Etiket: tarkovski

solaris eleştirileri

Dün Sizov, Merkez Komite Kültür Bölümü, Demiçov’un bürosu, komite ve yönetim kurulu gibi değişik mercilerin Solaris’le ilgili yaptığı yorum ve eleştirileri dikte etti.

Bu gözlemlerin otuz üç tanesi hakkında tuttuğum notlar var. İşte buradalar. Bunlardan çok var. Bunlardan etkilenmiş olsaydım (bu aslında pek mümkün değil) filmin tümü mahvolurdu. Bu, Rublev’de olduğundan daha absürd oldu.

Yorumlar şöyle:

  1. Geleceğin dünyasıyla ilgili daha net, bir imaj olmalıydı. Filmde bunun (geleceğin) nasıl olacağına dair bir gösterge yok.
  2. Geleceğin dünyasının çeşitli bölgelerinden görüntüler olmalıydı.
  3. Kelvin’in hareket noktası toplumun hangi formuydu – sosyalizm mi, komünizm mi yoksa kapitalizm mi?
  4. Snaut uzay hakkında çalışma yapmanın anlamsızlığından söz etmemeliydi. Bunun sonu çıkmaz sokaktır.
  5. Tanrı kavramı filmden çıkarılmalı (?!)
  6. Beyin tomografisi sonuna kadar devam etmeliydi.
  7. Hıristiyanlık kavramı filmden çıkarılmalı.
  8. Konferans. Yabancı oyuncular filmden çıkarılmalı.
  9. Final:
    a- Chris’in babasının evine dönüşü daha gerçekçi olamaz mıydı?
    b- Görevini tamamlamış olduğu daha açık olamaz mıydı?
  10. Chris’in aylak olduğunu ileri süren öneri hiç olmamalıydı.
  11. Gabaryan’ın intiharına neden olan (Lem’ dekinden farklı olarak) şey onun kendini arkadaşları ve iş arkadaşları için kurban etmesi olmalıydı.
  12. Bir bilim adamı olarak Sartorius insanlıktan yoksun.
  13. Kari bir insan olmak zorunda değil (!?)
  14. Kari’nin intiharı daha kısa olabilir.
  15. Anne’yle olan sahneyi kes.
  16. Yatak sahnesi daha kısa olmalı.
  17. Chris’in pantolonsuz etrafta gezindiği sahneyi kes.
  18. ?! Gidiş-geliş uçuşu ve işi kahramanının ne kadar zamanını
    aldı.
  19. Filmin her şeyi açıklayan yazılı bir açıklaması olmalı.
  20. Çekim senaryosundan çıkarılan Berton ile babası arasında geçen gençlikleri üzerine konuşma yeniden eklenmeli.
  21. Kolmogorov’dan (insanın fani doğasıyla ilgili) alıntılar konmalı.
  22. “Yeryüzü” çok uzun.
  23. Bilimsel konferans duruşma gibi.
  24. Konferansta durumu olay örgüsüne göre açıklığa kavuşturmalı.
  25. Solaris’e uçuş gösterilmeli.
  26. Snaut ve Sartorius niye Chris’ten korkuyorlar?
  27. Okyanusun içinde bulundukları durumdan sorumlu olduğu açık değil.
  28. Bilim insancıl mı değil mi?
  29. “Dünya bilinemez. Uzay anlaşılamaz. İnsan yok olmak durumunda.”
  30. “Seyirci şaşkına dönecek …”
  31. Solaris nedir? Ya ziyaretçiler?
  32. İletişim kurma gerekliliği daha açık verilmeli.
  33. Buhran aşılmalı.
  34. Kari neden yok oldu? (Okyanus bunu anladı.)
  35. Filmin mesajı: “İnsanlığın kendi pisliğini galaksinin bir ucundan
    öteki ucuna sürüklemesinde hiçbir anlam yok.”

Bu aptal liste şu sözlerle bitiyor: Başka itiraz.yok.

Ben de pes edebilirim.

Bu bir çeşit provokasyon . . . Peki ama gerçek istekleri ne, merak ediyorum. Bu değişiklikleri yapmayı reddetmemi mi istiyorlar? Ne için? Yoksa bunları kabul etmemi mi? Fakat bunu yapmayacağımı biliyorlar.

Artık hiçbir şey anlamaz oldum.

Andrei Tarkovsky12 Ocak 1972

Neden Tarkovski Olamıyorum?

