Etiket: tanrı

aşk bahçesi

Yerleştirdim kendimi bir kıyının üzerinde,
Aşkın uykuya yattığı;
Sazların arasında duydum rutubeti
Gözleri yaşlı, gözleri yaşlı.

Sonra fundalığa gittim ve yabana,
Dikenlerine ve dikenli bitkilerine çorağın;
Ve onlar söylediler bana ne kadar aldatıldıklarını,
Korkutup kaçırıldıklarını ve yalnız yaşamak zorunda bırakıldıklarını.

Aşk Bahçesine gittim,
Ve gördüm hiç görmediğimi;
Ortasında küçük bir Kilise yapılmıştı,
Orda oynardım yeşilliğin üstünde.

Ve kapanmıştı bu küçük Kilisenin kapıları.
Ve kapının üstünde “Sen Yapmayacaksın,” yazılıydı;
Böylece yöneldim Aşk Bahçesine
Taşıyan pek çok tatlı çiçeği.

Ve gördüm mezarlarla doldurulduğunu,
Ve çiçekler olması gereken yerlerde mezar taşları vardı;
Ve papazlar yürüyorlardı devriyelerini kara cübbelerinde,
Ve benim sevinçlerim ve arzularım bağlanmış olan yabani güllerle.

William Blake
Çeviren: Vehbi Taşar

etilen not: şiir 1789’da “songs of innocence” ya da “günahsızlığın şarkıları” isimli kitapta basılmıştır. Blake, kiliseyi ve dini tanrıyla insanların arasında girdiği için eleştirmektedir. sonra mısrada geçen “yabani güllerle bağlanmak” yani “binding with briars” ingiliz edebiyatında ve dini yazılarda sık sık kullanılan bir ifadedir.

Silik Bir Aynanın İçinden

Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim. 
-1. Korintliler 13:12

En baştan söylemek gerekir ki Zizekvari bir ideoloji yorumuyla, gerçekliği ancak belli aynaların ardından deneyimleyebileceğimizi düşünüyorum. They Live filminden örnek getirecek olursak, ancak kişilerin, şeylerin gerçek içeriğini belli bir gözlük sayesinde görebilir ana karakter. Velhasıl kelam, Musa, tanrıyı gördüğünde gözlerini kapatmak zorunda kalmıştır, tanrı ayrıca tüm gerçekliğin kendisi olduğundan mütevellit, basit sembolizmimizi devam ettirelim: Gerçekliği çıplak gözle göremeyiz hatta gerçekliği çıplak gözle, ucundan kıyısından görmek ancak beraberinde deliliği getirebilir. 

1. Korintliler 13:12’de metaforik olarak okunabilecek şey şudur: Gerçekliği hayattayken çıplak gözle göremeyiz, yalnızca öldüğümüzde gerçekliği olduğu gibi görebileceğiz. 

Bergman’ın klasiğinden esinlenerek yapılmış basit bir metaforik okumadır bu, ama filmin gösterdiği, Bergman’ın işaret ettiği de bu gibidir. Tanrıyla konuşan şizofreni Karin’dir yalnızca, ama tanrıyı gerçekten gördüğünde bu onu o kadar korkutur ki, öteki sahnede bir güneş gözlüğü taktığını görürüz, adeta “Through a glass darkly” buradan gelmektedir, zira çıplak gözle gerçekliğin kendisine bakmak bir delinin bile en büyük korkusu haline gelebilir.

Peki ya şüpheden de emin olamıyorsak? Peki, kendi içimizdeki boşluğa uzun süre bakmak da artık o boşluğun bir illüzyonla bize doluymuş gibi gözükmesine neden oluyorsa ne yapacağız? Kendinden emin olan bir müminin kendi içine bakmaktan korkmaması mıdır gerçek güçlülük yoksa kendi içine bakıp o boşluğu yine de kabul etmek midir? Şüphe içindeyken yine de inanmaya devam etmek zayıflığı mı gösterir yoksa bu mücadele zaten güçlü olanın başa çıkabileceği bir mücadele midir?

