Etiket: Tevfik Kanoğlu

Bir Sermaye Biçimi Olarak Politika

Şu sıralar sıklıkla duymaya alışmışsınızdır. Kişisel olan politiktir, diye bir söylem var. Şimdi bu söylemi açımlayacağım. Acaba gerçekten öyle mi?

Bu söylemi ileri sürenlerin hangi sınıftan olduğuna hiç dikkat ettiniz mi? Sosyopolitik açıdan en sık hangi çevreden çıkıyor bu söylem? Üst sınıflardan. Burjuvalaşmış kimselerden. Bilhassa feminist, profeminist (erkek olup kadın haklarını destekleyen kimselere deniyor bu tabir)  akademisyenlerden. Bu söylemin artmasının, özellikle kadınlarca dile getirilmesinin sebebi, benim tespit edebildiğim kadarıyla akademizm yani akademik çevrelerdeki tahakkümleri üzerinden sınıflaşmış entelektüel kesimin erkleşmiş olması durumu.

Kadınların, eskiye oranla sosyal hayatta daha fazla yer alması, kendilerini geliştirmeleri, entelektüel alandaki dinamizmlerine de yansıdı. Artık akademilerde eskisine kıyasla daha fazla söz sahibiler, o yüzden feminizm artışta ve yükselişte. Şunu unutmamalı: söylemler dosdoğru halk tabakasının özgül iradesinden çıkmaz. Erk sahibi azınlık bir çevre, halkı taklit ederek bir propaganda geliştirir ve bu söylemi, genel kitleye yansıtır, geliştirilen söylem bu azınlık kitleye bir pazar alanı, varolma alanı açar. Sözgelimi müslümanlık, katolisizm, cumhuriyet, marksizm, fordizm (iktisadi bir formül olarak) veya kolektivizm.

Toplumsal reform ve dönüşümler de bu şekilde sağlanır. Yani bir halkın, genel kitlenin dosdoğru, özgül bir reform ya da inkılap meydana getirmesi tarihsel olarak kanımca, idrak edebildiğim kadarıyla mümkün değildir.

Sözgelimi; modern devlet formülünün başat figürü, Hegel diyalektiğidir. Modern kolektivizmin başat figürleri ise Marx ve Engels’dir.

Bu çıkarımlara da ben, diyalektik materyalist bir yöntemle ulaşıyorum ki modernitenin neredeyse inanç düzeyinde sahiplendiği yöntemdir fakat tek yöntem değildir, bir şeyi başka şeyden ayıklarken; fikir veya felsefe üretirken sözgelimi idealizmi de kullanabilirsiniz. Diyalektik yöntemi, bir tür süreç felsefesi olarak yorumlayabiliriz.

Bu bağlamda devam edelim. Güncel muhalif pratikler de bu felsefe temelinde üretilir sıklıkla. Kişisel olan politiktir, söylemi gibi. Pandemiyle birlikte, toplumun nesnel özne’si değil (sözgelimi devlet veya vatandaş veya sınıf gibi kolektivist özneler) bireysel özne’si ön plana çıktı. Topluluk halinde varolabileceğimiz bir koşul olmadığı için artık birey odaklı fikirler üretiyoruz. Bu birey de yoksul mahallelerin, göçmenlerin zihnindeki birey tasarımı değil. Muhalif, liberal sol çevrelerin bireyi. Yani avukatların, yayıncıların, doktorların, sanatçıların, çevirmenlerin, müzisyenlerin, şu devirdeyse influencerların (belli bir zenginlik düzeyine erişmiş, özellikle Z kuşağının sinik zevkleri tarafından beslenen sosyal medya fenomenleri); youtuberların, twitch yayıncılarının birey’i. Tüm bu insanlar gayet kişisel ve izole yaşamaktalar ve temel yoksulluk dertleri pek bulunmuyor. O dert, sosyal güvencesiz, daha alt kesimlere ait kişilerde var.

Keza alt çevrelerde feminizm sağlam bir düzeye sahip değil.

Liberal sol, göçmenleri önemsiyor ama uzaktan. Yani politikanin nesneleri olarak önemsiyor ve haklarını dile getiriyor ama kişisel gözlemim, kendi yaşam alanlarını onlarla paylaşmak konusunda çok da vicdani tavır almadıkları yönünde. Yeni sol’un göçmenleri umursuyormuş gibi görünmesinin sebebi, ilkesel olarak ‘azınlıklar’ söyleminden bir menfaatinin bulunması.

