Etiket: susan sontag

georges bataille – madam edwarda

daha açık olalım. pierre angelique bize şöyle demeye çalıştı: hiçbir şey bilmiyoruz ve zifiri karanlıktayız. ama bizi aldatanı, üzüntümüzü, yani neşenin acıyla aynı şey olduğunu, ölümle aynı şey olduğunu bilmekten uzaklaştıranı görebiliriz hiç değilse.

“bataille’ın dehası pornografinin cinselliğe değil ölüme dair olduğunu anlamış olmasıdır,” demiş susan sontag. katılanlar ve katılmayanlar olacaktır. bizim için aykırılığı ve aşırılığı, belirli duvarları yıkmaya yardımcı olması bakımından yaşadığı çağda ve günümüzde kendisini oldukça değerli kılmaktadır. gece yarısı kitapları dizisinden çıkmasının da en uygun konumlandırma olduğunu vurgularken, gece ve tek oturuşta okumayı ihmal etmeyin ve karanlıkta madam edwarda’ya eşlik edin diyoruz.

madam edwarda
georges bataille
türkçesi: yaşar avuç
sel yayıncılık
2020, 46 sayfa

Hastalıklı Bedenden Kadın Bedenine: Tüberküloz

Susan Sontag, “Metafor Olarak Hastalık” adlı kitabında tüberkülozun 18.yy’ın ortalarında romantik çağrışımlar edindiğini belirtiyor. Hayal kırıklığının enkazı olarak da nitelendirilen bu hastalık, daima lirik bir ölümle eş tutuluyordu. Özellikle kanser gibi insan bedenine saldıran bir şekilde değil de insanı içten içe tüketen bir hastalık şeklinde tasavvur ediliyordu. Kanser şiire konu olmazken, tüberküloz şairane görülüyordu. Bergman’ın Çığlıklar ve Fısıltılar filmindeki kız kardeş de kanserden dolayı utanç verici bir şekilde, ıstırap çekerek ölüyordu. Oysa Dickens, Nicholas Nickleby’de tüberkülozu ölümü incelten bir hastalık olarak tanımlıyordu. Bu sebepledir ki şiddetli tutku ve aşk için ‘hastalıklı aşk’ ve ‘tüketip bitiren aşk’ gibi kavramlar kullanılır ve bunların kökeni tüberkülozun romantikleştirildiği döneme kadar uzanır. Sontag’a göre tüberkülozun romantikleştirilmesi, benliği bir imaj olarak öne çıkaran modern yönelişin ilk örneğidir. Tüberkülozlu görünüş, bir seçkinlik ve asalet belirtisi sayıldığı için çekici de bulunuyordu. Solgun ve güçten kuvvetten kesilmiş görünmek moda haline gelmiş ve tüberkülozlu görünüş bir seçkinlik ve asalet belirtisi sayılmaya başlamıştır.

Sontag sonuç olarak şunu söylüyor: 20.yy’da kadın modası yani ince bir vücuda sahip olma kültü, 18 ve 19.yy’daki tüberkülozun romantikleştirilmesi metaforuyla yakından ilişikilidir. Göz alıcı bir zaafiyeti, üstün bir duyarlılığı simgeleyen bu tüberkülozlu görünüş, zaman geçtikçe kadınların ideal görünüşü haline geldi; oysa 19.yy’ın büyük adamları giderek şişmanlıyorlar, sanayi imparatorlukları kuruyorlar, yüzlerce roman kaleme alıyorlar, savaşlar yapıyorlar ve kıtaları yağmalıyorlardı.

Susan Sontag ve Büyük Uzun Tüylü Köpekler

Susan Sontag’ın 1947-1980 arası tuttuğu günlük ve defterlerden;

Sevdiğim şeyler: yangınlar, Venedik, tekila, günbatımları, bebekler, sessiz filmler, yükseklik, öğütülmemiş tuz, büyük uzun tüylü köpekler, tekne modelleri, tarçın, kaz tüylü yorganlar, cep saatleri, yeni biçilmiş çim kokusu, keten, Bach, 13. Louis mobilyaları, suşi, mikroskoplar, büyük odalar, ups, çizmeler, su içmek, akçaağaç şurubu şekeri, fildişi, kazaklar, mimari çizimler, işemek, pizza (Roma ekmeği), otelde kalmak, ataçlar, mavi renk, deri kemerler, listeler yapmak, Wagon-Lits, faturaları ödemek, mağaralar, buz pateni izlemek, soru sormak, taksiye binmek, Benin sanatı, yeşil elma, ofis mobilyası, Yahudiler, ökaliptüs apaçları, çakılar, aforizmalar, eller, bateri, karanfiller, çoraplar, çiğ bezelye, şeker kamışı kemirmek, köprüler, Dürer, yürüyen merdivenler, sıcak hava, mersin balığı, uzun insanlar, çöller, beyaz duvarlar, atlar, elektrikli daktilolar, kirazlar, örme mobilya, bağdaş kurarak oturmak, büyük pencereler, taze dereotu, yüksek sesle okumak, kitapçılara gitmek, az döşenmiş odalar, dans etmek, Ariadne auf Naxos.

