Etiket: tanrı

Tanrıların İntikamı

On İkinci Hanedan Senusret I (M.Ö.1991-1803) zamanından kalan bir taş tabletten; Amenemhat I’in ağzından cinayetini dile getiriyor:

Yemeğimden sonra, gece düştüğünde, mutlulukla geçirdim son saatlerimi. Yatağımda uyudum ve kalbim de uyudu. Huzurumda silahlar çekildiğinde başkentimdeki kudretli bir yılan gibi kıvrandım yatağımda. Dövüşe uyandım ve anladım ki beni korumak için ant içmişlerden olacaktı katillerim. Silahlarıma sarıldım hızlıca ve ilk hamleye karşılık verebildim! Ama söyleyin bana, öylesine kudretli biri var mıdır ki gecede tek başına, yalnız, yardım umudu olmadan katilleriyle savaşsın. Bak ve gör, yaralar açılırken tenimde sen yoktun yanımda, tebaam duyamadan, sana öğreteceklerim dururken, sana planlarımı anlatamadan, tahmin bile edemeyeceğim bir şekilde, kalbim uşaklarım tarafından sökülüp alındı.

Tanrısal Nedensellik Üzerine: Spinoza ve Ethica

Günümüzde her şeyin oluş nedenini tanrısal bir güce bağlamaya meyilli insanlar oldukça fazla. Bu durum kimi zaman aile ile kimi zaman da sıradan bir arkadaş toplantısında tartışma konusuna dönüşebiliyor. Özellikle “hayırlısı neyse o olsun”,”olacağı varmış demek” gibi kalıplara sıkıştırılmış ve tartışmaya dönüştüğünde kendini inanması zor bir hale dönüştüren bu düşünce toplumun akıl temellerini ufak ufak kemirip bitirmekle meşgul. Düşünmeye olanak vermeyip nedensellik ilişkisinin temellerini yaratıcının insiyatifine bağlanması ile çıkan tartışmalara Spinoza da başyapıtı olarak anılan Ethica adlı kitabında yer vermiştir.

Tanrının eğilim duyduğu bir gayeye göre hareket ettiği doğruysa, bundan zorunlu olarak şu sonuç çıkar ki, Tanrı eğilim duyduğu ve yoksun olduğu bir şeyi arzu ediyor demektir ve her ne kadar kelamcılar(ve metafizikçiler) ihtiyaç veya yoksunluk gayesiyle benzeyiş ve özümseme gayesini ayırıyorlarsa da bununla birlikte onların hepsi Tanrının her şeyi kendisi için yaptığı, yoksa yarattığı şeyler için yapmadığı, çünkü yaradıştan önce gerçekten Tanrıya işleme ve tesir etmede gaye hizmetini görebilecek Tanrı dışında hiçbir şey atfetmedikleri noktasında birleşirler; bundan dolayı onlar zorunlu olarak, Tanrının kendilerin ulaşmak için araçlar kullanmak istediği ve elde etmeyi arzu ettiği birtakım şeylerden yoksun olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Bu meydandadır. Hele hatırlatmayı unutmamalıyım ki, bütün şeylere bir gaye-neden vermek yetilerini ilan etmek isteyen bu gaye-neden doktrini güdenler varsayışlarını kanıtlamak için yeni bir akıl yürütme, ya da hüküm verme tarzı tasarladılar: bu da imkansızlığa değil, fakat bilgisizliğe irca yolu idi. Böylece bilgisizliğin gerçekten onların sistemlerinde temel olduğunu gösterdiler. Diyelim ki bir evin damından bir kiremit düşerek bir adamın başını yarsın ve adamı öldürsün, onlar size gaye-nedenlerinin sitemiyle bu kiremitin bu adamı öldürmek için düştüğünü kanıtlayacaklardır; zira sonra size diyeceklerdir ki, eğer bu kiremit gerçekten bu adamı öldürmek için Tanrının iradesiyle düşmemişse, rastgele olarak onun düşmesi için bunca şartlar nasıl bir araya geliyor? Siz onlara cevap vereceksiniz ve sadece ölmüş olan adam sözü geçen evin damı altından geçerken rüzgar estiği için bu iğreti olayın olmuş olduğunu  söyleyeceksiniz, fakat onlar bununla kanmayacaklar, o sırada niçin rüzgar estiğini ve rüzgar estiği sırada insanın niçin orada geçtiğini size sormada ısrar edeceklerdir. Ve siz bir gün önce, hava oldukça sakin olduğu sırada deniz kabarmaya başladığı için rüzgar estiğini; sözü geçen insanın hayatının uğursuz bir anında oradan geçtiğini, çünkü bu yolun kendisini bekleyen bir dostuna gitmek için en kısa yol olduğunu söylemekle bundan kurtulmuş ve onlarla uyuşmuş olmayacaksınız. Onlar yine kendilerine denizin niçin kabarmış olduğunu ve bahtsızın neden dostu tarafından tam o günde çağırılmış bulunduğunu açıklamanız için size yükleneceklerdir. Zira onların soruları sonsuz olarak uzayacak ve gerçekten onlar bu suretle, sizi bilgisizliklerinin dayanağı olan Tanrının iradesini ileri sürmeye götürünceye kadar nedenlerin nedenlerini sorarak takip edeceklerdir.

