Etiket: tüketim

Avm, Tüketim ve (Öz)eleştiriye Dair Notlar

Şu sıralar hayatımız büyük oranda Covid-19 ve etkileriyle şekilleniyor. Neredeyse ülkenin her bölgesinde uygulanan sokağa çıkma yasakları, birçok şehre giriş-çıkışın kısıtlanması, maske kullanma mecburiyeti ve sosyal mesafe gereksinimi ister istemez hepimizin hayatının bir parçası haline geldi. Karantina günleriyle birlikte sekteye uğrayan ilişkilerimizin yanı sıra tüketim pratiklerimiz de günden güne değişmekte. Her ne kadar Avm’lerin ilk açıldığı gün ziyaretçi sayısı bir milyon iki yüz bini[1] bularak kamuoyunda büyük tepkilere neden olsa da, ne yazık ki bu ülkenin tüketime/alışverişe olan yatkınlığı yalnızca Avm’lerle sınırlı değil.

Avm’lerin açılmasından sonra basına yansıyan haberlerin genelinde göze çarpan iki nokta var. İlki Avm önlerinde uzun kuyruklar oluşturan ‘doyumsuz, bilinçsiz’ tüketicilere gösterilen sert tepki(ler). İkincisi ise; parklardan, sahillerden hatta camilerden önce Avm’lerin açılmasına müsaade eden iktidara duyulan öfke. Ne var ki bu görüşlere katılıyor olmamız Avm’lerle ilgili yapılan haberlerin niteliksel bir tüketim eleştirisi barındırmasından ziyade gündelik siyasetin temsilinden ileriye gitmediği gerçeğini değiştirmiyor. Eğer Avm’lere ya da iktidar politikalarına tüketim bağlamında nitelikli eleştiriler duymak/yapmak istiyorsak öncelikle nasıl bir tüketici olduğumuza dair çözümlemelere ve ciddi bir (öz)eleştiriye ihtiyacımız var.

Sokağa çıkma yasakları açıklanmaya başladığı ilk günlerden beri Türkiye’nin tüketim haritasını anlık olarak yayınlayan bir web sitesinde [2] kısa süreli periyodlarla zaman geçiriyorum. Platform “hepsiburada, gitti gidiyor, trendyol gibi[3]” gibi satış oranı çok yüksek e-ticaret sitelerinden verilerini değil yalnızca daha küçük çapta e-ticaret sitelerinin anlık tüketim verilerini aktarmasına rağmen sonuçlar oldukça şaşırtıcı. Bijuteriden lüks yemek takımlarına süslü eşyalardan tutun renkli masa örtülerine kadar binlerce ürünün satışı saniyelik aralıklarla gözünüzün önünde beliriveriyor. Elbette satın alınan bu tüketim nesnelerinin -belirsizliğin yoğun olarak yaşandığı- zorlu karantina sürecindeki hayati gerekliliği epey tartışılır. Ancak tartışmaya açmamız gereken asıl konu; yasaklar bittiği anda soluğu Avm’de alan kitlelerin tutkusuyla, internette beğendiği bir ürünü yakın zamanda giyemeyecek olsa bile sırf indirime girdiği için sipariş veren kişilerin arzusunu aynı oranda kışkırtan sistemdir.

Günümüz insanının bu sistemde tüketime olan bağımlılığının temelleri bir türlü tatmin ol(a)mayan huzursuz dünyasını nesneler aracılığıyla ferahlatabilme umudunda aranmalıdır. Küçük de olsa bir hediyeyle kendini özel hissedebilme/hissettirebilme arzusu aynı zamanda hepimizin içinde taşıdığı modern bir yalnızlığa işaret eder. Bu boşluk hissinden çıkar sağlayan sadece büyük şirketler, iktidar(lar) yani dolayısıyla içinde yaşadığımız sistemdir. Bu ittifak kemikleşmiş bir bütündür. Kitlelerin gereksiz tüketim aracılığıyla kendilerini ilk farklı ve mutlu hissetmeye başladığı andan itibaren onları kıskacına alarak sıradan bir ‘nesne’ haline getirmekte gecikmezler. Ne yazık ki yüzyıllardır ne iktidar(lar)a ne de onun nesneleştirdiği tüketime meyilli zihinlere saldırmak bu sistemi yıkmakta başarılı olamamıştır. Yanlış anlaşılmasın, iktidarın tüketim politikalarını savunmak değil amacım ancak eğer bu sistemi değiştirmek gibi büyük iddialarımız varsa buna kitlelere hakaret etmekle veya iktidar nefreti kusmakla değil eleştiri oklarını biraz da kendimize çevirmekle başlayabiliriz.