Öncelikle bu yazıya Tarkovski’den bir alıntıyla başlamak -filmle de çok alakalı olduğu için mantıklı olacak diye düşünüyorum, üstad diyor ki:

İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

-Andrey Tarkovski

Öncelikle bu filmi yazan ve yöneten Murat Düzgünoğlu. Belki de kendi hikayesini anlatmıştır bilmiyorum, belki de aklından sürekli geçen bir soruya cevaptır ya da onlarca genç sinemacının yerlerine Bergman, Kubrick, Trier vs. koyarak modifiye edip yineledikleri bir sorudur diye düşünüyorum bu. Film ise bu soruya gerçekçi ve umut vermeyen (Zaten hem gerçekçi hem umut veren kaç tane yanıt vardır ki?) bir yanıt veriyor.

Bahadır bir yönetmen, Türkü filmleri, kısa filmler  yönetiyor. İlk uzun metrajını ise bir sanat filmi ile yapmak istese de, gelir durumu buna müsait değil ve sermaye bulamıyor. Kime giderse gitsin “Sen bir Tarkovski, bir Bergman filmi çekmek istiyorsun ama Türkiye’de bu filmler tutmuyor, seyirci aşk istiyor, iki erkek arasında kalmış kararsız bir kadını görmek istiyor.” gibi yanıtlarla reddediliyor.

Arkadaşları Tarkovski izlerken sıkılıp kapatmak istiyorlar, yönettiği projelerde ise doğru düzgün ekipman bile bulamıyor. Kısa reklam filmi işleri çıkıyor ama o her sabah yukarıda alıntıladığım Tarkovski’nin sözüne bakarak uyanıyor ve aslında burada karşımıza mühim bir soru çıkıyor:

İlkesiz bir ülkede hayatla saf ilişkimizi nasıl sürdürebiliriz? İlkelerimizden mi taviz vereceğiz yoksa ülkemizden mi?

Sanat tıpkı herkesin ne kadar iyi olduğunu söyleyip de azınlığın dinlediği klasik müzik gibi midir bu ülkede? “Hayaller karın doyurmuyor.” gibi vecizeler etrafımızdayken, bizi hayal kurmak ve kendiliğimizi tamamlamak için cesaretlendiren kişisel “gelişimciler” hayatla ilgili saf ilişkilerini sürdürebiliyorlar mı yoksa kendi söylediklerine inanmayan vaizler mi?

Hayallerin peşinden koşarken elektrik faturasını ödeyecek paramız kalmayıp karanlıkta kalıyorsak, hayatla ilkelerden taviz vermeden bir ilişki nasıl kurabiliriz? Yoksa hayatla saf bir ilişki kurmamız zaten istenilir bir şey olmaktan çıktı mı?

Gerçekçi bir Türkiye tablosu sunarken, klasik geyikler, ilişkisel çalkalanmalarda arkada kalmıyor. Lakin biraz üzücü de olsa sorumuz yanıtlanıyor:

Bu ülkede hayatla saf bir ilişki kurmak için, ancak deli olmak gerekiyor.

Dostoyevski ve Tarkovski

Dostoyevski’yi Tarkovski’ye bağlayan bağ, üzerinden onca tank, bombardıman, acı, hayal kırıklığı, devrim ve karşı devrim, hatta varoluş üstünde tepinen onca olumlu şey –bilim, sanat, ahkâm ve şeriat– geçtiği halde nasıl yaşadı? Acaba neden Dostoyevski edebiyatın en yüksek noktasında yer alıyor? Ve bir asır sonra Tarkovski başka bir alanda sinemada, en yüksek filmleri yapabiliyor? Rusların edebiyatlarını yok etmek için ellerinden geleni yaptıklarını artik biliyoruz. Bunu filmlerini yeraltına gömdükleri Eisenstein, Vertov ve Dovjenko için de yaptılar. Ama birdenbire Tarkovski çıkıverdi ve sadece tek şeyin garantisiyle –hayatın ifadesini Dostoyevski’nin yaptığı gibi yaparsanız onu siz ifade etmekle uğraşmak zorunda kalmazsınız, o gelir sizin ifade araçlarını doldurur, taşar, ve kendini sizin aracılığınızla ifade eder. Dostoyevski-Tarkovski bağının sırrı işte budur.