Gerçekliğin kendisine çıplak gözlerle bakamadığımız için kendi içimizdeki boşluğa ya da etrafımızdaki absürditeye de çıplak gözlerle bakamıyoruz. Nihilist olduğunu söyleyen birisi bile yine belli bir ideolojik gözlükten bakmak zorundadır kendi içine, etrafına, ya da güzel sözlerden biri olarak şu denilmelidir ki: “Gerçek nihilistler toprağın altındadır.” Zira kendi içimizdeki boşluğu doldurarak etrafımızdaki gerçekliği oluşturabiliriz ancak, hiçbirimiz bir başkasının verdiği anlamla kendi anlamımızı özdeşleştiremeyiz, her birimizin kendi, özgün bir bakış açısı vardır.

En ötesinde, hiçbir zaman aşkın bir anlam yoktur diyebiliriz, aşkın olan olduğunu düşündüğümüz anlam, kendi sahte aşkınlığının gerisinde yine bireyin, biricik verdiği anlam olduğu gerçeğini gizler. Gerçek ise hiçbir zaman tek başına görülemez.

O halde, bu yazılanlar da gerçek değildir, ancak gerçekten pay alırlar, belki.

Ranterlar

Ranter kelime anlamı olarak palavracı, yüksek atan tip anlamına geliyor. Gruba neden bu şekilde bir isim verildiği bilgisine şahsen ulaşamadım ve bilen var ise umarım paylaşır, tahminim mevcut otorite tarafından böyle adlandırıldıkları fakat kendilerinin de hoşuna gittiği yönünde. İngiltere’de 1649-1660 arası bir döneme gidiyoruz, yani “Commonwealth” dönemine. Türkçe olarak “İngiliz Milletler Topluluğu” olarak ifade edilen dönem, Britanya İmparatorluğu’nun parçası olan devletler ile sonradan katılmış devletlerin oluşturduğu uluslararası birlik yani. Grubumuz o dönem sıradan vatandaş arasında çıkan ayrılıkçı grupların bir tanesi. Liderleri olmamasına ve organize olmamalarına rağmen İngiltere içerisinde oldukça yayılmış.

Pek tabii her yenilikçi düşünce gibi, kendileri de kilise tarafından sapkın olarak ve hükümet tarafından toplumsal düzene yönelik bir tehdit olarak görülmüş. Zira kendileri kiliselerin, kutsal yazıların, mevcut devlet hizmetlerinin otoritesini reddetmiş ve insanların kendi içlerinden gelen sesi dinlemelerini söylemişler.

1650 yılında Ranterlar Binyılın kendi nefsine, kendi merkeziyetine ve tanrısallığına uyanan her bir ruha şimdi geldiğini biliyorlardı. “Neşelen, hemcinsim,” diye selamlaşırlardı. “Her şey bizim!”

Hakim Bey – T.A.Z.

Temel fikirleri tanrının esas olarak her şeyin içinde olduğu fikrini savunan panteizm – yani tanrı doğayla özdeştir. Bir çok Ranter bireysel ölümsüzlüğe ve kişisel bir tanrıya olan inancı reddetmiş görünüyor. İnsanın mevcut koşulları aşma ve tanrıya dönüşme istediğini vurgulamışlar. Bir inananın tüm geleneksel kısıtlamalardan arınmış olduğunu, günahın yalnızca hayal gücünün bir ürünü olduğunu ve özel mülküyet sahibi olmanın yanlış olduğunu savunmuşlar.

Aslında oldukça basit bir bakış açıları olmuş, tanrı ile kişisel bir ilişki kurmuş kimsenin artık geleneksel toplum tarafından bağlanmadığını ve kişinin kendi isteğiyle yaptığı her şeyin haklı olduğunu iddia etmişler. Bu, tüm yasal ve ahlaki kısıtlamalardan kurtulma duygusunu teşvik etmiş. Organize din biçimlerinin ve günahkarlık kavramının reddedilebilir olduğu ve kutsal kitapların kendisinin de göz ardı edilebileceği gerçeğini vurgulamış. Akabinde özgür aşk, içmek, sigara kullanımı ve küfür etmek, ruhsal özgürleşmenin uygun yolları olarak kabul edilmiş.

Eğer Tanrı her şeyse, günah hiçbir şeydi.

En çok bilinen üyeleri Laurence Clarkson ve Alastair Coppe. Coppe için kendisini Ranter olur olmaz, açıkça uzun zamandır bastırılmış sövüp sayma arzusuna kaptırdığını duyarız. Londra’daki bir kilise kürsüsünden tam bir saat boyunca küfrettiğini ve bir tavernadaki garson kadına küfrettikten sonra kadının saatlerce korku içinde titrediğini biliriz. Clarkson ise 1649 yılında gruba katıldıktan sonra 1650 yılında “A Single Eye” isimli grubun ideallerini öne sürdüğü risaleleri yayınlamış.

