Menü Kapat

Etiket: toplum (sayfa 1 / 3)

Birey ve Toplum Üzerine

Aşırı toplumsallaşan insan topluma psikolojik bir tasmayla bağlanır. Aşırı toplumsallaşma insanlığın, bireye yaptığı en büyük zulümdür. Muhafazakarlar aptaldır: Bir yandan geleneksel değerlerin yıkılmasından dolayı sızlanırken, diğer yandan da teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişmeyi içtenlikle desteklerler.

Toplumda kelimelerle bir etki yaratmak, çoğu birey ve küçük grup için olanaksızdır. İnsanların çoğu önemli oranda uygunsuz davranışlarda bulunur. Yalan söylerler, önemsiz hırsızlıklar yaparlar, trafik kurallarını çiğnerler, işlerini asarlar, birbirlerinden nefret ederler ya da başka birini geçmek için sinsi hileler yaparlar. Aşırı toplumsallaşmış bir insan ise bunları yapamaz; ya da yapsa bile kendi içinde bir utanç ve öznefret duygusu geliştirir.

Ve bugünün toplumu da, bizi, önceki bütün toplumlardan daha toplumsallaştırmaya çalışıyor. Nasıl yiyeceğimizi, nasıl spor yapacağımızı, nasıl sevişeceğimizi, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimizi bile uzmanlardan öğrenir hale geldik. Çağdaş insanın eli kolu bir kurallar ve düzenlemeler ağıyla bağlanmıştır. Kaderi, kararlarını etkileyemeyeceği kadar uzak kişilerin eylemlerine bağlıdır. Bu durum teknolojik açıdan ilerlemiş toplumlarda gerekli ve kaçınılmazdır. Sistem işleyebilmek için insan davranışlarını sıkı sıkıya düzenlemek zorundadır.

Sistem insani ihtiyaçları doyurmak için varolmaz, varolamaz. Aksine, sistemin ihtiyaçlarına uymak üzere düzenlenmesi gereken insan davranışıdır. Bunun sistemi yönetiyormuş gibi gözüken ideolojiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Eğer büyük devlet babanın hayatınıza şu anda fazla karıştığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, siz asıl devlet, çocuklarınızın genetik yapısını düzenlemeye başladığında görün olacakları. Bizim önerdiğimiz olumlu ideal Doğa’dır. Yeni, Vahşi Doğa: Yeryüzünün, insan yönetiminden, denetiminden ve müdahalesinden bağımsız olarak canlılarıyla birlikte varlığını sürdürmesi ideali. Doğa birçok nedenden ötürü tam anlamıyla mükemmel bir teknoloji karşıtı idealdir. Doğa teknolojinin tam karşıtıdır…

Ted Kaczynski

ağzımın tadı

Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,
Boğazımda düğümleniyorsa lokma,
Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa
Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,
Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,
Denize bile iştahsız bakıyorsam,
Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,
Bu darağacı suratlı toplum!

Oktay Rifat HOROZCU

fury – 1936

Fury başrollerinde Sylvia Sidney (Katherine Grant) ve Spencer Trady ( Joe Wilson)nin oynadığı bir Fritz Lang filmi. Film birbirine aşık olan iki gencin maddi imkansızlıklar sebebiyle evlenememeleri ve Katherina’nın para kazanmak için Joe dan ayrılmak zorunda kalmasıyla başlar. Uzun bir aradan sonra birbirine aşık olan bu iki genç hayallerini gerçekleştirmek için bir araya gelmek istemeleriyle olumsuz olaylar gelişir.

Joe, çalışkan ve ahlaklı bir gençtir. Bir benzin istasyonu almıştır ve artık Katherina’ya kavuşmak için yola çıkar. Ancak yolda tam şehre ulaşacakken durdurulur ve küçük bir kız çocuğunu öldürmekten ötürü gözaltında tutulur. Ellerinde tek bir delil vardır; fıstık kabukları. Joe’nun fıstık sevgisi suç mahallinde bulunan fıstık kabukları göz önünde bulundurularak aleyhinde delil olarak kullanılmasını sağlar. Ancak Bölge savcısı (Edward Ellis)  Joe’nun suçsuz olduğuna inanmaktadır. Fakat küçük bir yer olan bu kasabada suçlunun bulunduğu ve en ağır biçimde cezalandırılması gerektiği dedikodusu yayılmıştır. Bölge savcısının görevini yapmadığı düşünülerek şehrin ileri gelen sermaye sahipleri aracılığıyla halk galeyana gelmiştir. Devletin adaleti sağlayamadığı düşüncesiyle halk Joe’yu toplumsal vicdanın ve güdülerin verdiği yetkiye dayanarak linç eder.