Durumu biraz daha ciddiye almak da gerekir: hiçbir yazarı Dostoyevski ile karşılaştırmaya kolay kolay cesaret edemeyeceğimiz gerçeğiyle Dostoyevski okuyanlar –nihayetinde– karşılaşırlar. Neredeyse İngiliz dilini yaratmış olan Shakespeare, Antik Yunan dilini bize topyekun veren Homeros, ve Fransızcayı kuranlar: Rabelais ile Montaigne… Ve sonra Cervantes… Bunlardan bazılarının gerçekten yaşamış olduklarından, giderek eserlerinin “edebi” manada otantik olup olmadığından bile çok emin değiliz. Bu anlamda Dostoyevski bir ilktir –onun orada, Saint-Petersburg’da yaşadığını, tutuklanıp kurşuna dizilmesine ramak kaldığını, sürüldüğünü –hep biliriz. Bazı iyi romanlarını salt para kazanmak için parça başı yazdığını da öğrenebiliriz kolayca. (ve bugün Orhan Pamuk, bir taraftan kendi kötü fantezi romanlarını pazarlamaya çalışırken, diğer taraftan nedendir bilmem oldukça kötü Dostoyevski tercümelerini İletişim Yayınlarında “sunmaktadır” –ve bu tercümelerde “merdivenin kenarında yere yuvarlandı ve kafasını halıya tok bir sesle çarptı” gibi bırakın Dostoyevski’yi, ortalama bir romancının bile asla telaffuz edemeyeceği bir cümleyi bulabiliyoruz…) O cümleyi bulup yeniden yazıyorum (tercüme etmiyorum, yeniden yazıyorum): “merdivenin kenarına eriştiğinde artık dayanamayıp koyuverdi. Tok bir ses geldi kafasıyla halıdan…”

Tarkovski’nin Dostoyevsi’yi bir “yakını” gibi gördüğü biliniyor –hayatı boyunca onun bir romanını çekmek istemiş ve anlaşılan buna ya fırsat bulamamış, ya da –bu daha doğru ve haklı bir neden herhalde– cesaret edememiş… Ama benim gördüğüm her imajının içine Dostoyevski tamtamına işlemiştir. Gerçekten de, nasıl Dostoyevski okuyana her şeyi yazabilecek gibi görünüyorsa, bir Tarkovski görüntüsü de her şeyi gösterebilecek gibi gelir… Onun filmleriyle “barışamazsanız” ilk yirmi dakikanın sonunda terk etmenizin daha iyi olacağı gerçeği (bu çoğu kişinin deneyimidir)iyi bilinir… Ama Tarkovski de her şeyi “çekebilecek” gibi gelen bir filmcidir. Ve bunun nedeni belki de Dostoyevsiesk anlatımla göbekbağından çok, her ikisini birbirine bağlayan bağın oluşabildiği o dirençli zemindir.

Bu zemin bir coğrafya değil –Rusya coğrafya oluşturamayacak kadar geniş ve son tahlilde epeyce ıssızdır. Orada insan bir seyrelme içinde yaşar.

Elbette modern batılı toplumlardaki o çok yoğun nüfus içinde, kentin kalabalığında yaşanan “seyrelme” –daha doğrusu “izolasyon”– gibi değildir bu. Ama bir devir ya da “zaman” da değil. Daha doğrusu mekânın bir kasılmasıyla zamanın bir gevşemesi karşısındayız. Ya da, Tarkovski’de daha kolay olduğu ölçüde bunun tersiyle. Deleuze’un anlattığı ve örnek olarak Tarkovski’yi gösterdiği “kristal imaj” hem kasılma hem de gevşeme olmalıdır –kalp gibi çalışmalıdır. Bahtin Dostoyevski eserindeki bu ritmik “olayları” epeyce çözümledi. Ve orada dilin kasılıp gevşediğini de gösterdi. Dostoyevski “her şeyi yazabilir” — Tarkovski “her şeyi gösterebilir”. Demek ki esas mesele her şeyi yazıp durmak değil, her şeyin yazılabileceği ortamı, arkaplanı, fonu oluşturmak, inşa etmektir.

Ve işte, Dostoyevski edebiyatta, Tarkovski ise sinemada bunu en yetkin şekilde basarmış olanlardır. Ve Dostoyevski’den şöyle bir cümle duyabilirsiniz: “bir arabacının gölgesini gördüm, bir arabanın gölgesini bir fırçanın gölgesiyle temizliyordu.”

