Menü Kapat

Etiket: terör (sayfa 1 / 2)

hükümet sözcüsüne sorular

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, “Suikastlar, canlı bombalar devam edebilir. Arkasındaki güçlerle Türkiye’nin güçlü bir şekilde yoluna devam etmesini engellemek istiyorlar” dedi. Kurtulmuş, “Her türlü tedbirlerimizi alıyoruz, referandumda evet oyundan sonra bu terör örgütlerinin hiçbir sesi çıkmayacak hale gelirler. Çok titiz çalışmalar yürütülüyor. Bu terör örgütlerinin referandumdan sonra sesleri solukları iyice kısılacaktır” diye konuştu.

bütün bu gündemden uzak duralım çabalarımıza rağmen, üstte yer alan alıntı gibi yapılan inanılmaz açıklamalar sormak istediğimiz belirli sorular oluşuyor. malum anayasa değişikliğine evet söylemi kapsamında yapılan propagandaya göre; terör bitecek, istikrar sağlanacak ve ekonomi düzelip her şey normale dönecek. peki;

  • An itibariyle hatta son 15 yıldır yasama-yürütme-yargı AKP’nin elinde değil mi?
  • Bütün kamu kurumlarında AKP’nin atadığı yöneticiler bulunmuyor mu?
  • AKP’nin elinde ekonomiyi düzeltme imkanı var ise neden şimdi bunu yapmıyor?
  • AKP’nin terörü bitirme gücü var ise neden şimdi bitirmiyor?
  • Başkanlık gelince devlet yönetimi açısından ne değişecek? Şu an yapılamayan ama sonrasında yapılabilecek olan şey nedir?
  • Terör örgütleri başkanlık sisteminin mi gelmesini istiyor? O yüzden mi sesleri solukları kısılacak?
  • Tek adam (mağlum adam) geldiğinde problemler çözülecekse, bütün problemlerin kaynağı mevcut başbakan değil mi?
  • 2019’da uygulamaya geçecek bir sistem için değişikliğin aceleye getirilerek 3 ay içerisinde yapılmaya çalışılmasının sebebi ne?

Aktroller dahil, kendilerinin savunucuları bu sorulara ya da seçtikleri herhangi birine cevap verebilir mi? Zira dadaistler bile bu kadar çarpıcı olamamıştı.

Devlet İyiliği Temsil Eder, İyilik Yapmaz

Şikayet ve itiraz günümüzde, modern toplumların kulak verilmeyen yakınması oldu. İlerlemiş toplumlarda salt itiraz ve şikayetle yeterli bir güç kazanılamayacağı açıktır.

Bir yanda; işgal, şiddet, terör ve soykırım, diğer yanda “uluslararası barış”ın güçsüz, paramparça kurumları var. Siyasi faaliyet alanının bu iki ucu arasında “ehven-i şer”i kabullenme buyruğunun baskısı altındayız. Londra’da yaşananlar da buna denk düşüyor. Siyasal alanın daralmasının bir tezahürü.

Şunu sorabiliriz, eğer bunalım yeniyse neden “İslami köktencilik” gibi eski klişeleri kullanıyoruz? Bu siyasal alanı yeniden üretmek zorunda olan Aydınlanma retoriğinin “olgusal” olarak iflas ettiğini gösterir.

‘Görüş’ ve ‘Kanı’ toplumu

Kamuoyu görüşler ve kanılar tarafından yönlendirilen bir topluma ilişkindir. Yani belirişleri çoğu zaman sessizdir ama derin değil, örneğin günümüzde seçimlerle kamuoyu araştırmalarının arasında fazla bir fark bulunmaz.

Kamuoyu toplumu modern demokrasinin “özü” olarak niteleniyor. Bunun nedeni, “görüşlerin ifadesi” ile “eylem” arasında birincinin lehine bir tercih yapması. Siyasal bir eylem, bir görüşün ifadesi olarak belirdiğinde kamuoyu nezdinde yer bulurken, salt eylem olarak belirse, rahatsızlık veriyor.