“Vatandaşların haklı tepkisi veya milli refleks” (Tanıl Bora, 2008) adı altında iktidarın ya da bir bütün olarak devletin teşvik ettiği, dağıttığı, yücelttiği linç, şiddetin ne kadar günlük hayatımızda var olduğunun güzel örneklerinden birisidir Fury.

Film linç kültürünü anlatmakla kalmaz. Tam o dönemde bir seçim yapılacaktır ve hükumet halkı bastırarak bölgedeki imajının zedelenmesinden korkar ve linci engellemez. Milletin takdiri anlayışıyla linci siyasi bir yöntem olarak kullanır. Halk Joe’nun bulunduğu hapishaneyi yakar, Joe şans eseri yangından sağ kurtulur.

Joe , adaletin yerini bulması adına kardeşlerine ellerinde bulunan delilleri sunar. Adalet arayışını buradan sürdürür. Hukukun üstünlüğünü, adalet arayışının en önemli noktası kabul eder ve buradan 22 kişinin ölümle cezalandırılması için elinden geleni yapar. Toplumun Joe gibi bir adamı bu hale getirmesi ve yaşadıklarının intikamını almak istemesi Katherina’yı rahatsız etmektedir. Bireysel vicdanın  milli iradeden ve hukukun üstünlüğünden daha önde bir değer olduğunu Lang, Katherina’nın dilinden bizlere anlatır.

Fury,  suçsuz bir adam üzerinden adaletsiz devleti, çürümüş, hasta ruhlu toplumu, koltuğu yitirme korkusu yüzünden insanları Joe’yu korumakla mükellef olan başkanın bunu yapmamasıyla başkanı ve başkanlığı, Amerika’nın saçma sapan “jüri sistemi”ni ve hemen cellat kesilen medyayı eleştirdikçe eleştirir. Toplumdaki ön yargıları ve linç olgusunu dışa vurumcu bakışıyla .

Yani izleyin.

imdb . fury . 1936

*Bora, T. “Mukaeyeseli Linç Etüdleri – Nazi Almanya’sı, Bugünün Türkiye’si”. Birikim, no. 230-231, Haziran-Temmuz 2008.

İbneler ve Uğur Böcekleri

Bir uğur böceği gördüğünüzde mideniz bulanıyor mu, ondan tiksiniyor musunuz ya da ondan korkuyor ve onu ezip öldürmek mi istiyorsunuz? Muhtemelen birçoğumuzun bu sorulara vereceği cevap hayır olacaktır. Ama başka herhangi bir böcek türü, zararsızlığı açısından uğur böceğiyle aynı derecede olanlar bile söz konusu olduğunda aynı soruların cevabı bu kez hayır olmayacaktır. Bunun nedeni oldukça açıktır. Söz gelimi bir hamam böceği ile bir uğur böceği biyolojik olarak birbirlerine her ne kadar yakın olurlarsa olsunlar biz onları çok farklı ele almaya çabalarız. Toplum uğur böceğine bir rol belirlemiştir ve böceğe bakış açımızı yönlendirmektedir. Bu bakış açısı yüzünden böceklerden korkan bir birey uğur böceğinden korkmayabilir. Buradaki durumu başka bir ifadeyle söyleyecek olursak, toplum korkularımızı/sevgilerimizi yönetmektedir. Henüz zararsız gibi görünmektedir bu ifade, peki toplumsal bakış nefretimizi de yönetebilir mi?

&

Toplumsal bakış insan hayatındaki belki de en önemli ve en temel bir meseleye dair algımızı da yönetir; cinsiyetler. Hatta artık bunun adı toplumsal cinsiyet’e dönüşmüş ve artık biyolojik cinsiyeti de aşan bir yapıya bürünmüştür. Hatta biyolojik cinsiyetlere bile farklı anlamlar ve roller yüklemeye başlanmıştır. İş böyleyken toplum içinde sıradan bir birey cinsiyetlere bakarken toplumun dayattığı bakışı kullanmak zorunda kalır. Erkekler şöyledir, kadınlar böyledir. İbneler? O da ne, öyle bir cinsiyet yok!!! Hindistan’da bir bölge halkına/toplumuna göre beş farklı cinsiyet var. 5! Hatta geçen yıllarda çıkan haberlere göre bu bakış açısı ülkenin sadece bir bölgesiyle sınırlı değil. Manşet aynen şöyle: “Hindistan’da üçüncü cinsiyet resmen tanındı.”

