Menü Kapat

Etiket: toplum (sayfa 1 / 4)

Minerva’nın Baykuşu’nun Prozac Bağımlılığı

Hayatta hiçbir şey tamamlanmaz zira hayatın akışını bir doğru şeklinde görmek yanılsamadır- hayatta kalabilmek adına üretilmiş bir yanılsama. Anın içinde kalabilmek, şeyleri kendi için bir nesne şeklinde, bağımsız bir halde görebilmek için mutlaka belli bir yanılsama perdesi çekilmelidir. Anın içinde, gerçekliğin yaşandığını ilan eden bir yanılsama.

Doğum anındaki tamlıktan kopuş, eksikliğin varlığa girişi ve arzunun, bu eksikliğin yerini doldurmak adına peşinden koştuğumuz arzunun asla ele geçirilemeyecek bir yanılsama olduğu gerçeği, sürekli gözümüzün önündedir. Burada Lacanyan bir söylem ile şunu diyoruz:
“Evet, bunu çok iyi biliyorum ama…” Yanılsama, yanlış-tanıma bilme kısmında değildir, hepimiz aslında ne olduğundan haberdarızdır, eksiklikten, arzu nesnesinin kaçışından ve aslında gerçek olmayışından, asıl yanılsama devreye eylem kısmında dahil olur, “Nevrotik iç sıkıntılarımın bana içkin olduğundan gayet haberim var ama yine de onları geçirmeye, sanki bir çözümleri varmış gibi arayış içinde olmaya devam edeceğim.” Bu nedenle, eksikliğe Baudrillardcı mânâda kusursuz bir cinayet diyebiliriz, bir cinayet olduğu belli lâkin fail asla bulunamayacak.

Cioran Tarih ve Ütopya’sında diyor ki: “Yolum hangi büyük şehre düşse, orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın, bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum(…) Aslında birbirilerinden nefret etmekte ama nefretlerinin bile hakkını verememektedirler. Bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır, istikrarını teminat altına alır.”

Sosyal anlamda yanılsamanın, eylemin yanılgı içinde olmasının yararı budur. “Ülkemdekilerin çoğunun vasıfsız ve ilerleme için engel teşkil ettiklerini biliyorum ama…” İşte burada Cioran’ın vasatlık olarak dile getirdiği bilinçdışı yanılsama, birbirimizi öldürmememizi garanti altına alır, bir anlamda medeniyeti kuran ve sürdüren temeldir. Bu bilinçdışı yanılsama perdesinin bir anlığına ortadan kalkması ise ancak ve ancak tekerrür ile gerçekleşebilir, bir olayın asıl anlamı ancak onun tekerrürü ile anlaşılabilir, lâkin bu bilgi de gizli kalmalıdır. Rosa Luxemburg’un İşçi Devrimi hakkında belirttiği gibi: “Başarısız devrim denemeleri aslında işçi sınıfını doğru şekilde devrim için eğitmektedir.” ama işçi sınıfı bunu bilmemelidir zira bu revizyonizme götürecek yoldur.

Bireysel alana geri dönersek, “Hayat ölümden daha fazla korku uyandırıyor, asıl bilinmeyen hayatın ta kendisidir.” derken elbette kişinin bireysel geçmişinin anlamının bilinmezliğinden bahsetmiyor Cioran, şimdiki zaman ve gelecek zamanın bilinmezliğinden bahsediyor yani doğrusal zaman yanılsamasının getirilerinden. Hegel’in bahsettiği Minerva’nın baykuşu örneğinden yola çıkarsak, geçmişin manası ancak tamamen yaşanıp bittikten sonra anlaşılabilir, yani tekrar-düşünme, tekrar geriye bakış gereklidir geçmişi anlamlandırmak için. Kendi kendimizle çelişmemek için de geçmişi değiştiririz, geçmişle aramıza bir yanılsama perdesi koyarız ki iç huzursuzluğumuz ve kişisel değişimlerimiz bizi kendi ikiyüzlülüğümüzle karşı karşıya getirmesin. Belleğin geçmişi tekrar yaratımı, hepimizin delirmemesi için gereklidir.
Yanılsama, tüm tarihin antidepresanıdır.

