Etiket: st. pauli

korsanlar, punklar ve siyaset

oldukça çalkantılı bir dönemden geçiyoruz. agresif, popüler milliyetçlik ve emperyalizm dünyanın her yanına yayılırken hükümetler de giderek otoriter bir tutum takınmaya başladılar. böyle bir zamanda, fc st. pauli ve avrupa’daki diğer sol eğilimli futbol kulüplerine, faşizm karşıtı alerta network ile bir araya gelerek mültecilere ve göçmenlere karşı yapılan karalamalara tepki çekmek; milliyetçilik duygusunun nefreti ve bölücülüğü artırmak için bir araç olarak kullanılmasına meydan okumak gibi önemli görevler düşüyor. futbol taraftarları, karşı savaşın başını çekebilirler. forza sankt pauli!

kitabın alt metni fc st. pauli: radikal bir futbol kulübüne aşık olmak. bunu yapmayı başarabilen nick davidson yazmış, kendisini ayrıcalıklı hissediyor. ben de öyle. zira bu hafta içerisinde hamburg’u ziyaret edip, kitabı okuduktan sonra bahsi geçen mekanları, millerntor’u, st. pauli sokaklarını arşınlama ve kitapta yazılanları daha iyi anlama fırsatım oldu. herhangi bir şekilde altkültürlere ya da sol görüşlü düşüncelere yakın olanların aklına gelen takımlardan st. pauli. sosyal medya ortamının bu kadar yaygınlaşmadığı bir dönemden beri takip etmeye çalışıp bir şekilde desteklemek, endüstriyelin futbola karşı kalan son kalelerden birinin yanında olmak dünyaya ve geleceğe daha olumlu bakmanızı sağlıyor kesinlikle.

kitaba dönecek olursak, hem takımın, hem hamburg’un, hem de st. pauli taraftalarının gelişimini objektif ve akıcı bir dille anlatabilme başarısına sahip. ayrıca bölüm aralarına sıkıştırılan maç anıları da kitabı eğlenceli kılmış. deniz naki’ye açılan parantez, gezi parkı döneminde verdikleri destek, berkin elvan pankartı, türkçe yazılmış “ölene kadar” atkıları ve pankartı ve şehrin çeşitli bölgelerindeki sticker’lar, şüphesiz türk popülasyonu ile etkileşimleri de st. pauli’nin başka güzelliklerinden.

kalanını ben anlatmayacağım tabii, siz kitabı bir şekilde okuyun. st. pauli an itibariyle 2. bundesliga’da mücadele ediyor ve son dönemde biraz sıkıntılılar ama sahada ne olursa olsun tribünlerde neşe ve coşku devam edecek. ac/dc hells bells eşliğinde sahaya çıkıp kitaba geçiyoruz.

korsanlar, punklar ve siyaset
nick davidson
türkçesi: ulaş uçan
ithaki
2017, 326 sayfa

futbol x anarşi

Zapatista bölgesindeki, Aguascalientes’de, iki uzun ahşap yatakhanenin arasında, ağı olmayan, bel vermiş direklerden oluşan kalelerle futbol oynadık. Top sık sık binaların çatısına gidiyordu. Böyle olunca top taca çıkmış sayılmıyor, top yuvarlanıp geliyor ve saçakların altında topu kapma mücadelesi sürüyordu. Çılgın anlardı, gerçek değil gibiydi, çünkü benim gibi ziyaretçilere yabancı gelen bir yoksulluğun orta yerinde top oynuyorduk, hatta askeri uçaklar olağan uçuşlarını yapıyordu. Meksika’daki bu yabancı alanda bazılarımız, ziyaretçiler ve ev sahipleri, yüzeysel de olsa en azından samimi bir şekilde birbirimizle tanıştık. Futbol, koşullara uyarlanarak oynandı, dil, değer ve hatta kondisyon farklılıklarını aşarak aramızda bağlar kuruldu. Yüksek rakımdan dolayı zor anlar yaşadım.