Önceliğimiz kendini sürekli inkar edecek şekilde kurgulanmış; aynaya bakması kolay ancak kendine bakması zor olan biz modern tüketicilere sistemin parçasından ziyade ta kendisi olduğumuzu hatırla(t)mak olmalıdır. Bu da yalnızca eleştirel düşünceyle mümkündür. Eleştirel düşünce kitlelere dikta edilmesi ya da onları hor görmek için kullanılan kitlesel bir düşünce sistemi değil, bireyseldir; gücünü zihinsel bir kavrayış olmasından alan, anlamaya teşne bir idrak biçimidir, bir tercihtir! Bu tercihler bizlere sistemden soyutlanmak ya da ondan kaçmak yerine onu sarsmanın, değiştirmenin ipuçlarını verebilir.         

Herman Merville’in ‘Katip Bartleby’[4] adında çok şık bir öyküsü vardır. Ana karakter Bartleby bir anti-kahraman olarak kurgulanmıştır. Çalıştığı iş yerinde bir gün kendisine verilen tüm işleri “yapmamayı tercih ederim” cümlesiyle savuşturmaya başlayan kahramanımız bizlere günümüze kadar gelen naif ama çok güçlü bir direniş biçimi sunar. Kitabın çevirmenliğini de yapmış olan Utku Özmakas bizlere bu tercih biçimini son derece güçlü ifadelerle aktarmıştır: “Avukatlık bürosunda kâtiplik yapan Bartleby’nin naif bir reddedişle başlattığı direniş sarmalı, dünyaya dair esaslı bir bakış açısına dönüşür. Son derece basit görünen bu “tercih”in alışılmış davranışlar bütününü uğrattığı çaresizlik karşısında duyulan haz, büyük değişimlere yol açan yangınların küçük kıvılcımlarla alevlendiği gerçeğini de bir kez daha hatırlatır.”[5]Bu basit gibi görünen “yapmamayı tercih ederim” ifadesini genişletmek modern tüketim buyurganlığına nasıl bir çözüm sunabilir ?

İş yerinize daha kolay ulaşmak, ailenizle seyahat etmek için elbette bir araç satın alabiliriz ancak daha zengin gözük(ebil)mek için büyük bir borcun altına girerek hayat standardımızı düşürmek bir tercihtir. Her sene giymediğimiz eşyaları ihtiyaç sahiplerine dağıttığımızda yaşadığımız o gereksiz gururu yaşamak yerine bu yıl gardırobumuzu ihtiyacımızdan fazla eşyayla doldurmamanın hazzını tatmayı da tercih edebiliriz.  Ailelerimizin evi, vitrinleri göstermelik eşyalarla doldurmasından şikayet edip kütüphanelerimizi okumadığımız kitaplarla, evi pahalı dekoratif eşyalarla doldurmamanın bizim elimizde olduğunun farkına varabiliriz. İktidarın bin bir türlü israfından, lükse düşkünlüğünden şikayet edip her şey dahil kahvaltıların sırf ücretini peşinen ödediğimiz için tabaklarımıza aldığımız ama dokunmadığımız besinlerin çöpe gitmesine dur diyebiliriz.[6] Eğer senede yalnızca birkaç gün turistik olarak yurt dışına çıkabilmek için on iki ay boyunca borcunu ödemek zorunda kaldığınız bir kredi kartımız varsa onun borcunun yıllardır neden bitmediğini ve neden asla bitmeyeceğini düşünmeye başlayabiliriz. Yalnızca bir hafta tatil yapabilmek için neden tüm yıl boyunca çalışmak zorunda olduğumuzu ve sıklıkla sosyal medyada gezinmek, fotoğraf çekmek ve maillerimizi kontrol etmekle sınırlı olan akıllı telefonlarımızın neden maaşlarımıza uygun bütçeli olanı değil de maaşımızın üç-beş kat yüksek fiyatlı olanı tercih ettiğimizi sorgulamayı deneyebiliriz.

