Menü Kapat

Etiket: tc (sayfa 1 / 27)

teyit.org

teyit.org yaygın bilinen yanlışlardan, sosyal medyanın gündemine oturan şüpheli bilgilere, medyanın gündeme getirdiği iddialardan, şehir efsanelerine birçok alanda doğrulama yaparak internet kullanıcılarının doğru bilgiye ulaşmasını sağlamak için çalışıyor.

teyit.org böylece birincil haber kaynağı olarak interneti kullanan yurttaşların ve sivil toplum örgütlerinin çevrimiçi platformlarda hangi bilginin doğru, hangisinin yanlış olduğunu öğrenmesini sağlıyor. teyit.org eleştirel düşünme alışkanlığını kazandırmayı ve yeni medya okuryazarlığını artırmayı amaçlıyor.

bildiğiniz ve yaşadığınız gibi “post-truth” diye adlandırılan bir yalanlar çağında yaşıyoruz. başta siyasiler olmak üzere, medya denilen kurumların ülkede herhangi bir güvenilirliği kalmadığı ortada. bunun yanında manipülasyona oldukça açık sosyal medya kanallarında çok fazla “şakacı” ve “troll” bulunması sebebiyle gerçek ve doğru bilgiye ulaşma konusunda ülkenin ciddi derecede bir problemi var.

bu probleme çözüm amaçlı hareket eden kaynaklardan biri ise “teyit.org”. üstte kendi yazdıklarından kendilerini nasıl sınıflandırdıklarını görebilirsiniz. özellikle popüler olan konularda bizce oldukça faydalı. yalanlara cevap verirken kullanmanız ve paylaşmanız dileğiyle.

teyit.org

Aidiyet

Sabah 7’de uyandınız, hava aydınlanmaya başlamış. Bir kaç şınav mekik, belki on dakikalık kısa bir koşu, sonra dönüp ılık bir duş, hafif bir kahvaltı. Düzenli olarak kullandığınız toplu taşıma aracına bindiniz ve saat dokuz sularında vardınız iş yerinize. Yoğun bir gün olacak, ancak ekibinizle bir kaç yıldır berabersiniz, bir şekilde halledebileceğinizi biliyorsunuz.

Akşam saat altı gibi çıkabildiniz, bugünlük olsun o kadar. Arkadaşlarınızdan bazıları akşam beraber takılmak istedi, yeni duyduğunuz bir mekan önerdiniz, şansınıza da güzel bir grup çıkıyor. Bir kaç saat oturdunuz, iki bira eşliğinde arkadaşlarınızın dertlerini, gelecek planlarını dinlediniz, gündemden konuştunuz, kafa dağıttınız. Gece yarısı gibi eve döndünüz ve kendinizi yorgun bir şekilde yatağa bıraktınız. Biraz az uyumuş olacaksınız ama olsun, genel olarak güzel bir gündü.

Bizim memlekette hangi yönleri eksik bu hikayenin? Kaçı yöneticilere ve kurumların yapısına, kaçı çalışanlara bağlı nedenlerle ortaya çıkıyor? Yıllardır eğitimle başlayarak bir çok köklü sistemde yapılan değişiklikler, özel şirketlerin öncelikle “verimlilik” adına yaptıkları çalışmalar, kamu kurumlarındaki ne idüğü belirsiz, kopyala-yapıştır anketler de aslında yıllardır var olan bu tuhaf eksikliklere çare arayışının ürünü değil mi?

Performans değerlendirmeleri çalışan kesimi aştı, öğrenciliğe kadar indi. Y kuşağının beklentileri ve kaygıları kimi zaman alay konusu ediliyor; Y kuşağı dediğim, hani şimdilerde büyükşehirlerde düşük ücret-yemek kartı-servis karşılığı çalışan, lisede adı güzel olduğu için mekatronik mühendisliği hayal eden nesil. Başvurdukları şirkette kendilerini on yıl sonra nerede gördükleri soruluyor, mülakata ingilizce devam ediyorlar, sonra patronlarına bakıyorlar ve aslında bir süredir bildikleri gerçeği tekrar görüyorlar: Değersizliklerini. “Garanti meslek” kaygısıyla doktor olan, görece başarılı tıp öğrencileri, mevcut sağlık sisteminin bu hale gelmesinin sorumlusu olan hocalarından doktorluğun ne kadar kutsal olduğuna, yeni neslin tembelliğinin tehlikelerine dair nutuklar dinliyor, en azından dinliyor gibi yapıyorlar. İlkokuldan beri parmak kaldırmayı bıraktılar, -mış gibi yapmak iyi bildikleri bir meziyet. Bütün bu yozlaşmışlığın içerisinde kendilerini var etmeye çalışırken zamanla alışıyor, oyalanacak bir şeyler buluyor, arada isyan duyguları nüks ettiğinde ise yeniden popüler olan kitaplara, nihilist akımlara yöneliyorlar. Kötü değil bu, aksine duyarlılık göstergesi; ancak aynı zamanda bir pes edişe de işaret ediyor. Sorunları görebilen, eleştirebilecek yetkinliğe sahip, ancak çözüm üretmekten aciz ve bunun çaresizliğiyle baş etmeye çalışan bir yığın insan. Başarısız Tanzimat sonrası Servet-i Fünun’un kötü bir kopyası gibi. Bir sonraki kuşak ise henüz o kadar dikkat çekmedi; oysa “post-truth era” gerçek sonuçlarını bu “youtuber” nesliyle gösterecek.