Nitekim insan bedeninin yapısını gördükleri zaman budalaca bir hayrete düşerler ve şüphesiz o kadar güzel bir düzenlemenin sebeplerini bilmemelerinden dolayı bu bilgisizlikleri onları bütün bunun asla mekanik kanunlarına göre yapılmış olmadığını, tabiatüstü ya da Tanrıya ait bir sanatın eseri olduğu sonucunu çıkarmaya götürür. Bu tabiatüstü sanat onlara göre bütünü düzenlemeye o kadar elverişlidir ki, bu bütünün parçaları zarar vermeksizin birbirlerine uygun gelirler.

Böylece her kim bir budala gibi hayrete düşecek yerde, tabiat şeylerini bilgince bilmeye kendini verirse, çoğu kere bir müşrik ve dinsiz diye karşılanır ve halkın Tabiat ve Tanrının yorumlayıcıları gibi hayranlıkla baktığı kimseler tarafından böyle oldukları ilan edilir. Onlar çok iyi bilirler ki bilgisizliği yıkmak budalaca hayreti yıkmaktır. Yani onların biricik akıl yürütme ve otoritelerini koruma amaçlarını yıkmaktır.

Benedictus Spinoza – Ethica

 

Pazar Ayinleri – 6. Mektup

Apartman Boşluklarında Unutulmuş Tanrılar Üzerine

Ustalıkla anlatılmış öyküleriyle efsunladılar sizi. Işıltılı kelimeleri, karizmatik kaybedenleri, düşerken bile façayı çizdirmemeyi başarabilen kahramanlarıyla. Karton kapakların arasına sıkıştırılmış yol hikayeleriyle. İç içe geçmiş renkleriyle. Melodileriyle. Fısıltılarıyla. Olur olmaz her köşe başında burun buruna geliverdiğiniz anıtlarıyla bağladılar ayaklarınızı. Yağmurlu Pazar sabahları kurguladılar sizin için. Kalın battaniyeler. Kadife sesli cılız şarkıcılar kurguladılar. Modern mucizeler. Sonra bütün bu güzellikleri koca ağızlarına atıp çiğnemeye başladılar. Kamaştırdılar gözlerinizi. Düştünüz. Aydınlık suratlarınız, samimi kahkahalarınız, peri adımlarınızla. Derine. Apartman boşluklarını kendilerine mesken edinmiş tatlı dilli tanrıların kucağına düştünüz. Gülümsediler. Etrafınızı çevreleyen duvarlarda ağır ağır ilerleyen sarılı turunculu, morlu yeşilli, grili pembeli salyangozların göz yaşlarıyla zehirlediler vücutlarınızı. Dişlerinizi körelttiler, kısalttılar pençelerinizi. Bak dediler, görüyor musun yıldızları? Kurumuş güvercin bokuyla örümcek ağından başka bir sikim yoktu oysa orada. Hayranlıkla açtınız ağızlarınızı. Titredi hassas ruhlarınız. Kandırıldınız.