  © Ersin BERK / 2018 / İstanbul

Yıllar önce Türkiye’nin önemli bir mobilya/dekorasyon mağazasında çektiğim bu fotoğraf bizlere hala içinde bulunduğumuz çirkin sistem hakkında çok önemli göstergeler sunuyor. Her ne kadar bu sistemin pandemi süreciyle birlikte çeşitli yıkımlara uğrayacağı iddia edilse de bunu mümkün kılacak olan tepkisellik yalnızca irademizde, tercihlerimizde gizli. Görselde de görüldüğü gibi: Alışveriş torbamızı (hala) daha büyük sepet ile değiştirebilir ya da Katip Bartleby’nin mirasından referansla artık ‘satın almamayı (da) tercih ederek” fikrimizi gerçekten de değiştirebiliriz!   


[1] https://www.haberturk.com/avm-lere-kac-kisi-gitti-2677916-ekonomi

[2] https://canli.ideasoft.com.tr/?fbclid=IwAR19SZ7Tix1ahNPyWqPpxlNzYv7ERe4C4ilO8C7SmmIrVUj-GTuu-XDXoqs

[3] https://shiftdelete.net/en-iyi-10-alisveris-sitesi/2

[4] Herman Merville, Katip Bartleby, İstanbul, Sel Yayınları, Kasım 2019, Çev: Utku Özmakas.

[5] https://www.academia.edu/40844869/Katip_Bartleby_-_Herman_Melville

[6] https://t24.com.tr/haber/serpme-kahvalti-yilda-100-milyar-lira-israfa-neden-oluyor,839446

Hiçliğe Övgü

Evrende önemsizliğinizi görmenize dair klasik şeyler söylemeyeceğim, bana bu yıldıztozu, evrendeki küçüklük retoriği hep pratik olanı gözden kaçırıyormuş gibi geliyor. Bunun en büyük nedeni ise her birimizin kendi tikel deneyimlerimizle, kendi biricik bakış açımızla bu küçük mavi gezegende yaşıyor olmamız. Evrende hiç önemli olmayabiliriz, büyük ihtimalle değiliz, bu gezegen de değil, yok oluşu büyük çapta hiçbir şeyi etkilemeyecektir. Lâkin kendi küçük evrenimizde bu yaşadığımız, anlam verdiğimiz, anlam alanları yarattığımız kısacası mühendisi, mimarı ve işçisi olduğumuz bu hayatta kendi önemsizliğimizi bize hatırlatmaya çalışan bu klasik naturalist açıklamalar ne de önemsiz öyle değil mi? 

Yaşadığımız çağın belli dogmalarının altında ezildiğimizin, iktidar olan söylemleri bilinçdışı bir şekilde kabul ettiğimizin farkında olmamamız çok doğal, bizden öncekiler de farkında değildi, onlar için monarşi, feodalizm, erken dönem kapitalizm çok doğaldı, doğruydu, çağın ufkuydu. Bizim için de belli düsturlar olması hiç şaşırtıcı değil elbette: “Zevk al!”, “Feda etme.” “Doğru bilgiyi veren yollar bellidir.” “Doğal olanın ötesindeki her şey bir yanılsamadır.”

Doğal ve empirik olana takıntılı hâle gelmiş bu çağda doğal olanın ne olduğu dahi sorgulanmıyor. İnsan kesin olarak doğal kabul ediliyor örneğin. Oysa var olan ve olmuş olan tüm canlılardan neredeyse hiç doğal olmayan bir yükle, bilinçle, ayrılan bu melankolik ve kaygılı hayvan gerçekten doğal mı? Doğumdan itibaren ölüme doğru geri sayım yapan, doğal olmayan yaratımlar ve kesinlikle doğal olmayan seçilimlerle belirlenen insan, doğal mıdır? 

