Etiket: türk

türk sinema tarihi

Türk Sinema Tarihi kitabı fotoğraflı ve büyük boy. Sayfa konumu da iyi. (Bana baka, pırıl pırıl yeni bir ‘bisiklet’ gibi!) Yazarı Giovanni Scognamillo. Yıllardan beri, Galatasaray’dan Tünel’e giderken solda, Tomtom Kaptan Mahallesi’nde oturur. Siz kendisinin öyle İtalyan asıllı oluşuna filan bakmayın. İstanbul’da doğmuş bir ‘İstanbul çocuğudur. Ve (Naki Turan Tekinsav gibi) (açık ya da gizli) bir sinema âşığıdır. Zaman zaman da filmlerde oynar. Adım bir kez Eric von Dâniken üçkağıtçılığında ya da fırsatçılığında kullanmış o kadar! (O furyada M. C. Anday, Mustafa Öneş… de harcanmıştır. Neyse.)

Türkiye’de herhangi bir araştırmada sinema tarihinin kaynaklarına gidilirse çokluk Nurullah Tilgen, Rakım Çalapala ve Nijat Özön çıkar karşımıza hep. (Özellikle Nijat Özön gerçek bir sinema araştırmacısıdır ve kendi konusunda adeta iğne ile kuyu kazabilir. Türkçesi de çok güzel.)

Giovanni Scognamillo Türk Sinema Tarihi’nde kimi sinema olgularını ya da filmleri sergilerken o zamanın yazarlarının görüşlerine de yer vermiştir.

Giovanni Scognamillo, bunun nedenlerim yazdığı Önsöz’de belirtmiş:

“Okur, sanırım, belki bir ‘tarih’ kitabına, daha doğrusu ‘geleneksel’ bir tarih kitabına uymayan, gereksiz sayılabilecek örneklerle karşılaşacaktır. Sözünü ettiğimiz bazı, hatta birçok filmleri değil tarih, o günün seyircisi ve eleştirmeni değerlendirmiştir zaten, unutarak, saymayarak. Ne ki, bizce, yanlış bir atılım bile zamanla belirli bir dönemin, bir yılın havasını daha etkileyici bir şekilde vermektedir.”

(Evet, Türk Sinema Tarihi’nde kullanılan dil herhalde. İstanbul Levanten ağzı değil, ama söz istifine pek de özen gösterilmiş denemez. Biliyorum şimdi sinema eleştirmenleri -Sungu Çapan bir yana- “ne önemi var?” diyeceklerdir “sözcüklerin, anlamı, üç aşağı beş yukarı, taşıması sinema eleştirisi alanında bize yeterlidir ve yeter!” Ben, aksine, öyle düşünmüyorum; gündeme getirilen konu ne olursatolsun ortada bir ‘yazı’ olayı varsa, ‘yazının kendisinde de titizlenilmelidir yağma yok!)