Sevmediğim şeyler: Bir evde yalnız uyumak, soğuk hava, çiftler, futbol maçları, yüzmek, ançuez, bıyıklar, kediler, şemsiyeler, fotoğrafımın çekilmesi, likör tadı, saçımı yıkamak (ya da saçımın yıkanması), kol saati takmak, ders vermek, purolar, mektup yazmak, duş almak, Robert Frost, Alman yemekleri, televizyon, pişmiş fasulye, kıllı erkekler, ince kapaklı kitaplar, ayakta durmak, kart oyunları, kirli ya da dağınık evler, yassı yastıklar, güneşte kalmak, Ezra Pound, çiller, filmlerde şiddet, gözüme damla damlatılması, meatloaf, boyalı tırnaklar, intihar, zarf yalamak, ketçap, yastık yükselticiler, burun damlası, Coca-Cola, alkolikler, fotoğraf çekmek.

sel’den öykü.

takdir ettiğimiz ve dirsek temasında olduğumuz oluşumların arkasında doğal olarak güzel insanlar olduğunu düşünmemizden hareketle ülkede sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen ve olaya farklı açılardan bakabilen sel yayıncılık ekibinden öykü ile röportaj hareketlerine devam edelim dedik – pek iyi etmişiz, şahane keşiflerimiz oldu.

kimdir?
Punk ve alt-kültüre dair hep özel bir ilgim oldu. Hâlâ elimden geldiğince scene’i, grupları, albümleri takip etmeye çalışıyorum. Fanzinlere, kasetlere, plaklara bu alanla ilgili tarihsel dökümanlara dönük hevesim hiç eksilmedi.

Bir yılı aşkın süredir Sel Yayıncılık’ta çalışıyorum. Yukarıda saydığım başlıkların yanı sıra, diğer ilgi alanlarım arasında yer alan edebiyat ve kuramla yakın ilişki içinde olduğum bir iş yapmaktan keyif duyuyorum.

Sel Yayıncılık, kuruluş yılı olan 1990’dan bu yana hem edebiyatta hem de kuramda yeni tartışmalara öncülük etme iddiasını güncel tutan bir yayınevi. Gerek çeviri gerekse telif eserlerde yeni biçimlere, arayışlara mecra olabilmek adına hep beraber, kolektif bir çalışma yürütüyoruz. Bu çalışmalar esnasında, kendimizi, yayın politikamızı gözden geçirirken, okurlarımızla daha doğrudan bir iletişimi nasıl devam ettirebileceğimizi de sürekli sorguluyoruz. Bu bağlamda, fanzinlere, e-zine’lere, bloglara ve dergilere ayrı bir önem verdiğimizi söyleyebilirim.

düşlerlerde ne var?
Kendi ilgi alanlarım ve mesleki hayatım bir şekilde nasıl kesiştiyse, kendi hayallerimle yayıncılık adına düşündüğüm şeyler de kesişiyor. Daha nitelikli yayınları daha kalabalık okur kitlelerinin okuduğu, sansürden ırak, kitapların kitlelere ulaştırılmasında kârın değil içeriğin belirleyici olduğu, teori ve pratiğin birbirini beslediği, okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz, düşlediğimiz ve eylediğimiz bir hayat diyebiliriz.

ne yapmalı?
Ne yapmalı sorusunun cevabı, böylesi bir ülkede tartışmaya açık sayfalarca uzunlukta bir reçeteye dönüşebilir elbette. Çok kısa cevap vermek gerekirse, bulunduğumuz hiçbir alanı boş bırakmamalıyız. Mücadeleyi her alana, hayatlarımıza yaymalı, birbirimize destek olmaktan, dayanışma ruhunu korumaktan, öfkemizi, tepkimizi baki kılmaktan asla vazgeçmemeliyiz. Ve bu zerzebil gündemde, bizi diri tutan şeylerden, okumaktan, üretmekten geri kalmamalıyız, sağlam durabilmenin çözümlerinden biri de bu sanırım.

ne okuyalım?
Sel Yayıncılık kitaplarından;

  • İlker Aksoy – Ölümden Beter Yaşamlar
  • Susan Sontag – Bilincin Kapısını Aralamak
  • Elias Canetti – Körleşme
  • Alain Badiou – Yüzyıl
  • Henri Lefebvre – Gündelik Hayatın Eleştirisi 1-2
  • Frank O’Connor – Oedipus Kompleksim
  • Norman Mailer – Bir Amerikan Rüyası
  • Bütün Truman Capote külliyatı söyleyebileceğim başlıca kitaplar.

Son zamanlarda okuduklarım:

  • W.B Yeats – Kızıl Hanrahan / Aylak Adam Yayıncılık
  • Günebakan – Gyula Krudy / Aylak Adam Yayıncılık
  • Çevengur – Andrey Platonov / Metis Yayınları

Başucu niyetine:

  • Jorge Semprun – Büyük Yolculuk – Can Yayınları
  • Karanlığın Yüreği – Joseph Conrad / İletişim Yayınları
  • Oğlak Dönencesi – Henry Miller

ne dinleyelim?

  • Sleater Kinney – No Cities to Love
  • Red Lorry Yellow Lorry – Talk About Weather
  • The Wipers – Youth of America
  • Gang of Four – Entertainment
  • Swans – The Seer

bize ne sorarsın?
bu soruyu kendin sorup, kendin cevaplar mısın?
Bunu yapamadım yahu, affola 