak kadar dipte.”
(Cahit Koytak, Avluda Oturan Şizofrenler şiiri)

Tabii; Ahmet Altan, Feryal Çeviköz, Murat Belge, Ahmet Oktay, Cezmi Ersöz, Oğan Güner, Mete Tunçay, Özay Erkılıç, İsmail Beşikçi, Adnan Acar, Kürşat Bumin, Niyazi Zorlu, Vüs’at O. Bener, Burhan Oğuz, Mehmet Atak, Selim İleri, Reha Çamuroğlu, Metin Üstündağ… adlarını da verebilirdim.

Evet, Anadolu adlı ve denizlere çıkan köprü çökmüş olabilir, çöktü! Hem Sıvaslılık, hem Müslümanlık adına şairlerin yakılması kesenkes insanlık dışı bir olay. Alabildiğine ilkel ve hayvanca bir şey. Ne yazık ki Ortadoğuda tarih ancak ve az buçuk böyle yürütülüyor, yürür!

Hem gerçek anlamda, hem olanca anlamıyla Türkiye duraklama dönemi’ni bir yaşıyor, bir ölüyor! Türkiye’nin çökmesi ya da çözülmesi bence zorunlu. Güzel şeyler ancak bir kötülükten çıkar, çıkacaktır!

Ne der bir insan:
“Tarihten geliyoruz; İnsanlarız; Kendimizle buluşmaya gidiyoruz.”
Bu, bu kadar işte kardeşim!

Ece Ayhan – 1993

Neden Tarkovski Olamıyorum?

Öncelikle bu yazıya Tarkovski’den bir alıntıyla başlamak -filmle de çok alakalı olduğu için mantıklı olacak diye düşünüyorum, üstad diyor ki:

İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

-Andrey Tarkovski

Öncelikle bu filmi yazan ve yöneten Murat Düzgünoğlu. Belki de kendi hikayesini anlatmıştır bilmiyorum, belki de aklından sürekli geçen bir soruya cevaptır ya da onlarca genç sinemacının yerlerine Bergman, Kubrick, Trier vs. koyarak modifiye edip yineledikleri bir sorudur diye düşünüyorum bu. Film ise bu soruya gerçekçi ve umut vermeyen (Zaten hem gerçekçi hem umut veren kaç tane yanıt vardır ki?) bir yanıt veriyor.

Bahadır bir yönetmen, Türkü filmleri, kısa filmler  yönetiyor. İlk uzun metrajını ise bir sanat filmi ile yapmak istese de, gelir durumu buna müsait değil ve sermaye bulamıyor. Kime giderse gitsin “Sen bir Tarkovski, bir Bergman filmi çekmek istiyorsun ama Türkiye’de bu filmler tutmuyor, seyirci aşk istiyor, iki erkek arasında kalmış kararsız bir kadını görmek istiyor.” gibi yanıtlarla reddediliyor.

Arkadaşları Tarkovski izlerken sıkılıp kapatmak istiyorlar, yönettiği projelerde ise doğru düzgün ekipman bile bulamıyor. Kısa reklam filmi işleri çıkıyor ama o her sabah yukarıda alıntıladığım Tarkovski’nin sözüne bakarak uyanıyor ve aslında burada karşımıza mühim bir soru çıkıyor:

İlkesiz bir ülkede hayatla saf ilişkimizi nasıl sürdürebiliriz? İlkelerimizden mi taviz vereceğiz yoksa ülkemizden mi?

Sanat tıpkı herkesin ne kadar iyi olduğunu söyleyip de azınlığın dinlediği klasik müzik gibi midir bu ülkede? “Hayaller karın doyurmuyor.” gibi vecizeler etrafımızdayken, bizi hayal kurmak ve kendiliğimizi tamamlamak için cesaretlendiren kişisel “gelişimciler” hayatla ilgili saf ilişkilerini sürdürebiliyorlar mı yoksa kendi söylediklerine inanmayan vaizler mi?