Protesto ve terör

Protesto dediğimiz şey bir anlamda, kendisine soru sorulmadan bir birey ya da topluluğun, grup ya da “hareketin” cevap verişidir. Modern demokrasi, medyatik varoluşu içinde bu sorusuz cevapları tanımak, evcilleştirmeye çabalamak zorunda kaldı.

Terör, 19. yüzyıl siyasal alanlarının günümüze mirasıdır diyebiliriz; platonik ya da evcilleştirilmiş tanımını şiddette bulur. Ancak şiddet, terörün bir dışlaşması, belki de kaçınamadığı sonucu olabilir, ama hiçbir zaman olmazsa olmaz koşulu ya da ilkesi değildir. Görüşler ve kanılar dünyasındaki hesaplaşmaların değil, deneyimlerin, isteklerin ve sloganların oynaştığı bir yüzeyi işaret eder.

Şikayet ve itiraz

Şikayet ve itiraz günümüzde, modern toplumların kulak verilmeyen yakınması oldu. İlerlemiş toplumlarda salt itiraz ve şikayetle yeterli bir güç kazanılamayacağı açıktır.

Terör ise, şikayet ve itirazın boyunduruğu altında değildir. Konuşma dilinden çok beden diline, olayların diline yakındır. Her an, her yerden fışkırabilecek bir tehlike olarak terör, virütik bir siyaset alanına sahiptir. Oynadığı alan için kentlilik ve globallik denilebilir.

Terör, siyaseti artık bir pozisyon mücadelesi olarak görmeyen, mücadelenin biçimini değiştirerek, ruhlar ve canlar üzerindeki tehdidi bir bakıma mutlaklaştıran tek “modern” gerilla pratiğidir.

“Terörist” tipinin psikolojisi

Terörist tipinin psikolojisi üzerine çok şey yazılıp çizildi. Sayısız araştırma, teröristin bir ideolojiye sahip olamayan, aksine her türlü ideolojik tasarımdan uzak bir yerde, “modern dünyanın getirdiği umutsuzluklar” vb. türünden alışıldık mazeretlerin bir sonucu olarak görüldü.

Sanki hiçbir toplumsal / ideolojik konuma sahip olmayan, içinde herhangi bir düşüncenin, bir amaç-araç seferberliğinin yer almadığı bir yaşantıydı terör. İyileştirme ve yola getirme araçları iyi işleseydi, sanki teröre hiç meydan verilmezdi. Gelişmiş ülkeler bu hesabın yanlışlığını yeni yeni anlıyor. “Yaşam tarzımıza saldırıldı,” sözü, ne yapacağını bilmeyen bir otoritenin tıkanıp kaldığı anın itirafıdır.

Siyasal alana doğrudan saldırı

Terör örgütlerinin yanlış yorumlanan mantığını ele almaktansa, terörle karşı karşıya kalmış bir toplumun, bir iktidarın tavırlarını ele almak, bu olguyu daha iyi aydınlatır.

Terör, yalnızca kendini ifade edecek siyasal alan bulamayanların, alan bulamamaktan doğan bir sapması değil, varolan siyasal alanın kendisine yöneltilen bir protestodur.

Amaç her zaman gizli, fark edilmez olmaktır. Modern dünyanın “açıklık”, “saydamlık” etiğinin ta kendisine doğrudan bir saldırıdır. Zira bu etik Gorbaçov’un Glasnost politikasından bu yana salt kendi içinde bir değermiş gibi benimsenmekteydi.

Yüzeyde kal!

Modern siyaset alanı, her şeyin yüzeyde yer almasını istiyor. Herhangi bir derinlik, gizlilik, herkesin anlayabileceği bir şekilde basitleştirilmeyen, vülgarize edilmeyen her şey katlanılmaz görülüyor. İşte bu gün siyaset, bu derin düşünce, ahlak ve anlayışlardan sakınma pratiğine dönüştü.