(daha&helliip;)

neden sinemaya gidiyoruz

İnsanlar neden sinemaya gider? Hangi güç onlara karanlık bir odada iki saat boyunca gölgelerin oyununu seyrettirebilir? Eğlence arayışı mı? Bir tür uyuşturucu ihtiyacı mı? Tüm dünyada gerçekten de sinema ve televizyonu sömüren eğlence firmaları ve çeşitli organizasyonlar var. Fakat bizim başlangıç noktamız onlar olmamalı, bizim çıkış noktamız insanoğlunun evrene hükmetme ve onu öğrenme gayesiyle oluşan sinemanın başlıca ilkeleri olmalıdır. Bence bir insanın sinemaya gitme sebebi vakittir; vakit öldürmek ya da vaktini bir şekilde harcamak istiyordur. Oraya deneyimleri yaşamaya gider çünkü sinema, diğer sanat dallarının aksine, bir insanın yaşamsal deneyimlerini genişletir, yoğunlaştırır ve arttırır. Üstelik sadece arttırmakla kalmaz, aynı zamanda ciddi derecede uzatır. İşte bu sinemanın gücüdür; film yıldızları, senaryoya düşmüş alengirli cümleler ya da gösteri ziyafeti bunu değiştiremez.

Andrei Tarkovsky

ulus baker – beyin ekran

pek çok nedenle, bugün henüz “daraltılmış” bir dünyada yaşamakta olduğumuzu düşünmeye eğilimliyim. ve bu daraltma , gerçek anlamıyla teknolojiler tarafından gerçekleştirilmiş bulunuyor -televizyon ile genel salaklaşma halinin, bilgisayar ile bir tür otizmin, iletişim kolaylıklarıyla ise bir tür çılgınlığın özdeş hale geldikleri bir dünyanın ortaya çıktığı besbelli. ama sorun, bütün bunlarla ne yapılacağıdır. “reklamcılığın felsefesi”nden bahsedenler var; japon modeli bir uluslararası bir korporatist şirketin bir “ruha” sahip olduğuna inanmamızı isteyenler var (özellikle orada çalışanlara marş falan söyletilirken); sorun bir sanatçının bir gazetede “sayfa düzenleyicisi” olarak ya da bir şirkette reklamcı olarak çalışmak zorunda kalışı değildir burada. daha çok “reklamcılığın” kendini sanatın son ve nihai biçimi olarak olumlamak isteyişi, benetton’un “görüntü şefi” ve “sanat yönetmeni” gibi tuhaf ünvanlara sahip adamı oliveiro toscani gibilerinin yalnızca bir “sanat destekleyicisi”, bir “sponsor” olarak değil, “konseptin sahipleri” gibi ortaya çıkmalarıdır. bu tür durumlarla karşılaşıldığında “kıllanma” yeteneğimizin de dumura uğratılmış olduğu söylenebilir. artık eskiden olduğu gibi “sınırlarla”, “disiplinlerle”, “zor” ya da “baskı” ile yönetilmemeye başladığımızda ferah bir özgürlüğün kapılarının açılacağını sanmak, çağdaş evrensel bönlüğün ta kendisidir. bütün bunlarla baş edebilecek ve mahvedebilecek bir bilgisayar virusünün üretilip ortaya salınması ise pek umut bağlanabilecek bir olasılık değildir. dolayısıyla, görüntüleri kurtaracak, sesleri reklam tınılarından arındıracak bir filtreleme mekanizmasının tez zamanda elektronik ortama gönderilmesi ve orada dolaşıma bırakılması gerekiyor. internet’te ki “resmi” yasaklama girişimlerinin çoğu zaman nasıl sonuçsuz kalabildiğini görsek de, bu yasağa hedef olanların “gerçek” anlamda “sanal” güçlere sahip olabildiklerini düşünmek şimdilik imkansız. eksik olan yönler arasında en önemlisi “sanat” gibi görünüyor. beni görüşüm, dijital sanatın “henüz gerçekleşmediği” yolunda. bütün araçlar hazır bulunuyor, üstelik, isterseniz diyelim, “sanat icra ediliyor” orada, ama klee’nin formülünü bir kez daha tekrarlarsak, “halkını bekleyen” bir sanat bu?

ulus baker’in sinema yazıları, ege berensel’in derlemesiyle. zaman-imaj, video-imaj, godard, bresson, tarkovski, şok-imaj, eisenstein, güney, lanzman, rizom-imaj, vertov ve sayfalarca güzelleme.

download . pdf;
ulus baker . beyin ekran