Hayallerin peşinden koşarken elektrik faturasını ödeyecek paramız kalmayıp karanlıkta kalıyorsak, hayatla ilkelerden taviz vermeden bir ilişki nasıl kurabiliriz? Yoksa hayatla saf bir ilişki kurmamız zaten istenilir bir şey olmaktan çıktı mı?

Gerçekçi bir Türkiye tablosu sunarken, klasik geyikler, ilişkisel çalkalanmalarda arkada kalmıyor. Lakin biraz üzücü de olsa sorumuz yanıtlanıyor:

Bu ülkede hayatla saf bir ilişki kurmak için, ancak deli olmak gerekiyor.

Hapishane Çağı – Kapatılan İnsan

“Serbest piyasa”, “hukuk devleti”, “deomkrasi”, “insan hakları” diyerek, büyük soygunun yasal zeminini yaratmak için bütün bunları kullanıp şirket kuran ve bu şirketler yoluyla her türlü soygunu yasal olarak gerçekleştirip, sıkıştıkları en ufak durumda da devleti ve hukuku yardıma çağıran; şiddet tekelini elinde bulundurarak hiç ceza görmeden adam öldürme, zor kullanma, tecavüz etme hakkını kendine gören ve güvendiği hempalarına bu hakkı dağıtan; hiçbir yasa, hak tanımayarak her türlü hak ve hukuku tepeleme hakkını kendinde görürken en ufak bir aykırı sesi boğmak için elinden geleni ardına koymayan bir dünya sisteminin, ufak tefek soygunlar yapan birini veyahut bir polisin ya da subayın yanında elleri temiz kalacak bir katili cezalandırması arasındaki çelişkiyi kapitalizm çözemez. Bu çelişki bunca aşikarken, din soslu ahlaki ahkam kesmek ancak ikiyüzlü ve bayağı bir komedi etkisi uyandırabilir.

daha önce aynı yayın dizisinden “teröriz mi? direniş mi?” adlı kitabı paylaştığımız sel yayınları’ndan red kitaplığı’nın bir diğer güzelli ışık ergüden’in yazdığı “hapishane çağı”.  şahsen ışık ergüden benim için ciddi bir referans kaynağı. bir kitabı kendisi çevirdiyse yazar bağımsız okumam için bir sebep. kendisinin yazdıkları ise zaten tavsiye ettiklerimiz listesinde.

hapishane kavramı tarih boyunca ülkemizde ciddi yer edindi. günümüzde ise doluluk oranı ile yine zirve yaptı. aşağıdaki alıntı sizlere durumun ciddiyetini özetleyecektir. bu rakamlar bile tek başına konuyu ayrıntılı bir şekilde tartışmak ihtiyacı doğurmaya yetiyor. fakat tahmin edebileceğiniz gibi ülkemizde bu alanda yapılan çalışmalar bir elin parmaklarını geçmiyor.

Türkiye genelinde 296 kapalı, 70 açık, 6 çocuk cezaevinde 195 bin tutuklu, hükümlü bulunuyor. 15 Temmuz sonrası FETÖ operasyonlarından alınan 34 bin ve bunun dışındaki 6 bin tutukluyla cezaevleri kapasitelerini aştı. Adli kontrol ve denetimli serbestlikle tahliye olanlara karşı, doluluk oranı yüzde 104’e ulaştı.

dolayısıyla oldukça önemli bir eser hapishane çağı. suç, ceza, hukuk, mahkeme, adelet kavramlarını inceleyerek başlıyor. ardından dan hapishaneleri, hapishanelerin tarihçesini ve en önemlisi kapatılan insanın maruz kaldığı şiddetti tartışıyor. ve kitabın amaçlarından biri olarak “hapishanesizlik talebini, hapishaneyle ilgili her türlü mücadelenin en başına koymayı unutturmamaktır” diyor. içinde yaşadığımız gerçeklik üzerine oldukça ütopik gelse de, muhtemelen neslimizin göremeyeceği bir zaman dilinde insanlığın bu mekanlardan kurtulacağı umudunu da taşımıyor değiliz.