Bütün bu yolculuk boyunca, günahlara maruz kaldım ve yine de bir aziz gibi, günah bana yüklüymüş gibi geliyordu … sonuçta bu dünyada kimsenin günahsız yaşayamayacağı sonucuna vardım; yine de Tanrı’nın bulunduğu şeyler hakkında çok fazla bilgim vardı, fakat kalbimin yapar gibi göründüğüm şey için doğru olmadığını, bu dünyanın şehvet ve boş gurur ile dolu olduğunu gördüm. ”

Laurence Clarkson

Ranterlar, dünyevi ürünleri terk etmenin bir simgesi ve toplumsal protesto tarzı olarak kullandıkları çıplaklık ile ilişkilendirilmiştiler. Akabinde kural tanımamazlık, fanatiklik, şarhoşluk ve cinsel ahlaksızlıkla suçlanıp, fikirlerinden vazgeçirilene kadar hapsedilmişler.

Ayrıca o dönemki “Diggers” (kazıcılar) ve “Quakers” gibi gruplarla doğal olarak yakın anılmışlar. Bazı “Digger” arkadaşlar kendi komünleri başarısızlıkla sonuçlanınca Ranter olarak hapis yatmış. Bir çok Ranter ise oluşum etkisini yitirdiğinde Quaker olarak yoluna devam etmiş.

Bu arada J. C. Davis adlı bir tarihçi Ranter’ların muhafakarlar tarafından, geleneksek değerlerin ne kadar güzel olduğu fikrini yerleştirmek için hayal bile edilemeyecek radikal bir düşünce olduğunu söylemiş. Yani kötüyü göstermek amacıyla yaratılmış bir efsane olarak görmüş. Biz pek tabii kendisine katılmıyoruz.

Aradan 300 yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen toplumda hala benzer şekilde karşılanabiliyor olması ne kadar geride kaldığımızın bir göstergesi olarak görülebilir. Ranterların bize verdiği mesajı aklınızda tutmanızda bir zarar görmüyoruz ve konu hakkında okumaya devam etmek isteyenleri iki güzide eser ile başbaşa bırakıyoruz.

Okumaya Devam

marquis de sade . juliette

Tadına vardıkları hazlardan aslında pişmanlık duymaları gerektiğini düşünerek. Aynı anda hem günah içinde erdemli, hem de erdem içinde günahkar olurlar.

O halde öncelikle dinden kurtulmak gerekmektedir çünkü bu yaptırım sadece rahatsız edici ve sıkıcıdır. Meseleye sadece mantıklı bir şekilde baksak bile Tanrının sadece fantastik bir kurgu olduğu ortaya çıkıyor. Yani, bunu anlamak için tartışmaya ya da üzerinde düşünüp kafa patlatmaya gerek yok. Ama Juliette sadece din sorununu çözmek yeterli olmuyor, bunun yanı sıra daha farklı sosyal engeller de var ve en az din kadar etkili. İşte tüm bunları aştığında inanmanın verdiği rahatlıkla, zevk ve tutkuyla uykudan uyanacaksın, bilincin tamamen özüne dönecek doğaya yönelecek, sana yol gösterecek. Özel alışklanlıklarınla, derin düşüncelerin ve hayal gücünün sınırsızlığıyla kendine yeni, ulaşılmaz bir dünya kuracaksın ve bu sadece senin doğrularından oluşacak. Yavaş yavaş aklın güçlenecek -konuşma tarzımı yanlış anlama lütfen- ve tüm bunlar alışkanlık olmaktan çıkarak doğanın kurallarının gücü olacaklar. Bu tavsiyelerin kariyerinde de başarıya ulaşmanda etkili olacağına inanıyorum ve geçmişine baktığında geçirdiğin günlerin ne kadar aptalca olduğunu, zevklerden, tutkulardan uzak olduğunu göreceksin. Kendini bulduktan, duygularını özgür bıraktıktan sonra yaşadıkların ise her zaman aklının bir köşesinde unutulmaz güzellikte anılar olarak kalacak ve zamanı geldiğinde ise yeniden çiçek açacaklardır…


erdem, tanrı, zaaflar, evlilik, zaaflar, seks, doğa, özgürlük, vicdan ve okunması gereken bir marquis de sade.

download – marquis de sade . juliette (.pdf)

Enel Hak

Bilginin seviyelere bölünerek verilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Yüzyıllardan beri. Geçmiş, okült örgütlerle doluydu. Sağlı ve sollu, her iki taraf da yüzyıllar boyunca bilgiyi saklı tutmanın derdindeydi. İsmi dergah oluyordu, ismi cemiyet oluyordu, ismi society oluyordu. Fakat içeride tutulan bilgi, değişmiyordu.