Mahallemde çok fazla göçmen var ve bu insanların yoğun nüfusu, inanılmaz bir kültürel yabancılaşma doğuruyor. Bu yabancılaştırmayı içselleştiremeyen orta veya alt sınıf kimseler de liberal sol’un göçmen söylemindense kendi yaşam pratiklerine tehdit olarak algıladığı bu insanları ötekileştiren alternatif sağ veya etnik merkeziyetçi fikirlere sarılıyor. Kendi varlık motivasyonu için buna muhtaç ama üst sınıftaki liberal solcular bunu göremiyor ve göçmenleri istemeyen kişileri faşist diye damgalıyor. Bu yorum farkı bile sınıflar arası algı farklarını, algıların toplumsal koşullara göre oluştuğunu ispatlamaya yetiyor.

Ya da kuir. Eğer kuirseniz orta alt sınıf bir çevrenin kültürü sizi dışlar. Bu yüzden burjuvalaşmış bir çevrede varolmanız ya da seks işçiliği yapmanız gerekir. Kuir cinayetlerinin sebebi de zaten bu kültür ve ahlak farkı, yani failler aslında kültürel kodlar.

Transseksüelizm sözgelimi, burjuvaysanız size avangart bir konfor alanı hatta epey sükse verebilir ama fakirseniz bir söylem geliştiremeden yalnız kalmanız, ezilmeniz veya yönelimlerinizi gizlemeniz olası.

Bugün müzik piyasasının tepesindeki isimler kuir kodlarla klipler çekiyorlar. Bayağı da talep ediliyorlar. Keza feminizmin tüm kültürel kodları da sanat ve akademi çevrelerinde tüketiliyor. Yayıncılık da bu kodları gayet açık bir biçimde üretiyor ve tüketiyor. Yani söylemin kamuya sunulmasında çok büyük bir engel yok.

Öyleyse neden kadın cinayetleri vb. hala sürüyor? Kanımca bunun olması alt sınıflardaki kültürel kodlar yani aslına bakarsanız maddi problemler, temelde yalnızca para. Paranın müthiş bir teolojiye vardığı bu dünyada, kadınların genelinin erkekten aslında gayet eril, stereotipik davranmalarını istediğini görüyorum. Gözlemlediğim örnekler bir genelleme yapmama imkan verecek kadar fazla ve yaygın. Alt sınıflarda kadın ve erkek ilişkileri aynı eril ve stereotipik formunda sürüyor. Seksizm devam ediyor. Her iki taraf da rolünü sürdürüyor. Seksüel olarak kendini objeleştirmeyen kadın, erkeğin talep ettiği stereotipi doldurmadığı için tercih edilmezken tersi de erkekler için mümkün oluyor. Üst burjuva sınıflarda, paranın merkeze alınmadığı; marjinal entekektüelizme dayalı eşitlikçi ilişkilenme biçimleri tartışılırken (çünkü bu çevrenin bunu yapacak konfor alanı var) alt sınıflarda genelde erkeğin maddiyattan sorumlu tutulması, kadınınsa geleneksel rolünü üstlenmesi yönündeki kültür klişesi sürüyor.

Yani tüm bu politik gündem, vatandaşı ilgilendirmiyor. Azınlık bir çevrenin kendi hiyerarşik problemlerini içeriyor. Kişisel olan (üst sınıf burjuva süjesinin problemleştirdiği şeyler) politiktir, söyleminin açımlaması kanımca budur.

Lakin şu da var. Yaşam bir kredi borcuna endekslendiği ve kentler dönüştüğü için, fakir de artık eski şekliyle fakir değil ama kültürel kodları yine aynı. Sınıflar da globalist bir yaşam tarzı sebebiyle ortadan kaldırıldığı için büyük ölçüde, genel kitle de, kendi muhalefet pratiği olmamasına karşın bu liberter (özgürlükçü) insan hakları söylemlerini içselleştirebiliyor.