Hayata abanmanızı öğütlemeye başladılar hemen ardından. Zamanı kovalamanızı. Ortamın gerçekliğini zedelemeyecek biçimde davranmanızı. Adabı muaşeret. Dışarıya açılmanızı, kalabalığa karışmanızı istediler. Sizin gibi olanlarla bir araya gelip çoğalmanızı istediler. Zira bunun için yaratılır tüm peygamberler. Tanrılarının kucağına sürüklenecek ümmetler toparlamakla görevlendirilirler. Sokaklara dağıldınız. Sinema salonlarına, sınıflara, meyhanelere, kerhanelere, ceza evlerine dağıldınız. Tüm imanınız ve zayıflığınızla. Elinizi uzattığınız her şeyi ışığınızla kirleterek. Birer ikişer dünyaya getirdiğiniz sakat çocuklarınızla. Kanınızdaki zehri cümlelere dökmenizi sağlayan mucizelerinizle. Yumuşak başlılığı, itaatkarlığı, kanaatkarlığı kustunuz üzerimize. Titrek parmaklarınızla gök yüzünü işaret ederken fark ettirmeden derinleştirdiniz çevremizdeki çukurları. İstediniz ki sizinle beraber hapsolalım. Hiç uzaklaşmayalım. Delirmeyelim. Öfkelenmeyelim. Sarhoşluğa kapılmayalım. Leş gibi kokuyordu şimdiden çürümeye başlayan ruhlarınız. Yürekleriniz kararıyor, ağırlaşıyordu zihinleriniz de umursamıyordunuz. Başarı hikayeleriniz vardı çünkü. Yaşasın! Çemberiniz genişliyordu. Yaşasın! Yağmur gibi dökülüyordu kesenize alemlerin nimetleri. Yaşasın! Çeşit çeşit, renk renk ama binlerce yıl evvel çürümeye başlayan, kurtlanmış nimetlerdi bunlar. Yaşasın ağzını yüzünü… Yaşasın!

Paket programlar. Tek kullanımlık büyüler. Dönüşüm rehberleri bahşettiler size. Doğrayıp ambalajlayın. Etiketleyip çakın diye. Torbacılardan doktorlara, orospulardan imamlara. Tüm hastalıkları çözümleyip isimlendirdikten sonra hepimize aynı ilacı itelediniz. Ne çok şey öğrendik idealist öğretmenleriniz sayesinde. Paranoid şizofreni. En büyük ortak bölen. Gini katsayısı. Kaos teorisi. Kolonoskopi. Monadlar. Viraj demiri. Arz talep eğrisi. Mukavemet. Disülfiram. Naltrexone. Morfin sülfat. Denetimli serbestlik. İstikbal. Aşk acısı. Tanrının kuzuları. Takva. Erkete. Kakafoni. Durduğum yerden bakınca, bir şekilde yürümeyi, konuşmayı, düzüşüp homurdanmayı öğrenmiş kelimelerden başka bir bok göremiyorum. Şükürler olsun hepinize. Meksika usulü acılı tavuk siparişi veren optik formlar, ellerinde bomonti şişeleriyle teftiş kurulları, yürekleri avuçlarında Genç Wertherler var. Omuzlarını titrete titrete nasıl da sızladığını anlatıyorlar. İçlerinin. Dibe vurmaya çalışırken umduklarından çok daha derine yuvarlanan kısır şairleriniz var. Çatlamış bar taburelerine ömür serip ağlak arkadaşları için toksikoloji sözlükleri karalıyorlar.