Lakin ben sevgiyle doluydum. Biliyordum, Demiurge sahte tanrıydı. Herşeyin madde olmadığını ve maddenin önemsizliğini. Onların da bunu bilmesi gerektiğini düşünüyordum. Onlar da bilmeliydi. Kendi içlerindeki kuvveti her biri anlamalıydı. Evet, geçmişte bir İsa gerçeği vardı. “Bizler, tanrı oğullarıyız, bizler tanrıyız.” demişti ve çarmıha gerilmişti. Ama aradan yüzyıllar geçmişti ve ben sevgi doluydum. Halkın da gerçeğe ihtiyacı vardı. Yozlaşmış inanca değil.

Demiurge sahte tanrıydı. Söyledikleri, tamamen kendi kibrinin eseriydi. Acı çektiriyordu bize, beden hapishanesinde. Ruhlarımız, hayvanî bedenlerin içinde, sevince erişme konusunda mutlak bir başarı elde edemiyordu. Belki sevgi, bunun gölgesi olabilirdi, ama dahası değil. Gerektiği kadar değil. İnsanlar, gerçeği bilmeliydi. Bu hapishaneden çıkmalıydık!

Onlar, yalanlarla donatılmış zihinlere sahiplerdi. Ve ben, onlar için üzülüyordum. Biliyordum ki, her erkek ve her kadın bir yıldızdı. Biliyordum ki, Demiurge, insanın aşağısındaydı. Her erkek ve her kadın, bir tanrı, bir tanrıçaydı. Sen de öyleydin, ben de. Ve sonra konuşmaya “Enel Hak” diyerek başladım, onların arasında. Devam edecektim, “Sen de bir Haksın, ben gibi. Her birimiz birer ilahız!” Fakat izin vermediler buna. Beni kurban ettiler, Demiurge’a. Ruhumun bedenimden çıkışından bir an önce, kalabalığın arasında, arkalarda onu gördüm: Öğretiyi bana öğreten üstadımı. Asla halka açık biçimde anlatmamam gerektiğini bana her seviyede dile getiren üstadımı. Bakışlarında “Ne yaptın?” sorusu vardı. Eğer ona bir yanıt verecek olsaydım, şöyle derdim:

“Üzülme, üstadım. Beni öldürdüler ama tarih kitaplarında yer alacağım. Bunu sağlayacak Gnosis’i bilenler. Ve gelecek çağlarda açığa çıkmasına yardımcı olacak, kurban edilişim, gerçeğin bilgisinin. Üzülme, üstadım. Bu hapishaneden kurtuluşuma yardımcı oldular, cehaletin sahipleri. Gerçek Tanrı adına üstadım, üzülme! Ben, mutluyum! Gerçek için öldürülüyorum.”

ps: Mansur’un ağzından aktardığım bu kısa öyküyü yazarken bana ilham kaynağı olan güzide parçayı da sizinle paylaşmak istiyorum;

Opus Dei

Opus Dei
(Tanrının İşi)

Güz yakalı bir hanımın tesellisi daha içtendir, sematik kitapların cennetlerinden. Gark olmuş beşer kümesi cennet-cehennem davasına, tüm teologlar bilir ki gece vardiyasında çalışır “Deorum” dediğimiz, geceye mahsustur dualar bu yüzden “Nocturne”dür. Bu fiktif düşünceler oldum olası kahvemi zehir eder bana, riayet edemem şu kalkınmamış perva dolu düşüncelere, çünkü cehennem için vazgeçilmiştir tüm zevklerden memnuya gıpta etseler de, uzanmamıştır Adem’in  eli tekrar elmaya.  Bana göre ne R. Wagner, ne J. Brahms, nede W.Mozart en büyük kompozitör yalvaçlardır, peşinden milyarları bir çeşit paradoksa sokmuş, şükür dolu bir gökyüzü peşinde bırakmıştır. Ne büyük harpler yaşattı hepimize, “Deus” istiyor cihat salık edilir, “Yeşua” buyruk eder ki haçlı savaşı farz olmuştur.