Bir de, dikkatinize sunarım, politize fikirler, sosyal bilimleri dönüştürme gücüne sahiptir. Mesela disfori (kişinin cinsiyetine yabancılaşması), transseksüelizm semptomu düzeyinde bir mental bozukluk olarak ele alınıyordu yakın zamana kadar. Bunu bir makalede okuduğumda çok şaşırmıştım çünkü “tercih değil yönelim” şeklinde, bilimsel olmaktan çok politik bulduğum bir söylem vardı ve ben “lan bu bilimsel olarak hakkaten doğru mu bi araştırıyım” diye düşünecek olduğumda içimde bir suçluluk oluşuyordu. Bunun sebebi yükselen lib left (liberal sol) politize paradigmanın sosyal bilimleri ziyadesiyle muğlaklaştırması. Ve bir de bunu ahlakın en kaba saba formu, onu lince yaklaştıran ve her olguyu etiğin bir ilkesiymiş gibi ele alan eskil bir yöntemiyle uygulaması, bu türden şüphelerime ket vuruyordu. “Lan acaba kişisel olan gerçekten politik mi, lan tercih değil yönelim mi gerçekten, işin aslına; metodolojisine bir bakayım, sosyal bilimler ne diyor” diye şüpheye düştüğünüzde “ben kötü biriyim, ben kötü bir insanım, bunu nasıl sorgulayabilirim” dedirten de işte bu kaba kültürel örge. Şüphe oysa progresif değil miydi, her şeyi önümüze geldiği gibi kabul etmemek marjinal bir edim değil miydi? Lib left’e göre değil anlaşılan. Burada önemli olan sosyal bilimin nihai olarak ne deyip demediği değil, sizin şüphe duymanızın sert bir tavırla engellenmesi. Bir nefret söylemine, bir düşmanlığa varmamanıza rağmen.

Lib left’in bu paradigmasını içselleştiremeyen kişilerin alt right’a (merkez sağ fikirlere bir alternatif sunduğu iddia edilen alternatif sağ hareketler. bu hareketler de etnikçiliğe, milliyet üstünlüğüne, dini merkeziyetçiliğe varıyor bir çok biçiminde) neden kaydığını şimdi daha iyi anlayabiliyor ve açıklayabiliyorum.

68 kuşağı hakkında bir kaç video izledim. Mesela burroughs, kerouac’ın apolitik olduğunu söylüyor. Kerouac, antisemitist Celine’in çok büyük bir yazar olduğunu söylüyor. Burroughs, kuir bir yaşantının aktarıcısı. Burroughs katıldığı bir yayında eroin kullanımından bahsediyor. Ve bu yargılanmıyor. Müjdat gezen bir muhalif, bir anekdotu aktarırken diyor ki “bu eroinmanlar varken bizi tutuklamazlar heralde çünkü biz yazarız aydınız” Gezen, kendi çevresinin kodlarını tüketen bir sanatçıyken Burroughs gibi özgür cesur ve deneysel adamlar, politikanın batağına düşmeden sanat üretebilecek kadar zeki sanatçılar olarak gözümde bir kez daha yükseliyor. Dosto’nun panslavist bir koyu ortodoks, niçenin modernite karşıtı; eşitlikçilik düşmanı bir liberter olduğunu hatırlıyorum. Olayın politikayı çok aştığını, bu sınırı aşamayanınsa cesur olmadığını, korkak ve garantici olduğunu hatırlıyorum.

Şimdi içim daha rahat. Lib left kadınlarının yoga taytlarına olan ilgilerinde, tüm bu sözde muhalif paradigmanın; aslında kendi hedoni alanlarını kurabilmek uğruna manipülatif düşünce ekerek ahaliyi tahakküm altında bıraktığının bilgisini görebiliyorum.

Eskiden bir punk/grunge ikonu olan kurt cobain’in yaptığı sistem eleştirisini bugün alt right yapıyorsa dünyanın çivisi çıkmış demektir ve genel kitle maalesef bunu göremiyor. Aslında umursamıyor da. Bu küçük burjuva bir yaşam için çırpınan insanların problematiği.

Görüyorsunuz, masum bir hak arayışı sandığınız şey, diyalektik yapıtaşlarına ayrıldığında aslında bir sınıfın konfor alanı kurma çabasına çıkıyor ve benim bunu umursamam, umursamadığımda ahlaki kötü olmaktan utanmam; suçlu hissetmem bekleniyor. Bu söylemi üreten kitleye hitaben: Söylemlerinizde gerçekten çözüm üretici olsaydınız yaptığınız şeyi yine bir oturur düşünürdüm ancak değilsiniz, tek yaptığınız akıntıya kapılmak. Ve ben zaten bunu yapmamak için yazı yazmayı seçtim.