Burada en temelinde karşı çıkmamız gereken şey ise bu çağın öğüdü olan, bir tür bilinçdışı emir hâline gelen veya getirilen “Zevk al!” emri. Niçin zevk almak bize bu kadar dayatılıyor ve neden tüm bir yaşam hedonizme övgü hâlini almış durumda? Ne yaparsak yapalım zevk almamız gerektiği bize dayatılıyor, bir partiye git, biriyle seks yap, depresyon ve melankoliden olabildiğince kaçın… Zevk almayı tercih etmeyenler, erteleyenler veya ondan uzak duranlar ise topluma artık dahil olamayan eski çağın, belki de evrimleşememiş maymunsularıdır. Elbette bunun altında bir sosyal-ekonomik nedenler bütünü olsa da, bu zevk alma etiği insanı neye dönüştürmektedir? Şarj edilmesi gereken bir robota, zevk alma yarışında yarış içinde kalması gereken bir atlete.

O hâlde zevk almayı red mi etmeliyiz? Elbette hayır. Zevk alma tanımımızı değiştirmeliyiz, zevk almak bize geç-dönem kapitalist toplumun öğrettiği bir çeşit tüketim algoritması yoluyla elde edilen nöral kodların yarattığı bedensel ve psikolojik değişiklikler olarak gelmemeli. Tüm amaç zevk almak olmamalı, durgunlukta, hiçte, hiçin içinde, yalnız başına düşünebilmeliyiz. Hiç zevkin veya acının olmadığı bir boşlukta kaldığımızda hemen kendi bilincimize bu anı atlatmak için bir şeyler tıkayan bizler, deli bir Almanın vakt-i zamanında önerdiği gibi hiçliğe bakmalıyız korkmadan, ki en sonunda hiçlik bize baktığında Budist aç-hayaletler gibi öfke içinde sonumuza çekilmeyelim.

Doğanın kendi içinde yaşaması için oluşturduğu ama doğaya uyum sağlayamayan anksiyetik maymunlar olarak, yaşamda inşa ettiğimiz gelip geçici anlamların, yapıların bizden daha öte etik emirler buyurabileceğini, bizim onlar için yaşadığımızı, tüketimin bir ibadet çeşidi ve sevabın ise zevk olduğu bir simülasyon sisteminin içinde olduğumuz yanılsamasını hiçliğin gözlerinin içine bakarak yok etmeliyiz.

İnsan yok etmeyi tekrardan öğrenmelidir. İnsan, intiharı yeniden öğrenmelidir, zevkin yokluğunda verilen bilinmez boşluğa düşme kararını kendisine aldırabilen o gücü yeniden keşfetmelidir. 

İnsan yıkmaktan, acıtmaktan ve acı çekmekten korktuğu sürece, günlük acılarla kendini tatmin edecek ancak. 

Zevk robotlarının kendini astığı, yıkıntılar arasından yükselen kıyamet-sonrası bir geleceğe övgülerimi sunuyorum.

Daha Kısa Duşları Unutun Gitsin

Aklı başında bir insan evladı çöpe atılmış işe yarar eşyaları toplamanın Hitler’i durduracağını düşünür müydü, ya da kompost yapmanın köleliğe son vereceğini veya sekiz saat çalışma hakkını kazandıracağını, ya da odun kesip su taşımanın insanları Çarlık Rusya’sı hapishanelerinden kurtaracağını, ya da bir ateşin etrafında çırılçıplak dans etmenin 1957’deki Oy Hakkı Yasası ya da 1964’teki Yurttaşlık Hakları Yasası’nı getireceğini? Öyleyse neden şimdi tam da tüm dünya tehdit altındayken bu kadar çok insan böyle tamamen kişisel “çözümlere” dönüyor?

Sorun kısmen hepimizin sistematik bir yanlış yönlendirme kampanyasının kurbanları olmamızdan kaynaklanıyor. Tüketim kültürü ve kapitalist zihniyet bize kişisel tüketim (ya da aydınlanma) eylemlerini örgütlü politik direnişin yerine koymayı öğretti. Uygunsuz Gerçek filmi küresel ısınmaya dair farkındalığı arttırdı. Ancak sunulan çözümlerin tamamının kişisel tüketimle ilgili – ampulleri değiştirmek, lastikleri şişirmek, daha az araç kullanmak – olduğunu ve şirketlerin elinden gücü almaya ya da gezegeni mahveden kalkınma ekonomisini durdurmaya hiç atıfta bulunulmadığını fark ettiniz mi? Amerika’daki herkes filmde önerilen her şeyi yerine getirse bile Amerika’nın karbon salımı ancak yüzde 22 oranında düşerdi. Bilimsel ortak kanıysa bu salımların tüm dünyada en az yüzde 75 oranında düşürülmesi gerektiği yönünde.