Terörü bir sahte siyaset biçimi olarak dışlamak, modern rejimlerin ikiyüzlülüğüdür. Bu ikiyüzlülüğe modern rejimler tarafından güdülen halkların, terör karşısındaki şaşkınlığı ve sessizliği de karıştı. Bugün kendisinden iktisadi ve siyasi alanda hiçbir şey beklenmeyen devlet, yalnızca terörü ortadan kaldırma rolüyle meşrulaştırmaya çalışıyor kendini.

Üç kutup

Masumiyeti temsil eden halk, iyiliği temsil eden devlet ve kötülüğün kendisi olan terör örgütü… Bu üçleme, modern siyasal alanın üç kutbunu oluşturuyor. Ama devlet, iyiliği yalnızca “temsil eder”, iyilik kendine ait değildir.

Halk ise kendinden masum değildir. İktidar tarafından kendisine hizmet edilecek bir amaç olarak ilan edilmiş varlıktır. İnsanların üzerine bu masumiyet, ancak suça ve teröre karışarak atabilecekleri bir yüklem olarak yapışmıştır.

İşte terör bu “masum” etiketini vuran faaliyet biçimidir. Terörist eylem her zaman doğrudandır; “anlamsız” olduğu düşünülebilir ama herhangi bir etkiye yol açmadığı söylenemez. Bir itirazı, bir adaletsizliği işaretler ama açıklama ve ortadan kaldırma gayreti değildir.

Kadim devlet

Doğrudan olumsuz eylem, maruz kalanın gözünde yalnızca olumsuzluğu görülen, lanetlenmiş bir eylem türüdür. Doğrudan mı yoksa dolaylı mı olduğuna ilgi gösterilmez. Çünkü modern dünyanın olumlu olumsuz her türlü eylemi, “doğrudan” olmalıdır.

Modern dünya, böylece dolaylı olanı dışlar. Tanrı insan sürülerinin sadece yaratıcısı değil, çobanı olmalı, onları her an ve her yerde gütmeli, kendini onlara adamalıdır. Hükümet, yalnızca halkı gütmekle kalmamalı, ona hizmet etmeli, güvenlik ve rahatlığını sağlamalıdır.

Asırlardır var olan kadim devlet, kendini meşrulaştırmak için “hizmet” ödününü verir. Terörizmin, doğrudan olumsuz eyleminin karşısında, devletin doğrudan olumlu eylemi meşru görülür.

Weberyenlerin, devletin tek meşru şiddet mirasçısı olduğunu söyleyip durmaları bundan. Şiddetin doğrudan mı yoksa dolaylı mı olduğu üstüne kafa yormamışlardır tabii.

Ulus Baker
( Hayvan Dergisi , Cilt:5, Sayı: 39, Sayfa: 52–53)

Terör Sözlüğü

A.B.C VE BİLİNÇALTI  İŞGALİ

gözler önünde çok net bir şekilde sergilenen bu korkunç tiyatro büyük bir çoğunluğumuz için hiç zevk vermeyen bir provaya dönüştü. onları görmezden gelerek yaşamanın bu denli zorluğu, aniden aramıza karışıp bizi zorlanacağımız bir duruma sokmalarına göz yumacağımız anlamına gelmiyor.