  1. ‘Türk Sinema Tarihi’ şu bölümlere bölünmüş olarak sunuluyor bize: Sinematografi Türkiye’de. (“Sinema Türkiye’ye hangi tarihte girmiştir, nerede, nasıl ve kimin sayesinde?” bilmen sorusuyla açılır, açılıyor.)
  2. ilk Sinemacılar: Weinberg’ten Uzkınay’a. Türkiye’de ilk gösteri, 1896 sonu ya da 1897 başı, Yıldız Sarayı’nda Bertrand adlı Fransız bir hokkabazca gerçekleştirilmiş. Parası olan azınlığa ise aşağı yukarı aynı tarihlerden az sonra Galatasaray’da Sponeck birahanesinde Yiddiş dilini de bilen Romanyalı Leh Yahudisi Sigmund Weinberg’ce gerçekleştirilmiştir.Belgesel ilk Türk filmi sayılan Ayastefanos Anıtının Yıkılışı’nı Fuat Uzkınay 11 Kasım 1914’te bir Avusturya (Sacha Messter Film Geselschaft) yapımevinin yardımıyla çeker. 150 metrelik olan bu film herhalde Aynalıkavak Film Deposu yangınında yanmıştır.)
  3. Muhsin Öncesi Sinema. (Fuat Uzkmay, 1916’da, konulu ilk Türk filmi Himmet Ağanın İzdivacı’nı çekiyor. – İlk Türkçe oyun da 1857’de ‘Odun Kılıç’ adıyla oynamıştır!)
  4. Muhsin Ertuğrul: Sesli ve Sessiz Sinema Olayı. (Bence Türkiye’de şiirler 1988’de bile sessiz çekiliyor. Seslendirme ve sözlendirme sonra… Ama konumuz şimdi sinema. Sözü Muhsin Ertuğrul’a verelim. “Daha pek küçükken babamla Ortaoyunu’na, Meddah’a, Karagöz’e giderdik. Bunlardan hiç zevk almadım ben.”) (Namık Kemal de, bütün Yeni Osmanlılar da öyledir.)
  5. Sessiz Dönemde Yapım ve Gösterim. (Rıfkı Melul Meriç’in ilginç anısı: “Sirkeci’deki Kemal Bey Sineması’na ‘Sesli Sinematographane’ denilmekte idi. Film oynatılırken, filmde aktör tabanca atarken sahne gerisinde birisi de mantar tabanca atardı. Keza filmde bir aktris şarkı söylerken perde arkasında biri de şarkı söylerdi.”)
  6. Batı’dan Gelenler ve Ötesi. (Nâzım Hikmet’in sinema alanına girişi.)
  7. Sinemaya Giriş ve Kalkınma. (Vurun Kahpeye bir sinemacının (Lütfi Ömer Akad) Türk sineması için doğuşunu müjdeler. Kanun Namına (1952), Beyaz Mendil (1955), Atıf Yılmaz Batıbeki, Gelinin Muradı (1957).
  8. Sinemacı Dediğimiz. (Memduh Ün’ün Üç Arkadaş’la (1958) ‘resmen’ keşfedilişi. Orhon Murat Arıburnu’nun Yılmaz Güney’le Tütün Zamanı
    (1959).)

Kitabın sonuna bir de 1855’ten 1959’a kadar ilginç bir ‘Kronoloji’ eklenmiş.

Bitiriyorum: Yazının başında bu kitap için ‘bisiklet’ demiştim evet, pırıl pırıl yeni. Ama Giovanni Scognamillo Türkiye’de sinema tarihi arasmda bir gezintiye çıkarken önüne birini oturtmasaydı bence daha iyi olurdu. Handikap.

(1987)
Ece Ayhan

Hrant.

Türkiyeliyim… Ermeniyim… iliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terkedip, geleceğimi ‘Batı’ denilen o ‘Hazır özgürlükler cehennemi’nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali, yamanmayı düşünmedim. Ülkem Sivas için ağlarken ağladım. Ülkem çeteleriyle boğuşurken, boğuştum. Kendi kaderimi ülkemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşledim. Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hâlâ da ödüyorum. Ama artık…

Birilerinin ‘Bizim Ermenilerimiz’ pohpohlamalarından da, ‘İçimizdeki hainler’ kışkırtmasından da bıktım. Normal ya da sıradan yurttaş olduğumu unutturan dışlanmışlıktan da, boğarcasına kucaklanılmaktan da usandım…

Ne 24 Nisanlar’da yürüyebildim, ne de atalarımın anısına anıtlar dikebildim. Ama ne onları o günlerde bıraktım, ne de bugünlerde taşlaştırdım. ‘Onları yaşamımda yaşamayı’ sırtladım… Gücümün yettiğince de geleceğime taşıdım. Bu taşımama sekte vurmaya ‘Ne?’ ya da ‘Kim?’ yeltendiyse onlarla amansızca boğuştum. Ne sanıyorsunuz! Tabii ki atalarımın başına gelenleri biliyorum. Buna kiminiz ‘Katliam’, kiminiz ‘Soykırım’, kiminiz ‘Tehcir’, kiminiz de ‘Trajedi’ diyorsunuz. Atalarım Anadolu diliyle ‘Kıyım’ derdi… Ben ise ‘Yıkım’ diyorum… Ve biliyorum ki eğer bu yıkımlar olmasaydı, bugün benim ülkem çok daha yaşanılır, çok da imrenilir olurdu.