kitabın aslında 2007’de yazıldığını hatırlatmakta fayda var. versus kitap etiketli. tanıttığımız bu yeni baskı ise ışık ergüden’in önsözünü ve türkiye hapishane çalışmaları merkezi konferansı’nda yaptığı konuşmanın kaydını içeriyor. kendisinin de 17 yaşında hapishaneye adım attığını unutmamak gerek. dolayısıyla bir şekilde içeride olmayan herkesten daha çok hakim ve sizi fazlasıyla düşünmeye ve sorgulamaya sevk ediyor.

hapishanesiz ve şiddetsiz bir biçimde tavsiye ediyoruz.

hapishane çağı – kapatılan insan

Hrant.

Türkiyeliyim… Ermeniyim… iliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terkedip, geleceğimi ‘Batı’ denilen o ‘Hazır özgürlükler cehennemi’nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali, yamanmayı düşünmedim. Ülkem Sivas için ağlarken ağladım. Ülkem çeteleriyle boğuşurken, boğuştum. Kendi kaderimi ülkemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşledim. Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hâlâ da ödüyorum. Ama artık…

Birilerinin ‘Bizim Ermenilerimiz’ pohpohlamalarından da, ‘İçimizdeki hainler’ kışkırtmasından da bıktım. Normal ya da sıradan yurttaş olduğumu unutturan dışlanmışlıktan da, boğarcasına kucaklanılmaktan da usandım…

Ne 24 Nisanlar’da yürüyebildim, ne de atalarımın anısına anıtlar dikebildim. Ama ne onları o günlerde bıraktım, ne de bugünlerde taşlaştırdım. ‘Onları yaşamımda yaşamayı’ sırtladım… Gücümün yettiğince de geleceğime taşıdım. Bu taşımama sekte vurmaya ‘Ne?’ ya da ‘Kim?’ yeltendiyse onlarla amansızca boğuştum. Ne sanıyorsunuz! Tabii ki atalarımın başına gelenleri biliyorum. Buna kiminiz ‘Katliam’, kiminiz ‘Soykırım’, kiminiz ‘Tehcir’, kiminiz de ‘Trajedi’ diyorsunuz. Atalarım Anadolu diliyle ‘Kıyım’ derdi… Ben ise ‘Yıkım’ diyorum… Ve biliyorum ki eğer bu yıkımlar olmasaydı, bugün benim ülkem çok daha yaşanılır, çok da imrenilir olurdu.

Yıkıma sebep olanlara da, maşa olanlara da lanetim bundandır. Lakin lanetim geçmişedir. Elbette tarihte olan biten her şeyi öğrenmek istiyorum ama o nefret, ne menem bir rezillikse o… Onu tarihteki karanlık inine bırakıyor, ‘Olduğu yerde kalsın, onu tanımak istemiyorum,’ diyorum.

Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü sorunlarımın, Avrupalar’da, Amerikalar’da, kimi zaman sermaye, çoğu zaman da meze yapılması zoruma gidiyor. Bu öpmelerin ardında bir taciz, bir tecavüz seziyorum. Geleceğimi geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini, kabul etmiyorum artık.

O hakemler geçmiş çağlarda arenalarda köle gladyatörleri birbiriyle vuruşturan, onların vuruşmasını büyük bir iştahla seyreden, sonunda da kazanana, yaralının işini bitirmesi için başparmaklarıyla işaret veren diktatörlerin ta kendileridir. Bunun için de, bu çağda, ne bir parlamentonun hakemliğe soyunmasını kabul ediyorum, ne de bir devletin.

Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanıyla boy ölçüşemez. Benim tek isteğim canım Türkiyeli arkadaşlarımla ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamacasına özgürce konuşabilmek.