Tüm bu söylemleri üstlenenlerin popülizm batağına düştüğünü ve bataktan kendine bir çevre yonttuğunu düşünüyorum yani bir çıkarları var. Bu söylemi sahiplenen isimleri alttan alta takip ediyorum ve onlara işlerini ne kadar iyi yaptıklarından bağımsız, bazı köşeler veriliyor. Bu kişiler, evrensel doğruları söylemiyor; kendi azınlıklarını şımartan, kendi dar çevrelerini besleyecek konfor alanları oluşturuyor. Ve kısa dönemde popüler olan onlar olacaktır ancak uzun vadede pek de hatırlanmayacaklardır.

Cioran, ancak ömrünün sonunda bilinir bir yazar oldu. Çünkü sinik bir üslubu vardı, tatsız şeylerden bahsediyordu. Ama yayıncı çevreler, onun artık zarar veremeyen; tehdit oluşturmayan cesedini bir sermayeye çevirdiler ve yazarlığını, genel kitleye pazarladılar. Bugün, kitle çok fazla Cioran okuyor, bu yazarın anlaşıldığından, artık huzur bulduğundan değil sistemce içerildiğinden kaynaklanıyor. Hangi çevrelerin bu yazarları pazarladığına çok dikkat edelim ve ne şekilde pazarladıklarına. 

Bizdeyse bu tür bir yazgı, Oğuz Atay’da vardır. Onun sinik, ideolojiler üstü dünyası, belli ki kendi döneminde sevilmedi, tehdit olarak algılandı fakat şimdi genel kitle ilk onu okuyor. Atay, dergilere kapak oluyor ki Tutunamayanlar’da yazar kendi akıbetini biliyor olsa gerek, varlığının nasıl tüketileceğini birkaç pasaj üzerinden çok güzel aktarır. Keza yeraltıcılar. Hiç de yeraltı filan değillerdir. Basbayağı ağır toplardır. Ballard, yeraltının Calvino’su olarak pazarlandı, böyle olmasının bir sebebi var işte, bu bir halkla ilişkiler; bir hakikat söylemi değil bu. Burroughs, Kerouac’a göre büyük, Swift kadar büyük bir hicivci ama yazar, bir yeraltıcı olarak sanki herkesçe bilinmeyen; herkesin damak tadına hitap etmeyen biri olarak, nadir olan’ın marjinalize ve popülize edilerek sıradan okur’un dünyasını kazanmak suretiyle popülerleştirildi. Sadık Hidayet’e veya Orhan Pamuk’a doğunun kafkası demek gibi. Niçe, çok agresif; çok zor fikirlere sahip, zor da bir dille yazan bir retorikçi ve kendi döneminde okunmadı. Ama ölümünden sonra, yirminci yüzyılda hakkında methiyeler düzüldü. Kendi yaşamının son bölümünü ise hiç konuşmayarak geçirdi. Schopenhauer keza. Hegel’in yanında pek de gözde biri olarak algılanmadı. Seçkin çevreler içinde yaşamını geçiren bir aristokrat olmasına karşılık, felsefesini geniş kitlelere aktaramadı. Ta ki ölene dek. Felsefesi eşitlikçi, özgürlükçü değil tıpkı Nietzsche’ninki gibi hedonizmi ve dolaylı olarak güç ve arzu problemini sorunsallaştırıyordu. Döneminin aydınları modern devleti ve burjuvayı besleyecek felsefi temeller inşa etmekle meşgulken (marx, hegel) Schopen ve Niçe, idealist özne’yi temele alan tuhaf felsefeleri yüzünden dışlandılar. Ve sermaye, onlar birer tehdit olmaktan çıktıklarında, kendilerini deha diye aktarmaya başladı. Bugün bu iki düşünüre atıf yapmayan pek az yazı yazılıyor. Sözgelimi, Schopen’in İstenç ve Tasarım Olarak Dünya’sının Türkçeye tümden kazandırılması iltifatlara boğuluyor. Schopenhauer, felsefesinde Uphanishad’ların ve Vedalar’ın yazarlarını övdü, yaşamın kabusuna karşı arkaik Hint’in bilgelik öğretilerine, otantik olmayan hakiki bir ilgiyle sığındı. Bugünse Hint, burjuvanın oyuncağına; spiritüalistlerin safsatalarına döndü, sermaye Hint’i tüketti. Hint’i tüketen tüm bu insanlar; Atay’ı, niçeyi tüketen insanlarla aynı çevreden çıkıyor, bu tesadüf değil. Post-truth, sinik ve sol gibi gözüken; muhalif taklidi yapan sermayeci bir çevre bu. Aldanmamak ya da hangi ideolojik tavrın benimsendiği veya neyin benimsenmediği konusunda dürüst olmak gerekiyor.