Yıkıma sebep olanlara da, maşa olanlara da lanetim bundandır. Lakin lanetim geçmişedir. Elbette tarihte olan biten her şeyi öğrenmek istiyorum ama o nefret, ne menem bir rezillikse o… Onu tarihteki karanlık inine bırakıyor, ‘Olduğu yerde kalsın, onu tanımak istemiyorum,’ diyorum.

Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü sorunlarımın, Avrupalar’da, Amerikalar’da, kimi zaman sermaye, çoğu zaman da meze yapılması zoruma gidiyor. Bu öpmelerin ardında bir taciz, bir tecavüz seziyorum. Geleceğimi geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini, kabul etmiyorum artık.

O hakemler geçmiş çağlarda arenalarda köle gladyatörleri birbiriyle vuruşturan, onların vuruşmasını büyük bir iştahla seyreden, sonunda da kazanana, yaralının işini bitirmesi için başparmaklarıyla işaret veren diktatörlerin ta kendileridir. Bunun için de, bu çağda, ne bir parlamentonun hakemliğe soyunmasını kabul ediyorum, ne de bir devletin.

Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanıyla boy ölçüşemez. Benim tek isteğim canım Türkiyeli arkadaşlarımla ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamacasına özgürce konuşabilmek.

Bunu bir gün tüm Türklerle Ermenilerin de kendi aralarında konuşabileceklerine yürekten inanıyorum. Özellikle de Türkiye ile Ermenistan’ın kendi aralarında her şeyi rahatlıkla konuşabilecekleri ve düzeltebilecekleri ve onlar konuşurken, benim ilgisiz üçüncülere dönüp ‘Ulan size de üç nokta düşer,’ diyeceğim günleri iple çekiyorum.

Dünya Ermenileri 1915’in 90. yılını anmaya hazırlanıyor. Ansınlar… Haklarıdır. Yukarıdaki satırlar da bendenizin ruh halidir.

Hrant Dink
1 Kasım 2004

ölen kimden diye sormadığımızda …

ülke olarak düzenli olarak bombaların patladığı ve tepki olarak altyazılarda geçen ölü sayılarının toplandığı bir ortadoğu ülkesi olma konusunda yerimizi sağlamlaştırmak üzereyiz. belirli bir zat ve kendisinin peşinden gelen zümrenin çıkarları ve hırsları uğruna toplum içerisinde oluşturulan kutuplaşmanın etkileri kanımca tarihte görülmemiş seviyelere yaklaşmak üzere. sosyal medya ortamlarında ve iktidar propogandası yapan basın organlarında paylaşılanlara ise akıl sır erdirmek mümkün değil. dolayısıyla bazı şeyleri tekrar hatırlatmak isteriz;