evet, gösteri yıkımı, kanımızı emmek istiyor. nihai bir düşüş. ekranlarıyla her gün zihinlerimize sağladıkları tam erişim politikası. unutmayın, bizim daha çok ağladığımızı kanıtlayabilirsek, onların haklılığı dolaylı yoldan sekteye uğrayıp, koca bir paradoksa düşecek. şimdi televizyonu açalım. kimin ölüm haberini görüyoruz? onların tarafındaki insanların mı yoksa bizim mi? “hain saldırı sonucu 5 şehit asker daha…” evet, bu durum “terörist” olarak adlandırdıkları insanların ölümünü meşru kılmak için yatay bir zemini hazırlıyor. bu durum, “terörist” dedikleri insanlara karşı başlatmış oldukları algı operasyonunun görsel kanıtını sunuyor bizlere. bir kanal değişelim. kaçmamız mümkün değil. bir kanal daha. yalan duvarları. zap. zap. aynı örümcek ağının gölgelerine takılıyoruz. peki ya bir gün televizyonda, “terörsit”leri öldürdükleri için kendi askerlerine söverken yakalarsak onları,o zaman ne olacak? işte o zaman sıçtık demektir. yeni sistem yaratımı. eskisini yok et. önüne ne çıkarsa yok et. oluşumu dönüştür. yapıcı yıkım. unutmayın ki bir devlet kendi yarattığı “terör” örgütünü ne kadar çok okşar ve onu ne kadar çok “içinde bulunduğu durumdan” kurtarmaya çalışırsa, dünya politikası gözünde de o kadar çok prestij kazanır. peki bu sorunun temelini oluşturan virüs ne? televizyonun icadı mı? hayır, bununla yetinemeyiz. tüm kitapları ve yazılı tarihin iliklerini de eklememiz gerekecek. bu çok mu paranoyakça oldu? bizi buna sürüklüyorsunuz, başka şansımız yok. paranoyanıza güvenin, onu dinleyin, size bir şeyler anlatmaya çalışıyor!

Devam

savaş mı?

Savaş hukuken olduğu kadar ahlaki olarak da meşrulaştırılan amaçlara istinaden, şiddet araçlarına müracaat edilerek “öldürme eylemi”nde bulunmaktır. Fakat öyle görünüyor ki, çağımızda savaş kelimesinin de içeriği ziyadesiyle değişti, hatta belki de bu kelimenin yerinde yeller esiyor şimdi: Kitlesel ölümlere, harap edilen kentlere, hakların ve özgürlüklerin ilga edilmesine, milyonlarca insanın yerinden yurdundan edilmesine rağmen yaşananların savaş olup olmadığı tartışma götürür vaziyette. Nitekim dikkat edilecek olursa, uzun zamandır hiçbir devlet adamının yahut askeri yetkilinin ağzından “savaş” kelimesi çıkmıyor; çıksa da alışılmış çağrışımlarıyla yankılanmıyor. Savaş kelimesinin yanı sıra, “düşman” ve “dost” gibi kelimeler de tedavülden kalkmak üzere. Dostoyevski’nin lafıyla, bugün dünyanın dört bir yanında, özellikle de Ortadoğu’da “şampanya gibi kan dökülüyor” ama, bu kanlı oyunlar “bildiğimiz manada” savaş olmayabilir.

***

Zamanımızın ölme ve öldürme, güvenlik ve özgürlük gibi ikiliklerini şekillendiren esas kelime, savaştan ziyade “mücadele” kelimesidir. Mücadele kelimesi, savaş kelimesini de içermek suretiyle çok daha geniş, kullanışlı ve etkili içeriklerle donatılmıştır. “Savaş” açılır (ilan edilir) ve kapanır bir süreçtir, başı ve sonu vardır; buna mukabil “mücadele” ise uzun erimlidir ve daima sürme eğilimindedir, sonu olmayan bir teyakkuz durumudur.

“Mücadele” “savaş”tan farklı olarak muhatabını “öldürmeyi” değil, “etkisizleştirmeyi”, keza “esir almayı” değil, “ele geçirmeyi” eksen alır. Bu itibarla, etkisizleştirilen nesne de “düşman” değil, “terörle mücadele” esprisinde olduğu üzere “terörist” figürüdür. “Düşman” olanca tehditkârlığına rağmen önünde sonunda bir “insan”dır. Yalnızca düşman öldürülebilir bir niteliğe sahiptir, garip varlığıyla “terörist” bu payeden yoksundur. Savaş değil, “mücadele hukuku” söz konusudur burada. Bu durumda bir soru kendini dayatır: Etkisiz hale getirilenlere “ölü” mü denir?