Kesinlikle Yasak Olmayacaklar

Elbette kimsenin belli bir noktası olmaması gerekiyor ancak bir ideolojiye sahip olmasına rağmen başka bir tanesinin de özelliklerini gösterip diğerinin yaşam şeklini beğenir ise o, ne değişken olur, ne de sabit. Böyle ideolojiler çok fazla ve her ne kadar tüm hepsinin yaslandığı duvar sağlam olmasa da en dayanıksız olanları işte bu aradaki insanları barındıranlardır. Böyleleri hem her şeyi mahveder hem de gizlice kendilerine zarar verirler. Tahmin edilemeyecek sonuçları olabilir bu tutarsızlığın ve aslında oluyor da gözlerimizin önünde. Kendini analiz etmeden ötekine karşıtlığı ile kargaşa yaratanlar kargaşadan zevk alırlar, kendini ait hissettiği toplum adına bir savaş başlattığı için. Ancak ne için? Toplumun buyruğu böylesine önemliyken özgür olunmaz ve özgürlükte delik açılır. Ardından gelen uzun süreçte özgürlüğün alışılmadık tanımlarıyla savaşılır. Eğer giderse böylece, özgürlük artık tek ve doğrusal olmaz toplum için. Engeller gerçekten görüldüğünden daha zorlayıcı olabilirler ve çoğunlukla öyle olurlar. Arada yaşayan toplum, gelişime bir engeldir.

İnsan için alışmak zorlayıcı ve uzun bir süreç değilken engeller ile yaşamaya alışmak aynı şekildedir diyebiliriz. Bize karşı yapılan her kötülük zamanla alışkanlık hâlini alır, bazen de kötülüğe karşı gelmek alışkanlık halini alır (kinizm). Kötülük karşı gelinmesi gereken bir şey değildir ve kötülük tanımlananın aksine zarar vermek değildir. Kötülük her şeydir ve her şey, bir şeye göre küçük de olsa kötülük içerir. Kötülük karşıttır ve karşıtı yok etmek değil de onunla yaşamak gerekir. Tabii burada karşıt toplum ile aradaki toplumun ayrımını çok iyi yapmak gerekir.

Aklımıza ne oldu?

Toplumsuz Gerçekçilikten Geçiş – Köken Yoktur

Kürdistan kadınlarına…

“Anayla , doğayla, temel imlenen olarak varlıkla ilişkinin yerinden kayması: toplumun ve dillerin kökeni budur. Ama bu durumda artık kökenden söz edilebilir mi?” diyor ve devam ediyor, “Temel imlenen, temsil edilen varlığın anlamı ve hele şeyin kendisi hiçbir zaman bize bizzat, im dışında veya oyun dışında verilmez. Ensest yasağı dediğimiz, bu adı verdiğimiz ve bu ad altında betimlediğimiz şey bile oyunun dışında kalamaz. Sistemde bir nokta vardır ki, orada imleyenin yerine imleneni geçemez, bunun sonucu da düpedüz hiçbir imleyen için bunun mümkün olmadığıdır. Zira bu yerine-geçilemezlik noktası aynı zamanda tüm imleme sisteminin yönlendirilme noktası, temel imlenenin tüm göndermelerin varış yeri olmayı vadederken aynı anda tüm im sistemini yıkacak bir [unsur] gibi elden kaçtığı noktadır. Dil ne bir yasak ne de bir yasağın çiğnenmesidir, sonsuzca birini öbürüyle eşleştirir. Söz konusu nokta mevcut değildir, daima elden kaçar ya da -ki bu da aynı şey demektir- ezelden beri, bizim yıkılmaz ve ölümcül arzumuza göre, kaçması veya kaçmış olması gereken şeyin içine yerleşiktir.” Derrida – Gramatoloji (Çev. İsmet Birkan, BilgeSu Yayıncılık, Ankara 2014) (sf. 404-405)