Bunu bir gün tüm Türklerle Ermenilerin de kendi aralarında konuşabileceklerine yürekten inanıyorum. Özellikle de Türkiye ile Ermenistan’ın kendi aralarında her şeyi rahatlıkla konuşabilecekleri ve düzeltebilecekleri ve onlar konuşurken, benim ilgisiz üçüncülere dönüp ‘Ulan size de üç nokta düşer,’ diyeceğim günleri iple çekiyorum.

Dünya Ermenileri 1915’in 90. yılını anmaya hazırlanıyor. Ansınlar… Haklarıdır. Yukarıdaki satırlar da bendenizin ruh halidir.

Hrant Dink
1 Kasım 2004

pek milli takım

gündem malum fatih terim ve arda turan’dan geçilmiyor. biz de uzun zamandır tribün dolaylarında iki kelam etmemiştik. milli takım nedir, ne kadar millidir, temsil gibi kavramları ve felsefi boyutlarına da girebilirdik ama dünkü maça dair yazı görselinde kullandığımız fotoğraf gerçekten düşündürüyor.

“türk milli takımı”nın öne çıkan güzelliği (belki de tek güzelliği) emre mor. kendisinin sevincinde mutluluk, masumiyet, saflık, umut, güzellik, gençlik her şey var. öte yandan ise önünde burak yılmaz yer alıyor. hani eşine şiddet uyguladığı için mahkemelik olan, prim alamadığı için gürültü çıkaran arkadaş. kendisinin “kol geçirme” hareketi ve ifadesi sanki günümüz türkiye’si fotoğrafı. nefret, öfke, şiddet, düşmanlık, kin her şeyi içeriyor. nerden baksan iki farklı türkiye yüzü. nerden baksan gerçeklik.

bunun dışında çevirmeninden basına, oyuncusundan halkına herkese tepkili olan bir ikili var. fatih terim ve arda turan. dün emre mor’u yere yatıp zaman geçirmesi için muhtemelen küfür içerikli şiddetli biçimde azarlayan bir fatih terim. cumhurbaşkanı tarafından korunuyor. ülke içerisinde imparator diye adlandırılıp rol model olarak öne sürülüyor. emre mor 18 yaşında bir çocuk. daha yeni başlıyor. daha yeni öğreniyor. öte yandan bu sezon reklamlarda oynadığı süre muhtemelen sahada geçirdiği süreden fazla olan arda turan maç sonunda kaptan sıfatıyla çıkıp ve “adamlığını” ortaya koyup kendisini eleştirenlerden tek tek hesap soracağım diyor. bütün ülkenin başarı kriteri olarak sınıflandırdığı rol model bu. diğer örnekleri ve yaşananları siz de biliyorsunuz.

ayrıca bu şerefli ve vatan aşığı peşinde olan arkadaşlar, primle-parayla işi olmadığını iddaa eden arkadaşlar, kendilerine sunulan 500 bin euro primi hiçbir zaman reddetmiyor. ya da aldıkları parayı yine vatan aşığı olup vatan için hayatı kaybedenlere ya da ihtiyacı olanlara dağıtma ihtiyacı hissetmiyor. kendilerinin hakkıdır ya da onlar istemediki diyenler yoktur umarım aranızda.

özetle bütün bu sporcunun zeki, çevik, ahlaklısının sevileceği öğretilmeye çalışılırken bu rol modellerinin nasıl ortaya çıktığı ayrı bir tartışma konusu. çocuklarına abartılı sevinç göstermenin iyi bir şey olmadığını, rakiplere saygı göstermenin önemini, futbolun sadece bir oyun olduğunu ve mücadelenin belirli değerler ve sınırlar kapsamında yapılması gerektiğini çocuklarına aktarmaya çalışanlara başarılar diliyoruz.

biz şüphesiz ki şampiyonada izlanda’yı destekliyoruz.