Tarih okuduğunuzda, tepe’nin her fırsatta alt’ı nasıl horgördüğünü tecrübe edersiniz. Yönetim ve kültür sistemleri, halka; vatandaşa atıf ve methiyeler düzer ama bu hakiki bir söylem değildir, tek yapmak istedikleri insanları kandırıp kendi dar iktidarlarını kurmaktır. Varlığını hakikate, özgürlüğe bina eden bu azınlık düzen grupları; haklarında mutlak onaylayıcı davranmazsanız sizin başınızdan talih kuşunuzu eksik eder.

Modern tarihin ekseni, Yunan ve Roma’nın pagan övgüsüyle açılır. Oysa her iki toplumda da kölelik vardır ve bu halleriyle medeni açıdan, çağdaşı oldukları toplumlardan bir farkları yoktur aslında ama Yunan ve Batı Avrupa kültür ekseni sözgelimi, Diyojen ve Nietzsche’yi kendi dönemlerinde küçümsemiştir. Diyojen, Yunan’daki kastı ve sınıflar arası adaletsizliği eleştirip basit ve çileci bir yaşamda özgürlük bulmuştur. Bir akademi de kurabilirdi öyle değil mi, hiç de aptal birine; eğitmenlik yapamaz bir cahile benzemiyor. Batı akademileri nice cahili baştacı etmiş, bu kişiler azınlık cemiyetlerin statükolarını besleyecek dini veya politik felsefeler üretmişler ama bir Niçe, bir Diyojen kadar genel kitle tarafından insanüstü övgülere tutulmamışlardır. Aklın hükmünden, medeniyetin darboğazından kaçanların yeri kendi pagan doğaları, kendi dünya dışı ilahiyatlarıdır. Niçe’nin Zerdüşt’ü öylesine, tarihsel bir figür değildir.

Dileyen dilediğini yapabilir ama tam olarak ne yaptıklarını keşke insanlardan gizlemeseler. Ben sinik biri olarak, olanı biteni çok umursamam. Beni bir gün bir yerde bir gün başka bir yerde görebilirsiniz. Çünkü başka çare bulamadım kendim olmaya, sürünerek ve omurgamı sökerek hareket etmek, bana sürat sağladı, bunu keşfettim.

Son tahlilde, algı hatalarından bahsettim bu yazıda. Nasıl yanılabildiğimizden. Bugün Niçe gibi görünen şey nasıl o kişinin hakikati değilse feminizm gibi görünen şey de gerçek anlamda egalitaryan (eşitlikçi) bir feminizm değil, liberal bir feminizmdir. Bu iyi okunmalı. Liberal olmasıyla da bir sorunum yok sonuç olarak, sadece işin özüne varmaya; olayların göründüğü gibi olmadığını aktarmaya çalıştım. Eleştirdiğim şeylerin karşısına, “şu bundan daha doğrudur” diye mutlak bir “haklı taraf”ı koymuyorum. Tek yaptığım, tüm yazma çabamı, ‘anlam’ üzerine bina etmek ve hicvettiğim sistemlerde bariz bir anlamsızlık olduğunu, insanların da buna nasıl kapıldığını ifşa etmek.

Yükselen feminizm değil, liberal; amerikan tip sol ve onun kullandığı yeni dişil ikonografi, kadını sömürmeye; ona özgürlük verdiği yanılgısı ardına gizlenerek devam ediyor. Bu durum sanat ve söylemde yeni bir eşik yaratıyor: ya kendinizi sansürleyecek bu sulara hiç girmeyecek ve bu yeni paradigmayı hiç eleştirmeyeceksiniz ya da eleştirecek ve seksist, mizojinist; kuir düşmanı gözükmeyi göze alacaksınız.

İşlerin bu denli cinsiyetleşmesinin kişileri asosyal ve aseksüel yapmaktan öte bir işlevi olamayacağını; çünkü sağduyu ve özgürlüğe dayalı bir sansür ortamı içinde kalan entelektüelin tam da bu iki kimliği yavaş yavaş yitirmeye başlayacağını düşünüyorum.