(daha&helliip;)

mandala

Kendi cesetleri üzerinde dansediyor Tanrılar
Yepyeni çiçekler açıyor ölümü unutarak
Göz çıkaran düşlerin ardında göğün gözleri
Tanrının sevinciyle
Marşlar söyleyerek ayağa kalkıyor ordular
Bayraklar, sancaklar dalgalanıyor boşlukta
Sonra bir görüntü milyonlarca gözüyle
Sonsuzda
İşte Yapıt! İşte Bilgi! İşte İnsanın sonu!

Allen GINSBERG

Yeni Dergi, Ağustos 1969, sayı: 59
Çeviri: Salih BOZOK

İnsan ve Devlet Üzerine

İnsan günümüzün Tanrısıdır ve İnsan korkusu eski Tanrı korkusunun yerini almıştır. İNSAN dini hıristiyan dininin en son aldığı biçimdir. Feurbach, kutsal olanı insani hale getirirse hakikati bulacağına inanır. Hayır, eğer Tanrı bize acı veriyorsa, ‘İnsan’ bize ıstırap vererek daha fazla işkence etme kapasitesine sahiptir. Hakikate inandığınız sürece kendinize inanmıyorsunuz ve siz bir uşak, bir mutaassıp insansınız. Ruh olan Tanrıya Feurbach ‘Özümüz’ adını verir. ‘Özümüz’ün bizimle karşıt hale gelmesine -özsel ve özsel olmayan kendilik halinde ikiye bölünmemize- tahammül edebilir miyiz? Bununla kendimizi, kendimizin dışına sürgün edilmiş halde görmenin hazin sefaletine geri dönmez miyiz? Öze dayanan ilişki gerçek bir şeyle değil hayaletle kurulan bir ilişkidir. Devletin çekirdeği basitçe ‘İnsan’dır, bu gerçekdışılık ve onun kendisi yalnızca bir ‘insan toplumu’dur.

Öyleyse Devlet, benim bir insan olmamı talep ederek bana olan düşmanlığı ele verir… beni, İnsan olmayı bir görevolarak kabul etmeye zorlar.

Devlet, benim kendi değerime ulaşmama izin vermez ve yalnızca benim değersizliğim yoluyla varlığını sürdürür.

Bireyin kendiliğine -ya da benliğine- devlet sahip olur, artık ona toplum sahiptir. Bu toplum hiçbir şekilde benlik değildir, … bu topluma hiçbir fedakârlık borcumuz yoktur, fakat, eğer bir şey feda edeceksek kendimize feda edelim, -sosyalistler bu konuda hiç düşünmezler -çünkü onlar, tıpkı liberaller gibi, kendi dini ilkelerine mahkumdurlar ve şevkle kutsal bir toplumun, mesela şimdiye kadarki Devlet’in peşinden giderler. “Halk” iktidar tarafından yaratılmış bir bütünlüktür -hiçbir benliği yoktur. Devletin her zaman sahip olduğu tek amacı bireyi sınırlamak, evcilleştirmek ve tabi kılmaktır -o ya da bu genel ilkenin kulu haline getirmektir.

Devlet denilen şey, bir arada yer alanların kendilerini birbirlerine uydurduğu ya da kısaca, karşılıklı olarak birbirine bağlı oldukları, bir güven ve bağlılık dokusu ve şebekesidir; bir hep birlikte ait oluş, hep birlikte tutunmadır. Kilisenin ölümcül günahları varsa, Devletin sermaye suçları vardır; birinin sapkınları varsa diğerininde hainleri vardır, birikiliseye dair cezalar veriyorsa diğeri yasaya dair cezalar verir; biri engizisyon süreciyse diğeri maliye sürecidir, kısaca orada günahlar, burada suçlar, orada engizisyon ve burada da engizisyon. Mevcut Devlete karşı ayaklanmak ya da mevcut yasaları devirmek için çok az tereddüt kaldı, ama Devlet fikrine karşı günah işlemeye, yasa fikrine itaat etmemeye kimin cesareti var? -onun her zaman kendine ait bir mantığı vardır ve kısa süre sonra halkın iradesine karşı dönecektir.