Tantum religio potuit suadere malorum -Lucretius”  kulaklarınızı tıkayın ey ahali! Sizi taassuplar! Engizisyon mahkemeleri beyinlerinde çıkmalı cadı avına, tüm Müslümanları Cihad-ı Ekber’e davet ederim, İbranilerin ziyanı yok “Piyano Parçaları opus 76” (Klavierstücke op.76) dinleyiversin onlar. Bırakın sekülerleşsin fezanın mavi misketi, ne çektiyse bundan önceki yıllarda bu cihan bu spiritüalizmden çekti, sürgünler, harpler, fesatlıklar kocaman bir hırstan çıkan mitoslar, ziyadesiyle doydum şahsımca. Bu dünyadan alacağım yok diyen ne büyük hin oğlu hindir, huri peşinde, şarap peşindedir, bir nevi mürtekiptir onlar. Kıskıvrak yakalar günahlar vicdanı, El-Kaidenin tüm militanları artık farkında cennete gidemediklerinin, en sevdiğim dualar o bıyık altından gülerek yapılanlardır o yüzden, kimse bir yere gitmiyor efendiler, herkes otursun soluklansın. İnsan çobanını bile koyundan seçiyor, en büyük propagandadır bu yüzden miting alanlarında sematik serzenişler. George Bush’u hala hatırlarım “God bless the USA”, inançsız reis seçilmez efendiler bu şirret ellerin iptidai kafaların etki-tepkisidir. Bu yüzdendir refah denizin altında yirmi bin fersahta, yalnızca Hindistan’da kırk dört bin tanrı var, biriyle denk gelmek nasip olmamış reenkarnasyonda.

Tam motive sağlayan bu olgu, body salonlarında streoid ilacı mütekabiliyeti olarak görebilirsiniz, bir doz alanın dünyasında bir takım ruhani yükselişler yaşayıp etrafına, omuzunun üstünden güldüğünü görebilirsiniz “Nirvana” işte budur. Ordinasyon sonrası gidip çocukları taciz etmeli tüm papazlar bu yüzden, çitlembik tadında Filistin yerlilerini memleketsiz bırakmalı dini görev, taşlanıp elleri kesilmeli ceza olarak çok gelişmemiş mensuplar. Planck sabit değil hiçbir şey görüyorsun ya, insan dinamik kurtuluş yolu arıyor, neyden kurtulmaları gerektiklerini bilmeden. C. Sagan’ın anektodunu es geçmek istemem bu yazımda. Bu nesirin aslında değinmek istediği yeri biraz daha iyi belirtmeme muavenet etmesi için küçük bir anekdot geçmek isterim.

Kötü bir kanunu tarafsız uygulayamazsınız diyorum. Sadece yok edebilirsiniz. Sadece ceza verebilirsiniz. Ve sizi uyarıyorum kötü bir kanun kolera gibidir; dokunduğu herkesi, karşı çıkanlar kadar savunanları da mahveder. Anlamıyor musunuz, eğer evrim gibi bir kanunu alır ve resmi okullarda öğretilmesini suç sayarsanız yarın özel okullarda öğretilmesini de suç sayabilirsiniz. Ve yarın onun okunmasını da suç sayabilirsiniz. Ve yakında kitapları ve gazeteleri de yasaklayabilirsiniz. Daha sonra da katoliği protestanla, protestanı protestanla karşı karşıya getirirsiniz. Ve kendi dininizi insanın kafasına zorla sokmaya çalışırsınız. Eğer birini yapabilirseniz, ötekini de yapabilirsiniz! Çünkü fanatizm ve cahillik daima açtır ve beslenmeye ihtiyaçları vardır. Ve çok yakında, sayın yargıç elimizde flamalar ve çalan davullarla geriye doğru yürüyor olacağız! GERİYE! Bağnazların, insan aklına zeka ve aydınlanma getirmeye cürret eden adamı yaktıkları 16. yüzyılın o şanlı çağlarına doğru.

-Inherit the Wild ‘1960

Addio.