Ya da sudan bahsedelim. Hep dünyadaki suyun bittiğini duyuyoruz. İnsanlar susuzluktan ölüyor. Nehirler susuzluktan kuruyor. Bu yüzden de daha kısa duşlar almamız gerekiyor. Kel alakaya bakın! Duş aldığım için yeraltı su tabakalarının daha diplere çekilmesinden ben mi sorumlu oluyorum?Hiç de bile! İnsanlar tarafından kullanılan suyun yüzde 90’ından fazlası tarım ve sanayide kullanılıyor. Geri kalan yüzde 10 ise belediyeler ve gerçekten yaşayan, nefes alan insanlar arasında bölünüyor. Hepsi bir araya geldiğinde belediyelere ait golf sahaları yurttaşlarla aynı miktarda su tüketiyor. Halklar (hem insan hem de balık halkları) dünyanın suyu tükendiği için ölmüyor. Su çalındığı için ölüyorlar.

Ya da enerjiden bahsedelim. Kirkpatrick Sale durumu gayet iyi özetlemişti: “Son 15 yıldır her yıl aynı terane; bireysel tüketim – hane içi, özel araçlarda vs. – asla toplam tüketimin dörtte birini geçmedi; tüketimin büyük çoğunluğu ticari, endüstriyel, tüzel, tarım sanayi ve hükümet kaynaklı [askeriyeyi unutmuş]. Yani hepimiz geri dönüşüme ve odun sobasına geçsek bile bunun enerji kullanımı, küresel ısınma ve atmosfer kirliliği üzerinde kayda değer bir etkisi olmazdı.”

Ya da atıklardan bahsedelim. 2005 yılında Amerika’da kişi başına düşen yıllık atık üretimi (yani yol kenarına atılan her şey) 750 kiloydu. Diyelim ki sıkı bir sade yaşam aktivistisiniz ve bunu sıfıra düşürüyorsunuz. Her şeyi geri dönüştürüyorsunuz. Alışverişe bez çantayla çıkıyorsunuz. Tost makinenizi tamir ediyorsunuz. Eski ayakkabılarınızdan parmaklarınız çıkıyor. Ama bu da yetmez. Belediye atıkları sadece evsel atıklardan oluşmadığı, devlet dairesi ve işyerlerinin atıklarını da kapsadığı için buralara elinizde atık azaltmaya yönelik broşürlerle gidiyor ve onları da sizin payınızı ortadan kaldıracak kadar atığı azaltmaya ikna ediyorsunuz. Ah, ama kötü bir haberim var. Belediyelere ait atıklar Amerika’daki atık üretiminin sadece yüzde 3’ünü oluşturuyor.

Açık konuşayım. Sade yaşamayalım demiyorum. Ben kendim de oldukça sade yaşıyorum ama fazla alışveriş yapmamak (ya da çok araç sürmemek, ya da çocuk sahibi olmamak) güçlü bir politik eylemmiş ya da çok devrimciymiş gibi de davranmıyorum. Çünkü değil. Bireysel değişim toplumsal değişime denk düşmüyor.

(daha&helliip;)

Show Must Go On

Acta est fabula..

“Oyun Bitti”

Şüphesiz, ünlü Augustus için oyun bu sözlerle son buldu. Peki ya beşer için oyun ne zaman başlamış ve ne zaman bitecektir?

Ne zaman bitecek sorusu elbet bir şekilde cevaplanabilir. Kaçınılmaz olan, koca bir inhitat içine düşeceğimiz ve o vakte kadar tüm kaynakları tüketeceğimizdir. Belki de dünya tenha, metruk bir yapıya dönene kadar proses devam edecektir. Belki de bu fezada ki mavi boncuk, beşer yerine başka canlıları kâim edecek. Yahut insanlar gezegenden gezegene başka şartlara intibak olana dek muhacir olarak dolanıp duracak. Şimdiden Merih’te zirai ve toplumsal alanlar için çalışmalar başladı, lâkin “başarı” olasılıklardan sıyrılıp insanlığın ellerine düşecek mi?