Geldiğimiz noktada, çalışma arzusu çok yabancı bize. En başarılı görünenlerimiz, gelecekte olabildiğince az çalışmak arzusu ile zorluyor kendini. İnanmayan tıp uzmanlık sınavı puanlarına baksın. Mevcut teknolojik gelişmelerin ve üretimin neredeyse tamamen kar amacına göre şekillendiği günümüz sisteminde, üretimin parçası olan insanlar, tam da Marx’ın öngördüğü biçimde, üretime ve yaptıkları işe yabancılaşıyorlar. yabancılaşma beraberinde bir aidiyet sorununu getiriyor; özellikle belli bir eğitim seviyesinin üzerindeki bireyler, hayata atıldıkları anda ilk olarak hayal kırıklığı hissediyorlar. Bunun bir nedeni şişirilmiş beklentilerse, diğer tarafı da bu beklentileri yaratan, bireyi yücelten ve anlam arayışını tüketime yönlendiren sistem değil midir? Kişisel gelişim furyasının önünü alamazken, toplumsal gelişimden bahseden birini bulamıyoruz kitapçılarda.

Bütün bu karmaşanın çıkışı, insanlara başkaları için çalışmanın kazandırdığı anlamı hatırlatmakta olabilir. Aidiyet duygusunu kaybettik, birlikteliğimizin dayanakları sistem içerisinde satılabilir ürünlere dönüştürüldü. Oysa insanı anlamlı kılan en önemli şey, diğer insanlar için yapabildikleridir; bu şey  bir hayat kurtarmak, 40 sene dayanan bir çamaşır makinesi yapmak veya kendini savunamayan bir grup insan için ayağa kalkmak olabilir. Bunu hatırlamayı ve özümsemeyi hedeflersek, bu tuhaf karanlık çağdan çıkabiliriz.

ihanet

Kadim şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul bu açıdan gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan  – 21.10.2017

ve trajedi;

Esas trajedi buydu. Bir adamın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesiydi.
John Fowles

şehir heykelleri

Her gün önlerinden geçiyoruz. Çoğu, kentin en önemli simgesinin yüzlerce kez büyütülmüş hali. O kadar çirkinler ki çoğu zaman görmezden gelmeyi tercih ediyoruz.

görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz diye sınıflandırmış arkadaşlar ama üstte gördüğünüz enteresan “şey” olayı farklı bir boyuta taşıdı. kendisiyle “spektaküler” şehir heykelleri için başarılı bir görsel hafıza;

şehir heykelleri

Çok Acı Var

Eski kocası tarafında sokak ortasında öldüreni gördük. Tecavüze uğrayıp yakılanını, bakire olmadığı için telle boğduklarını gördük. Ahlaksız, namussuz olduğunu düşündükleri için odasına kapatıp, yanına fare zehri koydular. “Ya açlıktan ölürsün yada bu zehri iç geber” dediler, bunları da gördük. Oda kısa giymeseymiş diyenini gördük. “Bize yardım ediyordu bende engelli kızıma tecavüz etmesine ses çıkarmadım” diyen babayı da gördük. Daha beteri kendi kocasının, oğlunun kızına tecavüz etmesine ses çıkarmayan anneyi gördük. Haberlerde izledin, kanalı kapattın unuttun. Facebook’ta paylaştın, unuttun. Twitter’da lanet okudun, unuttun. Sözde duyarlı ‘insandın’ ya sonuçta görevimi yaptım dedin. Sokağa çıktın yine göz hapsine aldın kadınları. Bacaklarını aça aça oturdun metroda, otobüste. Sokak ortasında kadın dövdüler dönüp bakmadın. Yan komşun her gece evi yıktı belki de karısını döverken bir kez kapıyı çalmadın. Ne kardeşini korudun, ne anneni korudun babana karşı. Ama zaten sen görevini yapmıştın. Ayıplamış, lanet etmiştin olanlara.

Dicle Koğacıoğlu 2009 Ekim’de intihar ettiğinde tüm bu kadınların acılarına hepimizden daha yakındı. Binlercesini gördü, tanıdı. O ‘mış’ gibi yapamadığı için, riyakarlıkla yüzleşemeyecek, kendini kandıramayacak kadar insan olduğu için gitmişti. Camdan kalbi her gün görüp artık hissizleştiğin şeyleri kaldıramadığı için gitti.

