Etiket: tiyatro

Ve Perde / Haldun Taner

İstanbul Tiyatro Festivali’nin ilk belgesel yapımı olan Ve Perde!’de, Haldun Taner’in yaşamından kesitler; kitaplarından, gazete yazılarından ve oyunlarından bölümler yer alıyor. Sanatçının Dün Bugün, Keşanlı Ali, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım gibi yapıtlarından seçilen bölümler, tiyatro sanatçılarının performanslarıyla belgeselde yeniden hayat buluyor. Belgesel, Haldun Taner’i tanımak, Türkiye tiyatrosuna damgasını vurmuş bu ismi anlamak için önemli bir fırsat sunuyor.

IKSV güzel işler yapmaya devam ediyor, biz de mümkün mertebe desteğimizi sürdürüyoruz. Haldun Taner gibi bir güzelliği, daha yakından tanımak için içinizi ısıtıp sizi gülümsetecek bir güzellik karşınızda. Umarım sizi de yerinizden kaldırıp bir şeyler yapmanız için gerekli motivasyonu sağlar. kendisinin de dediği gibi – izleyiniz;

“Asık suratlılar, kara ruhlular, buluttan nem kapanlar, burunlarından kıl aldırmayanlar, kendilerini beğenmişler, dediğim dedikçiler, sinamekiler, kasıklar, manyaklar, yavanlar, densizler sakın bize gelmesinler. Bir yerleri incinir. Rahatsız olurlar.”

27 Mart Dünya Tiyatro Günü Bildirisi: Tiyatro Duvarın Ötesine Bakmalı

Bu yıl Polonyalı Yönetmen Krzysztof Warlikowski tarafından kaleme alınan ve Refik Erduran tarafından Türkçeye çevrilen “2015 Dünya Tiyatro Günü Bildirisi”

Tiyatronun gerçek ustalarını bulmanın en kolay yolu onları sahnenin çok uzaklarında aramaktır. Genelde öyleleri tiyatronun gelenek kalıbı sürdüren ve klişe kopyalayan bir makine gibi kullanılmasıyla ilgilenmezler hiç. Onlar atan nabzın peşindedirler; gösteri salonlarının ve şu ya da bu dünyayı kopyalama derdindeki insan yığınlarının açığından geçmeye yatkın canlı akımları ararlar.

Biz seyircilerle tartışmaya ve yüzeyin altında kabaran duygulara odaklanmış dünyalar yaratacak yerde, mevcudu kopyalama yoluna gidiyoruz. Oysa gizli coşkuları tiyatro kadar başarıyla dışa vuran başka bir şey yoktur.

Benim en sık peşine düştüğüm kılavuz geçmişte yazılmış kimi metinlerdir. Onları kaleme alanlar neredeyse yüz yıl önce Avrupa tanrılarının yavaş yavaş çöküşünü kâhin gibi ama abartıya kaçmadan gözler önüne serdiler. Beni sabah akşam düşündüren o yazarların anlattığı, uygarlığımızı bugün hâlâ dağıtılamamış bir karanlığa gömen ışık kaybıdır. Aklımda Franz Kafka, Thomas Mann ve Marcel Proust adları var. Bugün o kâhinler grubuna John Maxwell Coetzee adını da ekleyebilirim.

Bu kişilerin ortaklaşa sezdikleri, dünyanın sona ermesinin kaçınılmazlığı idi – gezegenin değil, insan ilişkilerinin bugünkü modeli anlamındaki dünyanın. Dipten gelen kabarmalar toplum düzenini alt üst etmekte. O sezgi bütün acılığıyla bizim için bugün ve burada da geçerliğini koruyor. Dünya sona erdikten sonra da yaşamayı sürdüren bizler için. Her gün yeni yeni yerlerde suçlar ve çatışmalar patlak vermekte. Bu öyle hızlı oluyor ki her yerde hazır ve nazır günümüz medyası bile haberlerine yetişemiyor. Yangınlar çok geçmeden ilginç olmaktan çıkıp basın bültenlerinden siliniyor, bir daha da göze görünmüyor. Biz aciz kalıyor, dehşete kapılıyor, kendimizi köşelere sıkışmış hissediyoruz. Artık kuleler dikmek gelmiyor elimizden. Duvar yapımını inatla sürdürüyoruz ama çektiğimiz duvarlar bizi hiçbir şeyden korumuyor artık. Tersine, bakım ve savunma gerektirdikleri için biz onları korumak zorunda kalıyoruz; yaşam enerjimizin büyük bir bölümü öylece heder oluyor. Kapının ötesinde, duvarın gerisinde ne bulunduğunu görmeye çalışacak gücümüz de kalmadı. Tiyatronun varlığını gerektiren ise tam bu işte. O kendi gücünü tam burada aramalı. Bakmanın yasak olduğu yerlerin iç taraflarını gözetlemeli.

“Efsane açıklanamayacak şeyi açıklama çabasında. Temeli gerçek olduğu için, sonunda açıklanamayacak bir yerlere ulaşmalı.” Kafka Prometheus efsanesindeki dönüşümden böyle söz ediyordu. Kesinlikle inanıyorum ki aynı sözler tiyatro için de geçerli olmalı. Onun emekçilerinin hesabına, yani sahnedekiler kadar seyirciler arasındaki emekçilerinin de adına, bir dileğim var. Öyle bir tiyatro olsun. Gerçekliğin temeline otursun ve hedefini uzanacağı açıklanamaz sonlarda bulsun. Bütün kalbimle diliyorum bunu.

Çeviri: Refik Erduran

Bu tiyatro bileti size iyi gelecektir

The Dresser (1983) Ronald Harwood tarafindan kaleme alinmis ikinci dunya savasi doneminde ki ingiltere de unlu bir tiyatro oyuncusu ve onun kostumcusu, asistani ve tabiri caizse yasam kocunu anlatan kult bir film. Ulke capinda taninan Sir (tiyatro ustasi) ve yardimcisi Norman’in iliskisi cok ilginc bir bicimde islenmis. Bunun yaninda Sir’un savas zamaninda ki ruh hali toplum temeline oturtularak detayli incelenmeli. Film kuskusuz sahane sahnelerin tamamladigi bir kult yapim ancak ozellikle iki sahneden bahsetmek gerek. Evi yanan bir aileyi goren Sir onlara cebinde tasidigi oynayacagi oyunun biletini takdim eder ve ekler ”Acinizi tamamen dindirmez ama bu bilet size iyi gelecektir”. Bu replik bana temel ihtiyaclari dahi sorun olan insanlarin sanata ihtiyaci olur mu sorusunu hatirlatti. Nitekim bu topraklarda yetisen onemli edebiyatcilar da bunu zaman zaman islemisti cevap gayet net degil mi? Gelelim filmin sonuna ve ikinci tokati attigi sahneye. Sir ve Norman’in son oyunlari oncesi iliskisi ve Norman’in verdigi ornekler filmin sonunda izleyenlere vay be dedirtiyor. Albert Finney ve Tom Courtenay’in oyunculuklari damakta tad birakan cinsten. Ne yazik ki sinema tutkunlari tarafindan iskalanan bu filmi izlemenizi siddetle tavsiye ederim. Her gecesini William icin oynayan Sir’un sahane performansi.