Futbol sahasının, sosyal alanla örtüşmesinde güçlü yönler vardır. İlki tarihseldir; bir sosyal etkinlik mekanıdır. Ulusal, sınıfsal ve daha küçük toplumsal kimlikler, futbol sahasında ve çevresinde tutkuyla dışa vurulur. İkincisi, kolektif bir oluşumdur; gruplar toplum içinde olduğu gibi sayısız bçimlerde şekillenir. Futbol, takımlar, fan klüpler, holigan çeteleri ve ötesi gibi yakın ilişki gruplarını ortaya çıkaran güçlü duygulara neden olur. Üçüncüsü, üsluptur; bireylerin ve ait oldukları toplulukların veya toplumların benzersiz olduklarını ifade eden yollardır, bu en çok oyun üsluplarında ortaya çıkar. Belki de en tanınmış olanı Brezilya, bir Afro-Brezilya savaş sanatı olan capoeria’dan geliştirilmiş olduğu çok açık olan akıcı bir oyun sergiler. Dördüncü ve en önemlisi ise, futbol sahasının sosyal olanı karakterize eden karşılıklı yardımlaşmayı yeniden üretmesidir; insanlar spora şevkle katılır, onu ve kendilerini yeniden tanımlar.

Burada, futbolu romantikleştirmek ve entellektüelleştirmek peşinde değilim.Futbola (veya herhangi bir oyuna), insanların felsefelerinin, politikalarının ve umutlarının gerçek bir karışımı olarak bakılabileceğini düşünüyorum. Bu onu güç ilişkilerinin üretildiği önemli bir yer yapar. Sahada güç isimlendirilir, paylaşılır, yarıştırılır ve hissedilir. Gücün dağılımı düdük çalana kadar asla düzene girmez. Sporun biçim ve örgütlenmeye ait geniş alanlarında anarşist bir atağa ihtiyacımız var. Topu tekmelemek, sokağa barikat kurmak veya bir kooperatif kurmak kadar anarşist kılınabilir.

Futbol nasıl anarşist olabilir? Başlangıç olarak diyebiliriz ki futbol ve anarşizm varolduğundan beri anarşistler futbol oynamışlardır. 20. yüzyılın başlarında aralarındaki ilişki oldukça açık biçimde varolmuştur. Şimdilerde “Argentinos Juniors” olarak bilinen takımın adı eskiden “Şikago Şehitleri”ydi ve Buenos Aires’deki anarşist bir kütüphanede başka bir takım da kurulmuştu. Ve güvenle tahmin edebiliriz ki, 1937’de Kuzey Amerika’da “Cumhuriyet” için para toplamak amacıyla tura çıkan bazı Barselona takımları kendilerini kendi şehirlerinin anarşistleriyle özdeşleştiriyorlardı. Paris’te 1968 Mayısı’nda greve giden profesyonel oyuncular kendi paylarına düşen özgürlüğü talep ederken öğrencilerden ve işçilerden çok mu farklıydılar? St. Pauli’nin anti otoriter taraftarları, politikayı stadyum duvarlarının arkasında bırakabilirler mi, veya bir mitingden, bir protestodan önce futbolu unutabilirler mi? Eğer birçok mekan ve eylem esasen anarşist çağrışımlıysa, o zaman furbolun da eski bir anarşist cephesi vardır.

İnsanların maça olan sevgileri, özgürlüğe ve adalete olan sevgilerine dönüştürülmüştür; 1942’de Dinamo Kiev takımı gibi, ülkeleri bağımsızlık savaşı verirken Fransız takımlarını terk eden Cezayirli futbolcular gibi, veya ırkçılığa, hırsa ve faşizme karşı çıkan Ruud Gullit gibi beyaz olmayan Avrupalı futbolcuların yaptığı gibi. İnsanlar değerlerini, kimliklerini ve arzularını maç aracılığıyla yeniden üretirken, futbolu daha fazla bir şeye doğru esnetirler. Chumbawamba futbola olan tutkusundan dolayı kendi web sitesinden bir gençlik takımı olan Wetherby Athletic’i desteklediğini açıklar. Ki onların da politikliği takım üniformalarını süsleyen “anarşist” kelimesinden dolayıdır.