Hayata toplumsal açıdan bakmanın ne kadar da sığ bir bakış açısı olacağı aşikâr. Bizim topluma göre iki cinsiyet var başka bir topluma göre beş. Kim bilir daha başka bir topluma göre de hiç cinsiyet yok. (bakınız: Teletabiler) Peki hangisi doğru? Hangisini benimsemeli? Burada bir reçete mevcut değil ama önerilen şuna yakın: uğur böceğini diğer böceklerden ayıran, cinsiyetleri diğerlerinden ayıran bakış aslında senin bakışın değil, toplumunun bakışı. Toplumunun bu bakışı da genel geçer ve hatta kabul edilir değil. Yan komşu toplum tam tersi bakmanı ister. Okunaklı bir reçete olsaydı bakışını bi’ tekrar gözden geçirmeni ve toplumlar üstü bakmanı yazıyor olacaktı.

&

Toplumsal bakışın nefreti nasıl yöneteceği konusuna gelince: Homofobi, toplumsalın bireyde yarattığı korkudan daha fazlasını taşır bünyesinde. Gerçi korku da içinde nefreti barındırabilir. Yukarıdaki gibi örneğin korktuğumuz bir böceği ezmek isteyebiliriz. Buradaki nefret korkunun sonucudur. Kendi gibi olmayana, topluma uygun olmayana duyulan nefret… Durum maalesef şöyle: toplum elinde kumandasıyla biz robotları yine bize karşı kullanıyor. Uğur böceklerini ibnelere tercih ediyoruz.

antonin artaud – van gogh, toplumun intihar ettirdiği

download . antonin artaud – van gogh, toplumun intihar ettirdiği (.pdf)


VAN GOGH (GİRİŞ)-ANTONİN ARTAUD

Van Gogh’un akıl sağlığından söz edilebilir, o ki, hayatı boyunca sadece bir elini pişirmiş ve bundan başka da bir kez sol kulağını kesmekten öteye gitmemiştir,her gün, yeşil salçada pişirilmiş vajina ya da ana rahminden çıktığında toplanmış kırbaçlanıp azdırılan yeni doğmuş bebek organı yenilen bir dünyada.

Ve bu bir imge değildir ama bütün yeryüzü boyunca sık sık ve güncel olarak tekrarlanan ve desteklenen bir olgudur.

Böylelikle, bu açıklama ne kadar çılgınca görünürse görünsün, şimdiki hayat eski adilik, anarşi, düzensizlik, sayıklama, bozukluk, kronik delilik, burjuva durgunluk, ruhsal çarpıklık (çünkü insan değil de dünya bir anormal olmuştur), istenmiş namussuzluk ve çarpıcı yalancı sofuluk, soylu her şeyin pis aşağılanması, bütünüyle, ilkel bir haksızlığın gerçekleşmesi üstüne kurulu bir düzenin talebi, sonunda örgütlü cinayet atmosferi içinde kendini korumaktadır.

Her şey kötüye gitmektedir çünkü hasta bilincin şu saatte hastalığından çıkmamakta büyük yararı vardır.

Ve böylece, çürümüş toplum, kahinlik yeteneklerinden rahatsız olduğu kimi üstün açıkgörürlüklerin araştırmalarından kendini sakınmak için psikiyatriyi keşfetmiştir.

Gérard de Nerval deli değildi ama öyle olmakla suçlandı, yapmaya hazırlandığı kimi önemli açıklamaları değersiz kılmak için,

ve suçlanmaktan başka, bir de kafasına vuruldu, bir gece kafasına fiziksel olarak vuruldu, açıklayacağı korkunç olayların belleğini kaybetmesi için, ve onlar, bu darbenin etkisiyle, onda doğaüstü düzleme geçtiler, çünkü onun bilincine karşı gizlice birleşmiş bütün toplum, o anda onların gerçekliğini unutturacak kadar güçlü oldu.

Hayır, van Gogh deli değildi, ama resimleri suda yanan ateşlerdi, atom bombalarıydı, ki görüş açıları, o çağda ortalığı kasıp kavuran diğer resimlerin yanında, ikinci imparatorluk burjuvazisinin ve III. Napoléon’unkilerin olduğu kadar Thiers’in, Gambetta’nın, Felix Faure’un polislerinin kurtçuk konformizmini ağır biçimde rahatsız edebilecek nitelikteydi.