Böylesi bir koşulda saf bir sevgi duyumuna da erişemezsiniz. Sevgi de politik bir sermayeye dönüşür. Dediklerimin saçma olduğunu düşünenler, bizzat kendileri olanı biteni tecrübe ederek fikirlerimi deneye tabi tutabilirler. Bunları iki üç günde meydana getirmedim, çok uzun süreli, yılları kapsayan bir gözlemin sonucudur bu çıkarımlar.

Birbirimizi sevmeyi; linguistik ve politik muğlaklıklar üzerinden erk edinmeden, saf ve doğal bir sevgi üzerinden sağlamayı yeniden öğrenme vakti sizce de gelip geçmiyor mu? Kimlikten, saftan, sınıftan, tersine bir seksizmden arınarak; yol arkadaşına veya sevgiline sarılabilmenin anısal hissi, kaybettiğimiz bir şey olarak, bir nostalji olarak anılmadan önce, tüm bu sınırların suni olduğunu kavramamız gerekiyor.

Sevgiye inancı kalanlar için geçerli elbette bu. Daha, iki önceki yazımda, sevginin tehlikelerini de sergilemeye gayret etmiştim.

.

.

.

Not: Pandemiyle birlikte mecburi olarak biyopolitik bir düzene girdik. yani sarılmak bir risk artık. hatta sarılma arzusu, ilişkileri bitirebiliyor. Sarılmanın yeniden mümkün olabileceği koşulları beklerken, neden şimdi daha liberal, bireyselci ve muğlak fikirlerimizin olduğunu da sorgulayacak zamanımız olduğunu düşünüyorum.

Asketizm (dinsel çilecilik) hakkında

Vazgeç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok, arama!

Hayyam, Rubailer
Dünyadaki hiç bir şeyle yetinemeyenlerin sayrılıklı bakışında yeryüzü, kupkuru ve cansız bir çölü, azabın her yeri dümdüz ettiği bir suskunluğu, içe çekilmeyi andırır. İsa, katatonik bir şekilde donup kalmış.

Öncelikle, saf dinsel duyguyla; dindarlıkla hiç bir alıp veremediğim olmadığını; bu türden bir iç çatışmanın üstesinden geldiğimi, bahsettiğim his ve ihtiyaçların, başlangıçta pozitif bir açık toplum meydana getirme endişesi duyduklarını kabul ettiğimi belirtmek istiyorum. Eleştirdiğim kısım, zamanla bozuk davranışbiçimleri sergilemeye başlamalarıyla alakalıdır. Yazımda, okurun ilgisini çekmesi için özellikle satirik bir dil kullandım. Dinsel duygu ve asketizm, varlıkbilimsel bir boşluğu yansıtması bakımından sevdiğim de bir şeydir.

Afyon ilk etkisinde yatıştırıcıdır, bütün dünya dertleri ve sorumluluklarını kayda değer bir süre boyunca askıya alır ve unutmanın iyileşmek olduğu yönündeki esritici bilgiyi kulağımıza fısıldar. Fakat nereye kadardır bu esrime ve hafıza kaybı. Bir andan sonra, vazgeçilemez dejeneratif bir alışkanlığa döndüğünde, nikotin bile beyinsel bir çürüme yaratır ve derece derece bedenin zevklerini kurutur. Afyonun ve sigaranın bağımlılığı, tehlikeli sınır aşıldığında, yaşamdan alınan en teneke hazzın bile bir kuyuda boğulduğu, küçük bir tat yitiminden iplik gibi sökülüp büyük bir bedensel-zihinsel esarete dönüşür.

Afyon benzetmesi ikna edici de sigara neden, diyecekleriniz olabilir. Tütün, onu ilk defa bulgulayan ve kendisinin dumanıyla gevşedikçe, beyinsel acılarının yatıştığını gören ilk tiryakinin; yaşamın kör kütük realitesine karşılık gevşemenin ve zihinsel kaçışın başlangıç işaretlerini keşfetmesi bakımından olgusal olandan kaytarmanın ilk literatür bilgisini sunar bize, bu açıdan önemli.

Bir dudak obsesyonu, aslında davranış bozukluklarına doğru atılan küçük ve ikna edici bir adım. Vazgeçememek. Eylemsel olan yerine, bir ağız ciğer oyalanmasıyla stres atmak. Esaretin gizli bilgisi. Gündelik yaşamdaki ardışık alışkanlıklarımız, sigara tiryakilerinin ve daha vahimi afyon bağımlılarının tehlikeli müptelalıklarıyla sınırlı değildir. Önemsiz gibi görünen bir çok basit detayda derece derece büyüyen bir esaret duygusu çöreklenmiştir.