Peki nedir toplumsuz gerçekçilik? En sade haliyle, toplumun kurucusu olmadığı (-kurucusunun toplum olmadığı) bir gerçekçilik mi? Ama bir ‘-cilik’ halinden bahsediyorsak, bu halin ‘-ci’si olacak biri(ler)ine ihtiyaç var. Acaba toplumsuz gerçekçilik demek mi daha uygun olacaktı? (H. Havîn’dir bunun uyarıcısı) Sırf toplumcu gerçekçiliğe vurmak için kavram (ve devamla kuram) düzmeye gerek var mıydı? Vurmak da değil, ekmeğini yemek, şöhretinden pay almak için aslında seçmiş olmayayım bu kelimeleri? O halde geçmeli bundan, çıkmalı aynından, aksinden, gölgesinden bu kaidenin (bir kaidenin, kaidelerin). Çıkmalı ki önce, olanca açıklığıyla gözlerinin içine bakılabilsin. Çünkü herkes birer kaide taşır gözlerinde, o kaidenin gözlerinden bakar. Bakılan da, yine bu kaidenin gözleridir sanar, her şeyi kendi gözleriyle görüyor oluşunu inkar edip, ve devamla zaten unutup, olan biteni kaidenin gözlerine, kaidenin gözlerinden yoruşu bundandır. Kaide, gözlerin durgun, apak sularında bir yansıma, bir surettir. Sadece bir bakış, öz şüphesinden sıyrılmış, usulün, adabın, adetin, ayıbın köprüsünü yıkmış bir bakıştır bu sulara bırakıp o yansımayı dalgalandıracak, bir büyük, bir gürültülü gerçeği silkecek olan.

Ya filozofun bu ‘yerine-geçilemezlik noktası’ dediği de nedir? Kendileriyle ilişkinin yerinden kaydığı (ve toplum ile dillere bu kayma suretiyle kapının aralandığı) ana, doğa ve temel imlenen olarak varlıkla ilgisi nedir bu ‘yerine-geçilemezlik noktası’nın? Aynı şeyseler, niye bunca sözcük (dilin, sonsuzca birini öbürüyle eşleştiren olduğu söylenmişti gerçi)? Yok, eğer değilselek, o yerinden kayma fiilinin kendisine mi bakmak gerekecek acaba? Bunun içinse, yukarıdaki alıntının dışına çıkmak lazım. Çünkü filozof çok yerde kayda değer ölçüde bir ‘felaket’ten bahsediyor. Bu da, tabii, incelemesini yaptığı asıl filozofun felaketi. Buraya, bu metne girene kadar çok elden, gözden geçmiştir. Felaket, temelde, temel yaşam kaynaklarının kıtlaştığı, göçün, örgütlenmenin, taktiğin, tekniğin, dolayısıyla dilin ve toplumun kaçınılmazlaştığı durum, eşik, bir yerinden kayma. Tam olarak ne zaman, veyahut nasıl mı? Burasının komple spekülasyon olduğu söyleniyor kitapta. Salt kuramsal. Ama kuramın bütün namına mecburi. Tekrar alıntıya dönelim: ‘Zira bu yerine-geçilemezlik noktası aynı zamanda tüm imleme sisteminin yönlendirilme noktası, temel imlenenin tüm göndermelerin varış yeri olmayı vadederken aynı anda tüm im sistemini yıkacak bir [unsur] gibi elden kaçtığı noktadır (…) Söz konusu nokta mevcut değildir, daima elden kaçar (…) kaçması veya kaçmış olması gereken şeyin içine yerleşiktir.’ Alıntının ilk iki cümlesini bu sefer sessiz okuyalım.