Terörle mücadeledeki inceltilmiş hukuki mantık, bu soru özelinde ölüme ilişkin sınırları bulandırmaktadır. Sadece hukuk değil, bir bütün olarak siyasal iktidar, etkisiz hale getirilenleri “ölü” olarak nitelendirdiğinde, kimi ahlaki yükümlülükler altına girmek durumunda kalacaktır. En basit, kadim ve bilinen saygı ilkesi icabınca ölülerin gömülmesi gerekir. Ölü, toprağın üstünde değil, altında olmalıdır. Kürt vilayetlerinde son dönemlerde yeniden yaşanan gelişmelerin de gösterdiği üzere, mevzu terörle mücadele olunca, etkisiz hale getirilenler ölü değil, olsa olsa “leş”tir. “Leş,” hukuk dışı olduğu kadar ahlak dışıdır da. Zira insana değil, hayvana, o da eti temiz ve helal olmayan hayvana karşılık gelir. Etkisizleştirilenler kesinlikle “av hayvanı” değildir, türlü kimyasallar kullanılarak yahut yakılarak kökü kurutulmak, daha doğrusu temizlenerek arınmak istenilen “haşerata” daha yakındırlar.

***

Terör söylemine binaen etkisizleştirilen bir canlıya, yani bir “leşe” bir ölüden farklı muamelelerin yapılmasında “ahlaken” herhangi bir sakınca yoktur. “Leş” üzerinde gerçekleştirilen bazı işlemlerin (deşme, parçalama, gövde yolma, organları kesme vb.) kendine özgü bir mantığı vardır. Bir kuralsızlığın yahut taşkınlığın değil, kendi yasalarına göre hareket eden bir anlayışın ifadesi olan bir mantıktır bu da. “Leşi” ezme, sürükleme, teşhir etme, toprağa gömmeme, mezardan yoksun kılma, bir vakitler mezarlara gömülmüş olanlarıysa mezarsız bırakma gibi pratikler siyasal iktidarın ahlaksızlığı değil, aksine ahlakının tezahürüdür. Buradan bakıldığında: şayet Walter Benjamin haklıysa, yani herhangi bir eylemin şiddete dönüşmesi onun “ahlaki ilişkilere nüfuz etmesi sayesinde” gerçekleşiyor; ahlak ve şiddet arasındaki karmaşık düzeneğin çatısını da hukuk ve adalet arasındaki ilişki belirliyorsa, “leş” mefhumu özelinde karşımızda nasıl bir ahlak, hukuk ve adalet anlayışı vardır?

***

Ürkütücü bir olasılık ama kamunun büyük bir kısmı, siyasal iktidarın eylemlerini ahlaken kabul etmiş olabilir. İktidarın “leşler” üzerindeki kanlı oyunlarının elbette gaddarlıkla, vahşetle doğrudan alakası var. Ama gaddarlık da bir yönetme tekniğidir ve hiçbir gaddarlık türü, adına hareket ettiği toplumsal yapının ahlaki icazetini almadan ayakta duramaz. Hal böyle olunca sevimsiz bir mesele duyuruyor kendini: Bunca gaddarlığa rağmen, hayat normal ölçüsünce nasıl devam ediyor: ideoloji mi, söylem mi, çıkarlar mı, yalanlar mı, kayıtsızlık mı, ölümü kanıksama mı, hangisi etkili bunda…

derviş aydın akkoç | birikim

ölen kimden diye sormadığımızda …

ülke olarak düzenli olarak bombaların patladığı ve tepki olarak altyazılarda geçen ölü sayılarının toplandığı bir ortadoğu ülkesi olma konusunda yerimizi sağlamlaştırmak üzereyiz. belirli bir zat ve kendisinin peşinden gelen zümrenin çıkarları ve hırsları uğruna toplum içerisinde oluşturulan kutuplaşmanın etkileri kanımca tarihte görülmemiş seviyelere yaklaşmak üzere. sosyal medya ortamlarında ve iktidar propogandası yapan basın organlarında paylaşılanlara ise akıl sır erdirmek mümkün değil. dolayısıyla bazı şeyleri tekrar hatırlatmak isteriz;