Yok edilmesi gereken “yönetim ilkesi”dir, bize hükmeden şey devlet fikridir. …savaş, belirli bir Devlet’e karşı ya da Devletin zaman içindeki sırf belirli bir durumuna karşı değil durumun kendisine,Devlet’e karşı ilan edilmeli; insanın amacı bir başka Devlet (örneğin “halk Devlet’i”) değildir.

Bu andan itibaren Devlet, Kilise, halk, toplum ve benzeri sona ererler, çünkü var olduklarına şükretmek zorundalar ve ancak benim kendime saygısızlığımla bu eksik değerlendirmenin ortadan yok oluşuyla onlar da bizzat ortadan kalkarlar. Devlet, efendilik ve kölelik (tabi olma) olmaksızın düşünülemez; çünkü Devlet bütün bağrına bastıklarının efendisi olma iradesi göstermelidir ve bu irade ‘Devlet İradesi’ olarak adlandırılır’… Kendi iradesine sahip olmak için başkalarındaki irade yokluğuna dayanması gereken, bu başkaları tarafından yapılmış bir şeydir, aynı bir efendinin hizmetkâr tarafından yapılması gibi. Eğer itaatkârlık sona erseydi, bu tamamen efendiliğin de hepten sonu olurdu. Devlet kendisini, arzulayan İnsanı evcilleşmeye zorlar; diğer bir deyişle, devlet onun arzusunu bir tek kendisine yönlendirmeye ve bu arzuyu kendi sunduğu içerikle doldurmaya çalışır.

‘Herkes’ dediğiniz bu kişi kimdir? O ‘toplum’dur! -Ama öyleyse o cismani değil mi? Biz, onun bedeniyiz!- Ya siz? Neden siz kendiniz bir beden değilsiniz?… Bundan dolayı birleşik toplum gerçekten onun hizmetinde olan bedenlere sahip olabilir, fakat kendisine ait bir bedene sahip değildir. Toplum bir kutsal kavramına dayanır ve bu yüzden bireyler arasındaki zoraki bir münasebettir. Öte yandan birlik ise ona girmek isteyen bireylerin arzusundan başka bir şeye dayanmaz: bu, her türden öz fikrini çözündüren, yalnızca amaca uygun ve faydalı bir ilişkidir.

Ben, kendimi varsayarken bir varsayımdan başlarım; fakat varsayımım ‘kendi kusursuzluğu için mücadele eden İnsan’ gibi kendi kusursuzluğu için mücadele etmez, fakat yalnızca onun keyfini çıkarmama ve onu tüketmeme hizmet eder… Ben kendimi önceden varsaymam, çünkü her an kendimi öne sürüyor ya da yaratıyorum. hiçbir kavram beni ifade etmez, benim özüm olarak belirtilen hiçbir şey beni bitiremez.

Özgürlük ile kendi-olmak arasında ne kadar büyük bir fark var!.. ‘Özgürlük yalnızca rüyalar aleminde yaşar!’ Buna karşın, kendi-olmak benim tüm varlığım ve varoluşumdur, o benimdir. Kurtulduğum şeyden özgürüm, kontrol etme gücüm olan şeye sahibim… Özgür olmak gerçekten isteyemeyeceğim bir şey, çünkü onu yapamam, onu yaratamam: onu ancak dileyebilir ve ona talip olabilirim, zira o bir ideal olarak, bir hayalet olarak kalır. yalnızca kişinin kendisi için aldığı özgürlük, yani egoistin özgürlüğü, pupa yelken gider. Özgür bırakılan insan, serbest kalmış bir insandan, bir libertinus’tan, beraberinde zincir taşıyan bir köpekten başka bir şey değildir: o, tıpkı aslan postuna bürünmüş eşek gibi, özgürlük giysisi içindeki özgür olmayan bir insandır.

Max Stirner

Saul Newman’in, Bakunin’den Lacan’a adlı kitabının Stirner ile ilgili bölümünde, S. Byington’un, The Ego and Its Own (Londra: Rebel Press, 1993) çevirisinden yapılmış alıntıların derlenmesidir.