Mesela yeme bozuklukları. Düşünsel oburluktan, sonu gelmez takıntılı ardışık fikirlerden doğan varoluşsal boğuntu hissini yemek yemek yönündeki aşırı iştahla örtmeye çalışmak. Bu yanılgının bedeli, bazlama gibi şişen; karbonhidrat ve yağ bombası, çirkinleşmiş, artık kurtarılamazmış gibi duran bir bedendir ki düşünülerse, organsal bir bozulma olması bakımından; afyonun nöral olana verdiği tahribatla sigaranın solunum yollarında yarattığı yıkıma denk bir fizyolojik sorunun sinsi bildirisidir bu.

Yeme bozukluğu olan kişi, aslında bedenine eziyet eden bir çileci gibi davranması açısından hayret duygusu uyandırır. ” bir insan kendine bunu neden yapar ” sorusu kuşkuyu arttırır. Cevap, ilk ve en masum alametlerinden biri depresyon olan ontolojik bir boşluğun zihne viritük bir şey gibi yerleştiği o lanetli anda gizlidir. Bugün depresyon dediğimiz şey, dünyaya daha olgusal bakmamızdan kaynaklı, tinsel bir boşunalık duygusudur. Skolastik bir dönemde yaşasaydık, beynin dokusuyla ve sinir faaliyetleriyle değil, çile kavramı ve çeşitli doğaüstü, mitik yanıtlarla anlamlandırmaya çalışacaktık bu durumu.

İbadet eden kişinin ibadeti nedendir? Bu duyusal olmayana karşı geliştirilmiş bedensel ekonominin; dua fısıltısının sebebi nedir? Neden, hangi kaygıdan doğmuş olmalıdır? Sadece gözlem üzerinden, dindarların alışkanlıkları bakımından açıklayacak olursak, hayata bir merkez; duyusal bir kesin değer atayamamanın verdiği buhran, dinsel duyguya ilk sığınan dindarı yiyip bitiren arkaik ve şeytanlı bir his olsa gerek.

İbadet, afyon bağımlısının nöral yıkımı ve bir etken maddeye olan esaretinin onu kısıtlaması olgusunda da olduğu gibi çileci bir dejeneratif alışkanlıktır. Kullanıcı aslında sadece rahatlamak ister. Fakat süreklileşen bu rahatlama ihtiyacı, tehlikeli eşik aşıldıktan sonra, karabasanlı bir esarete dönüşür. Zevk çileye evrilir. Bir eğretileme olmanın ötesinde, dindarın ibadetini aksatmasının onda yarattığı günah korkusundan, o kaygılandırıcı esaret duygusundan farkı nedir. Edilmemiş bir ibadetin bedeli hiç bir yeryüzü denklemiyle kurulamayan, temsilsiz bir cehennemdir. Tıpkı bağımlının etken maddeyi tedarik edemediğinde içine düştüğü limbo gibi.

Rahatsız edici boyutlara varmayan, bedenin sürmesi için gerekli pozitif esaretleri yazının konusu içine almıyorum. Ama bu bahsettiğim dejeneratif bağımlılıklar, toksiktir ve mazoşizme varır. İbadetsiz bir hayat dindara duyulur ötesi bir çile yaratır, tütünsüz kalmış bir tiryaki nikotine olan muhtaçlığında öfkeli ve titrektir; tütünün yokluğunu düşünemez bile, içmeden geçen her anın bilgisi ona azaptır. Dünyadaki çileyle zihindeki tasarımların doğaüstü çilesi, formül olarak at başı gider. Ve gariptir ki her ikisi de hem zihni hem bedeni tahrip eder. Dinde cinsellik, takıntılı bir ıslak alandır. Dindarın zihninde doğal çıplaklığa dair erotik imgeler, doğallık dışı olarak algılanır. Dindar bu bağlamda acı çeker. Dinsel duyguyu sahiplenmiş kişilerin yani diyebilirim ki ibadethane avlu ve kapısında birikmiş o tanıdık cemaatlerin üyelerinin bedenleri deformatiftir. Benim cevabım, bunun neden böyle olduğuna yanıtım çok net. Çoğusu, kaybedilmiş bir hayatın, düşkünler evinin fizyolojik sembolü olan yaşlılık izleri taşırlar zaten. Çilecilik bedeni kaçınılmaz olarak yaşlandırır. Karın altı yağları, bedensel türlü türlü aksaklıklar göze çarpar.