  • linç tayfası yazmaya başlamadan belirtmek isteriz ki ne pkk ve benzeri örgütlerin ne de devletin savunucusuyuz. değerlendirmemiz saf insani değerler üzerine kuruludur.
  • devlet: vatandaşın taptığı, gözünde en yüksek mertebe olarak gördüğü devlet özünde toplumun bir arada yaşarken sağlanması gereken düzenden ve topluma verilmesi gereken genel  hizmetlerden sorumlu bir tüzel varlıktır. burada hizmeti de yine toplum içerisinden seçilen bir grup insan verir. devletin en büyük gelir kaynağı yine o toplum içerisinde yaşayan kişilerin verdiği vergiler ve toplum içerisinde yer alan mülk ve topraklardan elde edilen gelirlerdir. yani devlet sizin vermiş olduğunuz para ile sizin ihtiyaçlarınızı karşılayıp huzur içinde yaşatmak ile yükümlüdür. “ekmeğini yediğin devlet” diye bir kavram yoktur. devlet vatandaşın ekmeğini yer ve her vatandaşa eşit hizmet vermek zorundadır.
  • barış: her ne kadar son dönemde barış isteyenlerin linç edildiği bir toplumda yaşasak dahi dünyanın herhangi bir bölgesinde barış kelimesi negatif olarak anılmaz genel anlamda düşmanlığın olmaması anlamında kabul görülür. vakti zamanında adı bile “barış süreci” olan ilgili parti ve örgüt görüşmeleri, akil adamlar, davullu zurnalı karşılamalar, megri megri türküsü vatanseverlik olabilirken, başkaları deyince terörist ve/veya katil olabilmektir.
  • terör: siyasal, dinsel, ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere yönelik baskı, yıldırma ve her türlü şiddet içeren yolun kullanımıdır. devletin kendi politikası ve hedefleri doğrultusunda yaptığı hareketlerde suçu ve sorumluluğu olmayan vatandaşta zarar görüyorsa bu devlet terörüdür. bir takım örgütler yine kendi hedefleri doğrultusunda sivillere şiddet uyguluyorsa da bunlar terör örgütleridir.
  • insan: taksonomik adıyla homo sapiens, homo cinsi içerisinde yaşayan tek canlı türüdür. türk halkı da aynı tür içerisinde bir gruptur, kürt halkı da aynı tür içerisinde bir gruptur. devletin “müdafaa” yaparken öldürdüğü kürt bebek de insandır, terör örgütlerinin misilleme yaparken öldürdüğü türk bebek de insandır. belirli bir ideoloji doğrultusunda masum sivilleri öldürmek insanlık dışıdır. savunulacak herhangi bir yanı yoktur.
  • savaş: bloklar ya da bir ülke içerisindeki büyük gruplar arasında gerçekleşen topyekün silahlı mücadeledir. savaş yanlısı bir grup karşı gruba saldırdığında karşı gruptaki insanların benzer ya da daha şiddetli tepki vermesi şaşırılacak bir durum değildir. savaşları grupları yöneten güçler başlatır fakat savaşan bu gruplar içerisindeki en alt kademeler ölenler ise masum insanlardır.
  • milliyetçilik: düşüncelerini ve buluşlarını her daim övdüğünüz albert einstein’ın sözleriyle “bir çocukluk hastalığıdır. insan ırkının kızamığıdır. eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez. kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuştur. uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir.”
  • çözüm: öncelikle ölen kimden diye sormamaktır. ardından son hamleyi hangi taraf yaptı ya da geçmişte kim kaç kişi öldürdü tartışmasından uzaklaşabilecek toplumsal erdeme sahip olabilmektir. fakat bu durumun güçlüğü konusunda kafka’nın yorumu da unutulmamalıdır. “bütün erdemler kişisel, bütün kötülükler toplumsaldır. toplumsal erdem gözüyle bakılan şeyler, örneğin; sevgi, bencil olmayış, hakkaniyet duygusu, özveri, gücünü şaşılacak ölçüde yitirmiş toplumsal kötülüklerdir.”

radyo #4 – ee oturmaya mı geldik?

biz biliyoz da mı oynuyoz? oynatmaya az kalan ülkemizin güzide gruplarından çeşitli oyun havaları

8 tracks . etilen

Halay, Türk ve Altay halk kültüründe tören dansıdır. Alay olarak da söylenir. Kökleri milattan önceki dönemlere ve hatta tarih öncesi çağlara uzanan bir oyundur. Al kültü ile ilişkilidir. Yaşamın enerjisini, döngüsünü, dayanışmayı, hareketi, durup devam etmeyi ve ritmi içerir.

uçurtmam tellere takıldı

ahmet kaya’nın ölümünün 10. yılında gösterilen ümit kıvanç tarafından hazırlanmış belgeseldir. diğer bir deyiş ile – biz bu adama ne yaptık? – hikayesi. ya da bu adamı nasıl öldürdüklerinin.

biz ülke olarak bu güzel adama insanlık dışı şeyler yaptık. o “ben klasik bir hikaye olmak istemiyorum.öldükten sonra anlaşılmak istemiyorum, şimdi anlaşılmak istiyorum” demişti. öldükten sonra bile hala anlayamadık. belgesel biraz olsun anlayabilmeniz için harika bir yapım. bir çok şeye ışık tutuyor yorumsuz bir biçimde. kendisinin aşağıda söyledikleri de her şeyin özeti.