Çünkü van Gogh’un resmi, törelerin belirli bir konformizmine değil, kurumlarınkine saldırır. Ve dış doğa bile, mevsimleriyle, gel gitleriyle ve gün tün eşitliği fırtınalarıyla, van Gogh’un yeryüzünden geçişinden sonra, aynı evrensel çekimi koruyamaz.

Dahası, toplumsal düzlemde, kurumlar parçalanmaktadırlar ve tıp da işe yaramaz ve havayla bozulmuş ceset şekline bürünür, o ki van Gogh’un deli olduğunu açıklamıştır.

Çalışan van Gogh’un açıkgörürlüğü karşısında, psikiyatri artık sadece kendilerinin de takıntıları olan ve kendileri de eziyet gören goriller sığınağıdır, onlar ki insan korkusunun ve boğulmasının en feci durumlarını dindirmek için sadece gülünç bir terminolojiye sahiptirler,
bozuk beyinlerinin layık ürünü olan.

Gerçekten, bit tek psikiyatr bile yoktur ki tanınmış bir sapkın olmasın.

Ve psikiyatrların kökleşmiş sapkınlığı kuralının hiçbir istisnayı kabul edebileceğini sanmıyorum.

Ben bir tanesini tanıyorum, isyan etmişti birkaç yıl önce, içinde bulunduğu yüce reziller ve patentli düzenbazlar grubunun bütününü toplu halde böyle suçladığımı görmek düşüncesine.

Ben, bay Artaud, dedi bana, bir sapkın değilim, ve hadi bakalım size meydan okuyorum, suçlamanızı yöneltmek için dayandığınız unsurlardan bir tekini bana gösterin, görelim.

Devam

İnsan ve Devlet Üzerine

İnsan günümüzün Tanrısıdır ve İnsan korkusu eski Tanrı korkusunun yerini almıştır. İNSAN dini hıristiyan dininin en son aldığı biçimdir. Feurbach, kutsal olanı insani hale getirirse hakikati bulacağına inanır. Hayır, eğer Tanrı bize acı veriyorsa, ‘İnsan’ bize ıstırap vererek daha fazla işkence etme kapasitesine sahiptir. Hakikate inandığınız sürece kendinize inanmıyorsunuz ve siz bir uşak, bir mutaassıp insansınız. Ruh olan Tanrıya Feurbach ‘Özümüz’ adını verir. ‘Özümüz’ün bizimle karşıt hale gelmesine -özsel ve özsel olmayan kendilik halinde ikiye bölünmemize- tahammül edebilir miyiz? Bununla kendimizi, kendimizin dışına sürgün edilmiş halde görmenin hazin sefaletine geri dönmez miyiz? Öze dayanan ilişki gerçek bir şeyle değil hayaletle kurulan bir ilişkidir. Devletin çekirdeği basitçe ‘İnsan’dır, bu gerçekdışılık ve onun kendisi yalnızca bir ‘insan toplumu’dur.

Öyleyse Devlet, benim bir insan olmamı talep ederek bana olan düşmanlığı ele verir… beni, İnsan olmayı bir görevolarak kabul etmeye zorlar.

Devlet, benim kendi değerime ulaşmama izin vermez ve yalnızca benim değersizliğim yoluyla varlığını sürdürür.

Bireyin kendiliğine -ya da benliğine- devlet sahip olur, artık ona toplum sahiptir. Bu toplum hiçbir şekilde benlik değildir, … bu topluma hiçbir fedakârlık borcumuz yoktur, fakat, eğer bir şey feda edeceksek kendimize feda edelim, -sosyalistler bu konuda hiç düşünmezler -çünkü onlar, tıpkı liberaller gibi, kendi dini ilkelerine mahkumdurlar ve şevkle kutsal bir toplumun, mesela şimdiye kadarki Devlet’in peşinden giderler. “Halk” iktidar tarafından yaratılmış bir bütünlüktür -hiçbir benliği yoktur. Devletin her zaman sahip olduğu tek amacı bireyi sınırlamak, evcilleştirmek ve tabi kılmaktır -o ya da bu genel ilkenin kulu haline getirmektir.

Devlet denilen şey, bir arada yer alanların kendilerini birbirlerine uydurduğu ya da kısaca, karşılıklı olarak birbirine bağlı oldukları, bir güven ve bağlılık dokusu ve şebekesidir; bir hep birlikte ait oluş, hep birlikte tutunmadır. Kilisenin ölümcül günahları varsa, Devletin sermaye suçları vardır; birinin sapkınları varsa diğerininde hainleri vardır, birikiliseye dair cezalar veriyorsa diğeri yasaya dair cezalar verir; biri engizisyon süreciyse diğeri maliye sürecidir, kısaca orada günahlar, burada suçlar, orada engizisyon ve burada da engizisyon. Mevcut Devlete karşı ayaklanmak ya da mevcut yasaları devirmek için çok az tereddüt kaldı, ama Devlet fikrine karşı günah işlemeye, yasa fikrine itaat etmemeye kimin cesareti var? -onun her zaman kendine ait bir mantığı vardır ve kısa süre sonra halkın iradesine karşı dönecektir.