‘Gülü seven dikenine katlanır’: Ama diken de güle dahil değil midir? Ve yaprakları, ve dalları, ve açıp çıktığı toprak örtüsü? Ya kökünü içinde besleyip büyüten toprak? Ya toprağa düşüp de o köklere yürüyen? Dikenine katlanan ancak, sevebilir bir gülü, der yönünü yüzünü toprağa dönen. Filozof aynısını burada da sorsun: ‘Ama bu durumda artık kökenden söz edilebilir mi?’ Toplumsuz gerçekçiliğe düşerken ‘uçurum vardır’ demiştim, artık ne kadarı Kazancakis’in, ne kadarı Aziz Fransis’in, xodê zanê. Allah’ın Fakiri’nin tanrıya giden yolu sorduğu yolcunun cevabındandı bu, ‘tanrıya yol yoktur, uçurum vardır!’ Şimdiyse köken yoktur, peki ne vardır? Şiir?

Yüzüne eğildim, önce
Temizlemek için tenini bir uçtan
diğerine
Zorsun, nemli
Bırakmıyorsun kolay, bir kez
tuttuğun kirini
insanın, her köşende bucağında
bir zulüm, bir hakaret
bir işkence mabedi
Taş taş üstüne geldiğinden beri
böyle yorgun, yılgın
oyundasın.

Aç göğsunu, nereye değmiş
tankı topu cahilin. Kaç
dikişse bedenin, o kadar
çekileyim dara, geleyim yine
bir uçtan diğerine
temizlemeye tenin.

İyi de neyi temizlemişim henüz?
Var mı bir cevabım?

Birey ve Toplum Üzerine

Aşırı toplumsallaşan insan topluma psikolojik bir tasmayla bağlanır. Aşırı toplumsallaşma insanlığın, bireye yaptığı en büyük zulümdür. Muhafazakarlar aptaldır: Bir yandan geleneksel değerlerin yıkılmasından dolayı sızlanırken, diğer yandan da teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişmeyi içtenlikle desteklerler.

Toplumda kelimelerle bir etki yaratmak, çoğu birey ve küçük grup için olanaksızdır. İnsanların çoğu önemli oranda uygunsuz davranışlarda bulunur. Yalan söylerler, önemsiz hırsızlıklar yaparlar, trafik kurallarını çiğnerler, işlerini asarlar, birbirlerinden nefret ederler ya da başka birini geçmek için sinsi hileler yaparlar. Aşırı toplumsallaşmış bir insan ise bunları yapamaz; ya da yapsa bile kendi içinde bir utanç ve öznefret duygusu geliştirir.

Ve bugünün toplumu da, bizi, önceki bütün toplumlardan daha toplumsallaştırmaya çalışıyor. Nasıl yiyeceğimizi, nasıl spor yapacağımızı, nasıl sevişeceğimizi, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimizi bile uzmanlardan öğrenir hale geldik. Çağdaş insanın eli kolu bir kurallar ve düzenlemeler ağıyla bağlanmıştır. Kaderi, kararlarını etkileyemeyeceği kadar uzak kişilerin eylemlerine bağlıdır. Bu durum teknolojik açıdan ilerlemiş toplumlarda gerekli ve kaçınılmazdır. Sistem işleyebilmek için insan davranışlarını sıkı sıkıya düzenlemek zorundadır.

Sistem insani ihtiyaçları doyurmak için varolmaz, varolamaz. Aksine, sistemin ihtiyaçlarına uymak üzere düzenlenmesi gereken insan davranışıdır. Bunun sistemi yönetiyormuş gibi gözüken ideolojiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Eğer büyük devlet babanın hayatınıza şu anda fazla karıştığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, siz asıl devlet, çocuklarınızın genetik yapısını düzenlemeye başladığında görün olacakları. Bizim önerdiğimiz olumlu ideal Doğa’dır. Yeni, Vahşi Doğa: Yeryüzünün, insan yönetiminden, denetiminden ve müdahalesinden bağımsız olarak canlılarıyla birlikte varlığını sürdürmesi ideali. Doğa birçok nedenden ötürü tam anlamıyla mükemmel bir teknoloji karşıtı idealdir. Doğa teknolojinin tam karşıtıdır…

Ted Kaczynski

ağzımın tadı

Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,
Boğazımda düğümleniyorsa lokma,
Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa
Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,
Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,
Denize bile iştahsız bakıyorsam,
Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,
Bu darağacı suratlı toplum!