Vücutlarının taşıdığı dinsel duygu, virütik bir şey gibi, çağdan çağa kalıtsal olarak yayılır. Özellikle, kentli ve yazılı kültüre, bütün ittirmelere rağmen bir türlü geçememiş kırsal kökenli bölgelerde, hiç dikkatlice baktınız mı bilmem, estetik bir orantısızlık vardır insanlarda; duyu ötesi şeylere çok kafa yormayan ve varlığını duyulur olanlara yöneltmiş mahallelerdeki insanlarda kinik bir bedensel orantı varken, dindar mahallelerde bu ölçü yoktur veya noksandır.

Köylü alışkanlıklarla süren insanlar, grotesk bir Bosch tablosundan çıkmış gibi garip yapılıdır. İşte kalıtımın gerek kültürel gerek biyolojik boyutu. Dindar duygu, dünyayı çile olarak gördüğü için zevki sözde dışlar ama eylemlerinde zevkin ölçülü yaşanamamasından doğan fetişist bozulmalar seçilir. Aşırı kapalı muhafazakar yapılarda, cinsellik çatlayıp taşkın vermeye müsait gerilimli bir mezar kalabalığıdır. Dindarın fetişist cinsel ahlakı, sürekli organların cinsiyetine saplı kalmıştır. Etin onda meydana getirdiği örtük fetiş, fetvalar doğurur. Kadının kapanması, göğüs ve sırt açıklığıyla düşüncesi takıntılı hale gelmiş; bacak arasına yuvalanmış organın saplantılı bilgisine zihnini mermi çekirdeği gibi saplamıştır. İlahiyatçıların cinsellik hakkındaki açıklamalarına bakın, salyalarını diliyle içeri iten neredeyse sadist bir fetişizmi okuyacaksınız. Bedenin doğal istemini yasaklayan bu davranış bozukluğu dejeneratif bir bağımlılık olarak yorumlanabilir, en nazik ve aklı başında dindar bile bu primitif linç ahlakının gölgesinde, tatlı görünümünün ardında ona rüyalarında beliren karabasanlar sunan bir alt benle yaşar.

Yukarıya yani duyusal olmayana doğru bakıyor. Yeryüzü tiksintisinin en güçlü dışavurumlarından biri bu bakış. Bir çok dinsel sanat eserinde yer veriliyor. Çoktan tutuşmuş kalp ise yokluğunda derin bir acıya dönüşecek doğaüstü esinleri ifade ediyor.

Dünyaya, yeryüzüne temas etme duygusundan doğan bu tiksinti; tıpkı bağımlılıklarda ve yeme bozukluklarında olduğu gibi, duyusal olana karşı doğan tiksintiden fışkıran negatif bir duygudur. Dindarların çoğunun cennet yaşamlarına dair kurdukları hayaller dışında yeryüzünde cehennem çilesi çekiyormuş gibi negasyon içerdiğini göreceksiniz, eğer uygun açıyla bakarsanız. Afyonun derin ve sağaltıcı sedasyonu bir cennet minyatürüdür. Bağımlı; minyatürün hatları bozulduğunda, maddeye erişemediğinde kabusa düşer. Çile ve nefretle yoğrulur. Yeme bozukluğu olanın sürekli açlık hissinin takıntılı azabında olduğu gibi, duyulur olanlardan alınacak zevk, ona yetmez. Hristiyan kilisesinin en tepe noktalarından olan Aziz Augustine’in İtiraflar’ına şöyle orta yerinden bile bakacak olursanız, aslında bir gözü doymamışlığı, dünya dozunu yeterli bulmayan bir çileciyi yani doyumsuzu görmeniz güç olmayacaktır. Dostoyevski’nin de tüm o hristiyan takıntısına karşılık dekadan, yoz bir biyografisi olduğu bilinir. Ruhban ve dindarlar, pislik duygusuyla en yüzgöz insanlardır çünkü yaşamda bir güzellik bulmazlar. Bu davranışsal aşırılık, doza ihtiyacı olan bağımlının aşırılığına; cennete erişmek için her şeyi yapabilecek düşkünün sefihliğine denktir. Başlangıçta masum olan dinsel duygu, artık terkedilmesi gereken bir şeye dönüşmüştür ve bu hissin tek görünümü dindarlar arasında değildir, entelektüel yaşantıda da yaygınlık gösterir fakat bu, başka bir yazının konusu.