Dünyanın içinde bulunduğu durum ve insanların çektiği korkunç acılardan dolayı acı çekmek, harap olmak, Dicle Koğacıoğlu’nu da yaşamdan koparan işte tam da bu. Çok acı var derken malesef çok haklıydı.

Dayanamayıp yaşamına son verdiği acılar ne yazık ki baki. Gözünün önünde. Sokakta, iş yerinde, okulunda, komşunda belki de evinde. Mücadele ise büyüyor. Umarım.

post-truth

post-truth geçtiğimiz sene oxford sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilmişti. bu yıl da popülerliğini kaptırmayacak gözüküyor. türkçe’de gerçek ötesi / gerçek sonrası diye çevrilmesinde biz sakınca görmüyoruz. post-truth nedir peki diye soranlara kısaca kamuoyunun görüşünü şekillendirmede objektif gerçeklerden ziyade duygu ve kanaatlerin etkinli olduğu durumlar diyoruz. yani bariz yalanlar üzerine kurulu siyaset diyoruz. aa türkiye işte dediğinizi de biliyoruz. en güzel örneklerinden biri mesela sokak röportajlarında “resmi gazetede yayınlandı” denildiğinde “yok öyle bir şey inanma” diyecek hale gelmiş akp seçmenleri. en çok gündeme geldiği zamanlar ise muhtemelen trump tartışmasının etkisiyle miting/gösterilerdeki katılımcı sayısı.

havuz medyası dışındaki iletişim kaynaklarına açıksanız duymuş olabileceğiniz gibi popüler tartışma konusu dün yapılan adalet mitingi üzerinde dönen katılımcı sayısı tartışmaları. i. melih gökçek’in miting öncesi alan dolarsa 87.500 kişi olur  diye hesap yaptığı, dilipak soyadlı enteresan 603bin takipçisi olduğunu gördüğüm enteresan şahısın 55.000×4=110.000 matematiğiyle olayı geliştirdiği, ardından istanbul valiliğinin 175.000 olarak açıkladığı rakamlar geldi iktidar cephesinden. muhalefet tarafı da 2 milyon ile 3 milyon arasında gidip gelenler olmak ile birlikte 1.6 milyon civarında resmi açıklama yaptılar kendi tercihleriyle. güvenilir görünen kaynak “harita ve kadastro mühendisleri odası” en az 1.5 milyon dedi. öte yandan aynı alanda yapılan mitinglerde yandaş basının ve iktidarın 2.5-3 milyon gibi rakamlar kullandığı da belgeleriyle ortada. objektif yorumlara ve mantıklı bulduğum hesaplamalara bakıldığında ise 750.000 civarında bir katılım vardı.

bu kadar gereksiz detaydan sonra varmak istediğimiz nokta neden bu rakamları tartışıyoruz. neden bu rakamlar bu kadar önemli hala geliyor. neden bu kadar fazla yalan var. soru işaretlerini kendinize saklayın. bu yalanların yeni bir durum olduğuna inanmıyorum. geçmişte iletişim kanalları sınırlıyken gazete/radyo/tv aracılığıyla bir şekilde kontrol edilen yalanların toplumsal düzlemde doğrulanması oldukça zordu. günümüzde ise sosyal medya ve getirileri ile yalanları gizlemek artık o kadar kolay değil. fakat iktidarlar alışkanlıklarını sürdürüyor ve yalanlar ne kadar tekrarlanırsa gerçek olur düsturundan hareketle bildiğiniz troller aracılığıyla en azından sorgulamayan zihinleri ikna etmeye çalışıyorlar. peşlerinden gelen kitle ile başarısız olduklarını söyleyemeyiz. dikkati dağıtmanın en kolay yolu bu, herkes adalet mitinginin anlam ve öneminden ziyade sayılara odaklanmaya devam ediyor. kimse adalet’i ve yapılan yanlışları konuşmuyor.

bunlar muhtemelen sizin de farkında olduğunuz şeyler ve odaklanılması gereken nokta bu durum ile nasıl başa çıkılacağı. teyit.org gibi oluşumlar bunu biraz aşmaya çalışıyor fakat yeterli olduğunu düşünmüyorum. özellikle paralı trol ordularıyla başa çıkma imkanları yok. kendileriyle aynı yapıda bu işe mesai ayırmayan insanlar olmadığı sürece benzer durum önümüzdeki dönemde de devam edecek gibi gözüküyor. özellikle twitter’ın bu oluşumları engelleme çabalarının ne kadar başarısız olduğu ortada. yaratıcı çözümlere ihtiyaç var. belki bu yazının yorumlarında bir şeyler üretebiliriz. siz ne dersiniz?

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.