  • linç tayfası yazmaya başlamadan belirtmek isteriz ki ne pkk ve benzeri örgütlerin ne de devletin savunucusuyuz. değerlendirmemiz saf insani değerler üzerine kuruludur.
  • devlet: vatandaşın taptığı, gözünde en yüksek mertebe olarak gördüğü devlet özünde toplumun bir arada yaşarken sağlanması gereken düzenden ve topluma verilmesi gereken genel  hizmetlerden sorumlu bir tüzel varlıktır. burada hizmeti de yine toplum içerisinden seçilen bir grup insan verir. devletin en büyük gelir kaynağı yine o toplum içerisinde yaşayan kişilerin verdiği vergiler ve toplum içerisinde yer alan mülk ve topraklardan elde edilen gelirlerdir. yani devlet sizin vermiş olduğunuz para ile sizin ihtiyaçlarınızı karşılayıp huzur içinde yaşatmak ile yükümlüdür. “ekmeğini yediğin devlet” diye bir kavram yoktur. devlet vatandaşın ekmeğini yer ve her vatandaşa eşit hizmet vermek zorundadır.
  • barış: her ne kadar son dönemde barış isteyenlerin linç edildiği bir toplumda yaşasak dahi dünyanın herhangi bir bölgesinde barış kelimesi negatif olarak anılmaz genel anlamda düşmanlığın olmaması anlamında kabul görülür. vakti zamanında adı bile “barış süreci” olan ilgili parti ve örgüt görüşmeleri, akil adamlar, davullu zurnalı karşılamalar, megri megri türküsü vatanseverlik olabilirken, başkaları deyince terörist ve/veya katil olabilmektir.
  • terör: siyasal, dinsel, ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere yönelik baskı, yıldırma ve her türlü şiddet içeren yolun kullanımıdır. devletin kendi politikası ve hedefleri doğrultusunda yaptığı hareketlerde suçu ve sorumluluğu olmayan vatandaşta zarar görüyorsa bu devlet terörüdür. bir takım örgütler yine kendi hedefleri doğrultusunda sivillere şiddet uyguluyorsa da bunlar terör örgütleridir.
  • insan: taksonomik adıyla homo sapiens, homo cinsi içerisinde yaşayan tek canlı türüdür. türk halkı da aynı tür içerisinde bir gruptur, kürt halkı da aynı tür içerisinde bir gruptur. devletin “müdafaa” yaparken öldürdüğü kürt bebek de insandır, terör örgütlerinin misilleme yaparken öldürdüğü türk bebek de insandır. belirli bir ideoloji doğrultusunda masum sivilleri öldürmek insanlık dışıdır. savunulacak herhangi bir yanı yoktur.
  • savaş: bloklar ya da bir ülke içerisindeki büyük gruplar arasında gerçekleşen topyekün silahlı mücadeledir. savaş yanlısı bir grup karşı gruba saldırdığında karşı gruptaki insanların benzer ya da daha şiddetli tepki vermesi şaşırılacak bir durum değildir. savaşları grupları yöneten güçler başlatır fakat savaşan bu gruplar içerisindeki en alt kademeler ölenler ise masum insanlardır.
  • milliyetçilik: düşüncelerini ve buluşlarını her daim övdüğünüz albert einstein’ın sözleriyle “bir çocukluk hastalığıdır. insan ırkının kızamığıdır. eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez. kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuştur. uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir.”
  • çözüm: öncelikle ölen kimden diye sormamaktır. ardından son hamleyi hangi taraf yaptı ya da geçmişte kim kaç kişi öldürdü tartışmasından uzaklaşabilecek toplumsal erdeme sahip olabilmektir. fakat bu durumun güçlüğü konusunda kafka’nın yorumu da unutulmamalıdır. “bütün erdemler kişisel, bütün kötülükler toplumsaldır. toplumsal erdem gözüyle bakılan şeyler, örneğin; sevgi, bencil olmayış, hakkaniyet duygusu, özveri, gücünü şaşılacak ölçüde yitirmiş toplumsal kötülüklerdir.”

#SuruçtaKatliamVar

.

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.