Tanrı bize küstü

Koca bir hikaye kitabıydık biz, sayfaları kirli
kirlendikçe çocukların büyüdüğü
kirlendikçe üzerimizin örtüldüğü karanlık bir kitap
Herkesin satırı sahibinin hevesleriyle süslenmiş bu kitapta
her kelime parlatılıp cilalanmış
herkesin olmasını istedikleri varolanların yerini almış
karanlık unutulmuş yine
–Gözlerim bozuldu artık
göz gezdirirken başlıklara,
kitaptaki yerimi bulmaya çalışırken
tükendi gözümün feri bu karanlıkta
Kaçmak istedim
kaçayım derken tosladım hep uzun cümlelere
İnsanlık sahaflarından kaçan ben
eskitmeyi bilmezken
eski ve yeni farkıyla dillenen yaşlı yazarlara rastladım
İki lafı bir arada tutamayan ben, yine kaçtım
Daha cümleleri bir araya getiremezken
pek çok kez susturuldum
Bu sefer de
her şeyi yiyip bitiren efendilere
baş buyuran aç gözlere kaldım.
–Gezdim sayfa sayfa, atlayamadan korktuğum sayfaları
mecburi kılmıştı herkes hayatını başkalarına.
Herkes karıştı birbirinin sayfasına
duymaya değmezdi kahkahalar
herkes alıştı büyük acılar duymaya
alıştık sona yaklaşmaya, yokoluşa
Sonuna vardığımızda ne olacak biliyor musunuz?
…ben de bilmiyorum, kimse bilmiyor
Tek bildiğim bunca karalamanın hepsi şüphesiz
dönmemiz için yolumuzdan;
Tüketen halkların fırsatçı provakatörleri, liderleri
Otoriter psikoloji bilinçleri ya da zorbaya hak veren konformistleri
Sayfaların gölge altında saklanan tüm iğrençlikleri
Hepsi bu kitabın sonuna varabilmek için.
–Sona yakınız
Hiç soramadan ve hiç sıra alamadan
o devasal kurumlarda öleceğiz.
Yazıyor işte bunların hepsi, bakmayın öyle
Boşa yazılmış demek ki kitaplar
Bizim kitabımız bir, aklımız her daim selim tabi.
Çok gecikmez tepkileriniz, biliyorum
Boşuna yerimi aramamalıyım burada
devlet sinemalarına kaçak girer gibi
Boşuna tüm yazılanlar, boşuna tüm bu çaba
–Çok gecikmez, kadrolu eleştirmenlerimiz yerini almakta,
biliyorum artık öğrendim.
Yasaklı cümlelere adalet(imizi) getirmeli
her konuya değinmeliyiz sayfalarda yalandan da olsa
Şikayetim yine oturduğum koltuklarla götüm arasına
sıkışıp kalacak,sesi çıkmayacak
Pantolonuma yapışan sakız gibi hep küçük düşürecek beni
Göze alsam bile onca ayıbınızı bulmayacak yerini artık
Boka batacağım günden güne her denememde
Nitekim taşlar düştü kafamıza zaten, elmalar değil
–Korkulan ve tereddütlerimiz yerine
unutulan memnuniyetsizliğim değil ölümler oldu yine
Kin hiç uyumazken ölüm alarmlar gibi
Ertelendi hep düşünceler içinden
Acıtmadı ölümler bir anadan bir yardan fazlasını.
Alıştı kanında taşımaya insanlar
anlatamadığı çürümüş duyguların tadını
Ağız birliği yaptık, yaşam mücadelesi oldu katliamların adı
Hükmeden herşeye de düştü süslü bir isim
–Durmadı dünya
döndü döndü ve başımızı döndürdü
Direndi, çokça öldürdü ama ölmedi insanlık
Meleklerin kanatlarına sıçradı kan, kaçıştılar
Tanrı küstü evrenin karanlığına ve bize
Demek istediğiniz eğer bu ise
belki haklısınızdır, insanlık ölmedi
Sadece Tanrı bize sırtını çoktan döndü