kan ve kin bir kenarda dursun. barış olsun, kardeşlik olsun, dostluk olsun,yoldaşlık olsun. istediğimiz küçücük bir şeydi. deryada bir damlaydı. ulusal kültürden bahsettik.kültürel kimlikten bahsettik. onlar bunu nufus cüzdanı anladılar.

ayrıca belgesele anlamsız tepki yorumları da görüyorum dönem dönem. bu yorumlara da en güzel cevabı ümt kıvanç kendisi vermiş;

– belgeselde, ahmet kaya’nın konserlerde yaptığı “bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz” vurgusunun altını özellikle çiziyorsunuz. bunun nedeni ne?

– bunu mahsus yaptım tabii ki. adam her dakika bunu söylüyor, bizi sıkacak kadar aynı laflarla söylüyor üstelik. sonra birdenbire bölücü ilan ediliyor; ama “o, türkiye’de de yurtdışında da verdiği konserlerde her fırsatta ‘bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz’ diyen, barışa ve kardeşliğe vurgu yapan biriydi” diyen tek kişi çıkmıyor. bana bazı çevreler kızıyor şimdi, “ahmet kaya’yı ehlileştirmeye çalışan bir film yaptı” filan diyorlar. “apo’yu özledim” diye şarkı söyledi, onu niye koymadın diyorlar. birincisi koyamam, koyduğum zaman film yasaklanır, kimse seyredemez. ayrıca, bunları herkes biliyor, siz bunları yüz bin kere milletin kafasına kaktınız; ama adamın bu dediklerini hiçbir şekilde aktarmadınız. bu ehlileştirme suçlamalarının -bu bir eleştiri değil çünkü, suçlama benim için- bir temeli yok bence. bana hiç ehli gelmiyor çizdiğim ahmet kaya portresi.

şimdi oturun bir saatinizi bu güzel belgesele ayırın. emin olun pişman olmayacaksınız. başta serdar ortaç alçağı olmak üzere, çok övdükleri askerlikten kaçıp 10. yıl marşı ile vatan kurtaran medya maymunlarına hala zerre saygınız var ise en az onlar kadar suçlusunuz. çünkü bu ülkede sanatçı diye adlandırılanlar “kürt diye bir şey yok” diye bağırabildi. basın mensubu diye adlandırılanlar “vay şerefsiz” diye manşet atabildi. pişmanlığınızı ve özrünüzü kabul etmiyoruz.

 

ama üzülerek bitirmeyin belgeseli, kendisi gibi gülümseyi bilin. daha içilecek rakılar var.

bu adamlar zaten devrimi yapmışlar bu adamlar rakı içse ne olur ki yani.

 

dünya türk olsun (dto)

… Bu dönemde Afrika içlerinde kurulan Türkiye vilayetinin idari merkezinin Hartum şehri olduğunu, civarındaki yerli kabileleri yönetmek üzere de 12 teşkilat kurulduğunu belirten Yurtsever, “Osmanlı yönetimi Afrika içlerinde Türkiye vilayetini kurarken amacı; batılı Hristiyan misyonerler vasıtasıyla burada Hristiyanlığın yayılmasını önlemek, İslamiyeti yaymak, Osmanlı/Türk kültürünü, kimliğini sevdirmek, zenci esir ticaretini önlemekti. İşte bu dönemde Türkiye vilayetinin etki sahası içinde kalan Luo kabilesi şefleri İslamiyeti kabul ettiler. Bunlar içinde 1870-1975 yılları arasında yaşayan ABD Başkanı Barack Obama’nın dedesi Hüseyin Onyango da vardır. Bahsi geçen kabile reisi inanç ve kültürel olarak Türkiye vilayetine bağlı, aynı kimliği benimseyen insandır. Barack Obama’nın dedesi Hüseyin Onyango, İslam inanç ve kültürünü, ‘Türk kimliğini’ torununa tarihi miras olarak bırakmıştır” dedi …

neden herkes türk olmak zorunda?