Yok edilmesi gereken “yönetim ilkesi”dir, bize hükmeden şey devlet fikridir. …savaş, belirli bir Devlet’e karşı ya da Devletin zaman içindeki sırf belirli bir durumuna karşı değil durumun kendisine,Devlet’e karşı ilan edilmeli; insanın amacı bir başka Devlet (örneğin “halk Devlet’i”) değildir.

Bu andan itibaren Devlet, Kilise, halk, toplum ve benzeri sona ererler, çünkü var olduklarına şükretmek zorundalar ve ancak benim kendime saygısızlığımla bu eksik değerlendirmenin ortadan yok oluşuyla onlar da bizzat ortadan kalkarlar. Devlet, efendilik ve kölelik (tabi olma) olmaksızın düşünülemez; çünkü Devlet bütün bağrına bastıklarının efendisi olma iradesi göstermelidir ve bu irade ‘Devlet İradesi’ olarak adlandırılır’… Kendi iradesine sahip olmak için başkalarındaki irade yokluğuna dayanması gereken, bu başkaları tarafından yapılmış bir şeydir, aynı bir efendinin hizmetkâr tarafından yapılması gibi. Eğer itaatkârlık sona erseydi, bu tamamen efendiliğin de hepten sonu olurdu. Devlet kendisini, arzulayan İnsanı evcilleşmeye zorlar; diğer bir deyişle, devlet onun arzusunu bir tek kendisine yönlendirmeye ve bu arzuyu kendi sunduğu içerikle doldurmaya çalışır.

‘Herkes’ dediğiniz bu kişi kimdir? O ‘toplum’dur! -Ama öyleyse o cismani değil mi? Biz, onun bedeniyiz!- Ya siz? Neden siz kendiniz bir beden değilsiniz?… Bundan dolayı birleşik toplum gerçekten onun hizmetinde olan bedenlere sahip olabilir, fakat kendisine ait bir bedene sahip değildir. Toplum bir kutsal kavramına dayanır ve bu yüzden bireyler arasındaki zoraki bir münasebettir. Öte yandan birlik ise ona girmek isteyen bireylerin arzusundan başka bir şeye dayanmaz: bu, her türden öz fikrini çözündüren, yalnızca amaca uygun ve faydalı bir ilişkidir.

Ben, kendimi varsayarken bir varsayımdan başlarım; fakat varsayımım ‘kendi kusursuzluğu için mücadele eden İnsan’ gibi kendi kusursuzluğu için mücadele etmez, fakat yalnızca onun keyfini çıkarmama ve onu tüketmeme hizmet eder… Ben kendimi önceden varsaymam, çünkü her an kendimi öne sürüyor ya da yaratıyorum. hiçbir kavram beni ifade etmez, benim özüm olarak belirtilen hiçbir şey beni bitiremez.

Özgürlük ile kendi-olmak arasında ne kadar büyük bir fark var!.. ‘Özgürlük yalnızca rüyalar aleminde yaşar!’ Buna karşın, kendi-olmak benim tüm varlığım ve varoluşumdur, o benimdir. Kurtulduğum şeyden özgürüm, kontrol etme gücüm olan şeye sahibim… Özgür olmak gerçekten isteyemeyeceğim bir şey, çünkü onu yapamam, onu yaratamam: onu ancak dileyebilir ve ona talip olabilirim, zira o bir ideal olarak, bir hayalet olarak kalır. yalnızca kişinin kendisi için aldığı özgürlük, yani egoistin özgürlüğü, pupa yelken gider. Özgür bırakılan insan, serbest kalmış bir insandan, bir libertinus’tan, beraberinde zincir taşıyan bir köpekten başka bir şey değildir: o, tıpkı aslan postuna bürünmüş eşek gibi, özgürlük giysisi içindeki özgür olmayan bir insandır.

Max Stirner

Saul Newman’in, Bakunin’den Lacan’a adlı kitabının Stirner ile ilgili bölümünde, S. Byington’un, The Ego and Its Own (Londra: Rebel Press, 1993) çevirisinden yapılmış alıntıların derlenmesidir.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.