Oktay Rifat HOROZCU

fury – 1936

Fury başrollerinde Sylvia Sidney (Katherine Grant) ve Spencer Trady ( Joe Wilson)nin oynadığı bir Fritz Lang filmi. Film birbirine aşık olan iki gencin maddi imkansızlıklar sebebiyle evlenememeleri ve Katherina’nın para kazanmak için Joe dan ayrılmak zorunda kalmasıyla başlar. Uzun bir aradan sonra birbirine aşık olan bu iki genç hayallerini gerçekleştirmek için bir araya gelmek istemeleriyle olumsuz olaylar gelişir.

Joe, çalışkan ve ahlaklı bir gençtir. Bir benzin istasyonu almıştır ve artık Katherina’ya kavuşmak için yola çıkar. Ancak yolda tam şehre ulaşacakken durdurulur ve küçük bir kız çocuğunu öldürmekten ötürü gözaltında tutulur. Ellerinde tek bir delil vardır; fıstık kabukları. Joe’nun fıstık sevgisi suç mahallinde bulunan fıstık kabukları göz önünde bulundurularak aleyhinde delil olarak kullanılmasını sağlar. Ancak Bölge savcısı (Edward Ellis)  Joe’nun suçsuz olduğuna inanmaktadır. Fakat küçük bir yer olan bu kasabada suçlunun bulunduğu ve en ağır biçimde cezalandırılması gerektiği dedikodusu yayılmıştır. Bölge savcısının görevini yapmadığı düşünülerek şehrin ileri gelen sermaye sahipleri aracılığıyla halk galeyana gelmiştir. Devletin adaleti sağlayamadığı düşüncesiyle halk Joe’yu toplumsal vicdanın ve güdülerin verdiği yetkiye dayanarak linç eder.

“Vatandaşların haklı tepkisi veya milli refleks” (Tanıl Bora, 2008) adı altında iktidarın ya da bir bütün olarak devletin teşvik ettiği, dağıttığı, yücelttiği linç, şiddetin ne kadar günlük hayatımızda var olduğunun güzel örneklerinden birisidir Fury.

Film linç kültürünü anlatmakla kalmaz. Tam o dönemde bir seçim yapılacaktır ve hükumet halkı bastırarak bölgedeki imajının zedelenmesinden korkar ve linci engellemez. Milletin takdiri anlayışıyla linci siyasi bir yöntem olarak kullanır. Halk Joe’nun bulunduğu hapishaneyi yakar, Joe şans eseri yangından sağ kurtulur.

Joe , adaletin yerini bulması adına kardeşlerine ellerinde bulunan delilleri sunar. Adalet arayışını buradan sürdürür. Hukukun üstünlüğünü, adalet arayışının en önemli noktası kabul eder ve buradan 22 kişinin ölümle cezalandırılması için elinden geleni yapar. Toplumun Joe gibi bir adamı bu hale getirmesi ve yaşadıklarının intikamını almak istemesi Katherina’yı rahatsız etmektedir. Bireysel vicdanın  milli iradeden ve hukukun üstünlüğünden daha önde bir değer olduğunu Lang, Katherina’nın dilinden bizlere anlatır.

Fury,  suçsuz bir adam üzerinden adaletsiz devleti, çürümüş, hasta ruhlu toplumu, koltuğu yitirme korkusu yüzünden insanları Joe’yu korumakla mükellef olan başkanın bunu yapmamasıyla başkanı ve başkanlığı, Amerika’nın saçma sapan “jüri sistemi”ni ve hemen cellat kesilen medyayı eleştirdikçe eleştirir. Toplumdaki ön yargıları ve linç olgusunu dışa vurumcu bakışıyla .

Yani izleyin.

imdb . fury . 1936

*Bora, T. “Mukaeyeseli Linç Etüdleri – Nazi Almanya’sı, Bugünün Türkiye’si”. Birikim, no. 230-231, Haziran-Temmuz 2008.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.