Biz yani Descartes’ın deyimi ile “düşündüğünün üstüne düşünebilen insan” (Homo Sapiens Sapiens)  yaklaşık 200 bin yıl kadar eskiye gidiyor (Omo 1), lâkin benim ve yazının devamı için mühim kısım bundan 10 bin sene öncesidir. İnsanlık tahıl tarımı ile tanışıklığı kaynakçalar dahilinde İ.Ö. 8500’lere kadar inmektedir. Tam olarak burada kendilerini iaşe edecek, mamut avlarının zararlarından kaçınacak, daha sonra uygarlıklar ihdas edip, 1789’da “ihtilal-i kebir” ile farklı bir boyuta uzanacaklardır. Bu uzun yolculuk boyunca,  dünyadaki kaynaklar yavaşça keşfedildikten sonra zirai, sanayi ve içtimai alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Peki yüzyıllardır süre gelen kaynak savaşları ve tüketim çılgınlığı  karşısında dünyanın durumu nedir?

Bu destüriktif ve bilinçsiz kaynak kullanımı son yıllarda insanlığın gözüne çarpmış olsa da, sonucu etkileyen önemli önlemler pek yok. Hayfa ki bunun mucibince alınmış önlemler yetersiz kalmaktan ileriye gitmiyor. Biyokapasite denilen; amiyane tabir ile dünyanın üretken alanları anlamına gelen, ölçümlerinin sonuçları son yıllarda hiçte iç açıcı değildir. Buna takiben biyokapasite açığı 1970’de tüm yılın kaynakları 23 Aralık’ta tükenirken bu durum bugün 13 Ağustosa kadar gerilemiştir. Bu durumu şöyle bir örnekle açıklayan Dr. Mathis Wackernagel “Bir yıl boyunca kazanacağınız parayı düşünün. Dünya Kaynak Aşımı Günü o parayı bitirdiğiniz gün. Tabii bu durumda siz bütün insanlığı, yıllık maaşınız da Dünya’nın biyokapasitesini temsil ediyor “ Her yıl daha savurganlaşan insanlık, 30 yıl içerisinde takvimde 5 ay geriye giderken önümüzde ki 30 yıl sonra kaynak tüketimin nerede olacağı bir muamma.

Bu gidişatın nakıs yönde ilerlemesinin elbette sonuçları olacaktır, belki sonraki yüzyılda gerçekten insanlar muhacir bir vaziyette gezegenlerden gezegenlere dolaşacak, belki de doğa rövanşist davranıp insanlığı lağv edecektir. Sonuçlarını kestirmek mümkün olmasa da, aynı Augustus gibi bir gün bizim için şu sözler geçerli olacaktır;

Acta est  fabula

obezite çağı

Geleneksel tarım toplumları açlığın gölgesinde yaşarlardı, günümüzün müreffeh dünyasındaysa en başta gelen sağlık problemlerinden biri obezitedir.  Her yıl ABD nüfusu diyetlere, dünyanın geri kalanının tamamındaki aç insanları beslemeye yetecek miktardan daha fazla para harcıyor.

Modern kapitalist ekonomi ayakta kalabilmek için, tıpkı yüzmek ya da boğulmak arasında seçim yapmak zorunda olan bir köpekbalığı gibi sürekli üretimi artırmak zorundadır. Ama üretmek tek başına yeterli değildir, birilerinin de bu ürünleri alması gereklidir, yoksa tüm sanayiciler ve yatırımcılar iflas ederler. Bu felaketi önlemek ve insanların sanayi ne üretirse üretsin almalarını sağlamak için yeni bir etik ortaya çıktı: tüketimcilik.

Tarih boyunca insanların çoğu yokluk içinde yaşadılar, dolayısıyla tutumluluk altın kelimeydi. Püritenlerin veya Spartalıların sadelik üzerine kurulu etikleri, ünlü örneklerden yalnızca ikisidir. İyi bir insan lüksten kaçınır, asla gıdayı ziyan etmez ve eski kıyafetlerini atıp yenilerini almak yerine yırtıklarını yamar. Eskiden sadece krallar ve soylular bu tip değerleri hiçe sayarak zenginliklerini cömertçe sergileyebilirlerdi.

Tüketimcilik giderek sayısı ve çeşitliliği artan ürün ve hizmetlerin tüketimini olumlar; insanların kendilerini ödüllendirmesi, şımartması, hatta aşırı tüketimden kendilerini öldürmeleri bile teşvik edilir. Tutumluluk tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Tüketimci etiği çok uzaklarda aramanıza gerek yoktur, bir mısır gevreği ambalajının arkasını okumak yeterlidir. İşte benim en sevdiğim kahvaltı gevreklerinden birinin, İsrailli bir firma olan Telma tarafından üretilenin ambalajında yazanlar:
Bazen kendinize özel davranmanız gerekir. Bazen fazladan enerjiye ihtiyacınız olur. Kilonuza dikkat etmeniz gereken veya hemen o anda bir şeyler yemeniz gereken durumlar olur. Telma sizin için çok çeşitli ve lezzetli tahıllar sunar, üstelik bu ziyafetlerden pişmanlık da duymazsınız.

Aynı ambalajda Health Treats adında başka bir gevrek markasının da reklamı var:
Health Treats pek çok tahıl, meyve ve yemişi bir araya getirerek lezzet, keyif ve sağlığı bir arada sunuyor. Günün ortasında, sağlıklı yaşam tarzına uygun bir ziyafet için. Çok daha fazlasının muhteşem lezzetiyle gerçek bir ziyafet [vurgu paketin orijinalinde mevcut].
Tarihin büyük bölümünde insanlar böyle bir metni çekici değil, bencilce, ahlaken yanlış ve yozlaşmış bulurlardı. Tüketimcilik popüler psikolojiyle de el ele vererek (“Just do it!”) insanları düşkünlük ve hazzın iyi, tutumluluğunsa kişinin kendisini baskılaması olduğunu düşündürmek için çok uğraştı.

Nihayet başarılı da oldu ve bugün hepimiz çok iyi tüketicileriz. Daha dün varlığından bile haberdar olmadığımız ve ihtiyacımız olmayan sayısız ürünü satın alıyoruz. Üreticiler piyasada var olabilmek için kasıtlı olarak kısa vadeli, yeni ve gereksiz ürünler tasarlıyorlar. Alışveriş yapmak oldukça popüler bir zaman geçirme biçimi haline geldi ve tüketim ürünleri aile üyeleri, eşler ve arkadaşlar arasındaki ilişkileri belirleyen temel şeye dönüştü. Hatta Noel gibi dini bayramlar bile alışveriş festivali haline geldi. ABD’de Memorial Day bile (şehit askerleri anmak için yapılan, ciddiyetli ve ağırbaşlı bir gündür) bugün özel satışlar için bir fırsat; pek çok insan bu günü alışveriş yaparak, belki de özgürlüğü savunmak için ölenlerin boşuna ölmediğini kanıtlayarak geçiriyor.

Tüketimci etiğin doğuşu ve gelişmesi, en çok gıda piyasasında belirgindir. Geleneksel tarım toplumları açlığın gölgesinde yaşarlardı, günümüzün müreffeh dünyasındaysa en başta gelen sağlık problemlerinden biri obezitedir. Üstelik bu hastalık, sürekli hamburger ve pizzayla tıkınan fakirleri, organik salata ve meyve yiyen zenginlerden daha çok etkiliyor. Her yıl ABD nüfusu diyetlere, dünyanın geri kalanının tamamındaki aç insanları beslemeye yetecek miktardan daha fazla para harcıyor. Obezite tüketimcilik için çifte zaferdir. Ekonomik daralmaya sebep olacak az yemek gibi alışkanlıklar yerine, insanlar hem çok yiyor hem de diyet ürünleri tüketerek ekonomik büyümeye çifte katkı yapıyorlar.

Yuval Noah Harari
Sapiens

diderot etkisi

Neden saklamadım onu sanki? O bana alışmıştı, ben de ona… Vücudumu sıkmadan bütün kıvrımlarını sarıyordu; göz okşayıcı ve yakışıklıydım. Diğeri kaskatı ve kolalı, beni hantal gösteriyor. Oysa berikinin teveccühü her ihtiyacı karşılamaya hazırdı – malum, fukaralık hep vazifeşinastır. Bir kitap tozlanmayagörsün, silmek için eteklerinden biri hazır ve nazırdı. Koyulaşan mürekkep, tüy kalemimden akmayı reddetse, yan tarafını uzatıverirdi. Üzerindeki uzun siyah çizgilerden belli olurdu bana sunduğu hizmetler. Bu uzun çizgiler littérateur’ü, yazarı, çalışan adamı ele verirdi. Oysa şimdi işe yaramaz bir zengin havası geldi üzerime. Kimse kim olduğumu bilmiyor.

Onun içindeyken, ne bir uşağın sakarlığından korkardım ne de kendi sakarlığımdan; ne alev alacak diye endişelenirdim, ne de üstüne su dökülecek diye… Eski sabahlığımın mutlak efendisiydim. Yenisinin kölesi oldum.

Altın postun başında nöbet tutan ejderha tasalanmamıştır benim kadar. Endişe sarıyor dört yanımı.

Genç bir kızın nazına, merhametine teslim olmuş karasevdalı ihtiyar, sabahtan akşama sızlanır durur, “nerede benim o iyi, o eski kâhyam” diye. “Onu bu kız yüzünden kovduğum gün hangi şeytana uydum kim bilir!” Sonra da ağlar, iç çeker.

Ağlamıyorum, iç çekmiyorum, ama içimden sürekli şöyle diyorum: Alelade kumaşı allayıp pullayıp ona fiyat biçme sanatını icat edene lanet olsun. Saygı ve hayranlık duyduğum şu kıymetli giysiye lanet olsun. Nerede benim o eski, alelade kumaştan, mütevazı, rahat çaputum?

Dostlarım, eski dostlarınızı muhafaza ediniz. Dostlarım, varsıllığın size dokunmasından sakınınız. Benim durumum size ibret olsun. Yoksulluğun kendine has özgürlükleri vardır, zenginliğin de mahzurları.

Ey Diogenes! Tilmizini Aristippos’un şatafatlı harmaniyesi içinde görseydin kim bilir nasıl gülerdin! Ey Aristippos, bu şatafatlı harmaniye için az alçaklık yapılmadı. Senin mülayim, dalkavukça, kadınsı yaşamınla, çaput giyen kiniğin hür ve katı yaşamı arasında nasıl da fark var. İçindeyken dünyamın efendisi olduğum fıçıyı, bir zorbaya kulluk etmek için bıraktım ardımda.

Fakat hepsi bu değil dostlarım. Lüksün tahribatına, sürekli artan bir lüksün neticelerine kulak verin.

Eski sabahlığım, etrafımdaki diğer döküntülerle ahenk içindeydi. Bir hasır sandalye; bir tahta masa; bir Bergamo halısı; birkaç kitabı taşıyan bir kalas; köşelerinden duvar halısının üzerine tutturulmuş, çerçevesiz, isli birkaç gravür; bu gravürlerin arasında havaya kalkmış birkaç sıva parçası, sabahlığımla birlikte en ahenkli fukaralığı meydana getiriyordu.

Her şeyin ahengi bozuldu şimdi. Uyum yok artık, birlik yok, güzellik yok.

Diderot – fransız aydınlanmacı filozof. üstteki yazı kendisinin “Eski Sabahlığımdan Ayrılmanın Pişmanlıkları: Ya da Paradan Daha Ziyade Beğenisi Olanlar İçin Bir Uyarı” adlı makalesinden alıntı. Bu yazı kendisinin adıyla anılan ve literatüre giren “Diderot Etkisi” teriminin de sebebi. Özetle kendisinin yeni bir sabahlık aldıktan sonra diğer bütün eşyaların anlamını yitirdiğini ve kendisini nasıl bir mutsuzluğa süreklediğini anlatıyor. Etkisi de satın aldığımız herhangi bir eşyanın başka yeni eşyaları satın almamızı tetiklediğini ve bir spiral etkisi yarattığını söylüyor. Sonunda yine tatmin olmadığınız gerçeği de söz konusu. Bir sonraki alışverişiniz öncesinde kendisini hatırlamanız dileğiyle.