Politika, futbolda sapmalar veya kazalar olarak ortaya çıkmaz. İnsanların maçla etkileşiminin bir parçasıdır. Spor, Dünya Kupası finallerindeki bir maçta da, asi Meksika’daki engebeli bir sahada oynanan maçta da biçimini korur. Oyuncuları, temel kuralları ve hedefleri aynıdır. Spor, insanların bu temel unsurlar etrafında bir araya gelme biçimlerine göre değişir. Güney Amerika’nın Barras Bravas’ı; Avrupa’nın holiganları, ultraları ve karnaval fanatikleri: Fanatikliğin bu provokatif uzantıları, futbol sahasından yeni enerjik kültürel oluşumların ortaya çıkabileceği hissini veriyor. Stadyumları hemen doldurmasak bile bugün aynısı anarşistler arasında da meydana geliyor.

Anarşist futbol, son yıllarda şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bir isim, üslup veya örgüt olmaksızın ortaya çıktı. Birleşik Devletler orta-Atlantik bölgesinde insanlar Anarşist Futbol Ligi olarak maç yapıyorlar. Batı kıyısında, anarşistler ve diğerleri bir isim olmaksızın maç yapıyorlar. Orta-batı’da Arsenal, Riot (isyan), Swarm (arı oğulu) takımları Anarşist Futbol Birliği olarak maç yapıyorlar. Sonuncusu minumum anlamda bir birlik, federasyon veya şebeke biçiminde. Bazıları haftada bir, bazıları yılda bir biraraya geliyor. Maçlar bir veya iki saat sürüyor. Önce, şimdi ve sonra meydana gelenler bir ana çerçevenin tayin edilmesini gerektirmiyor. Anarşistlere özgü bir tarzla, futbol, sporun tarihini tekrarlıyor, kolektif politika ve tutku sahada birbiriyle kaynaşıyor.

Örneğin Anarşist Futbol Birliği, varsayımsal, önerilebilir bir anarşist çalışma biçimi olarak ele alınabilir. Bu, bir grup insanın aşındırdığı toprak parçası üzerinde yapılan bir evirmeceden fazla bir şey de olmayabilir veya gerçek, geniş ama gizil bir anarşist güç de olabilir. Birliğin Şikago örgütü, görünürde aralarında en örgütlü olanıdır (telefon listesi, uniformalar, program vs.), maça çıkma sıklıkları, arkadaşlık dereceleri, politik inançları geniş bir çeşitlilik gösteren bireylerden oluşur. Birliğin dışında, Portland, Berkeley ve San Fransisko gibi şehirlerde çeşitlilik içeren bir bütünlük içinde kuralsız maçlar yapılmaktadır. Etkinliklerdeki bu dağılım anarşizm ve futbolun karşılıklı bir yeniden tanımlanmasına işaret etmektedir. Her biri bir diğeriyle birleşerek değişime uğramaktadır. Anarşist maçlar futbolu, Nike, Büyük Futbol Ligi ve Uluslararası Futbol Birlikleri Federasyonu’nun (FIFA) pompaladığı metalaşmadan ayrı tutmaktadır. Ve anarşizme başka bir canlılıkta kültürel oluşum, yeni bir ifade biçimi kazandırmaktadır.

Kültürel oluşum nedir? Sınırsız hayal gücü, tanımlamak istediğim şey için kaçınılmaz bir terim olabilir. Bu acele bulup ortaya attığım bir terim değil. Lisedeyken Profane Existence’ı keşfedip, muazzam kara blokların fotoğraflarını gördüğümde, böylesi bir kolektif eyleme katılmanın inanılmaz bir duygu olduğunu hayal etmiştim. Birkaç yıl sonra Körfez Savaşı’na karşı bir yürüyüşte umulmadık bir biçimde kara bloğa katıldım. Oltaya yakalandım. O zamana kadar anarşistlerle olan bağım ve özdeşleşmem bir tereddüt taşıyordu, ama böylesi belirsiz görüntüler ve ortaklaşmanın böylesi uçup giden anları düzeyin artmasını sağladı. Futbol sahasında ortaya çıkan bütün değiş tokuş, işbirliği ve yakınlaşmalar, özdeşleşmenin ve sadakatin aynı işlevlerine hizmet edebilir.

Anarşist futbol kolektif kimlikleri takımlar aracılığıyla ifade edebilir, özellikle anarşist idealleri hayata geçirdikleri ve kolektif becerileri inşa ettikleri anlamda. Pozisyonlar ve stratejiler üzerinde antrenör olmaksızın karara varmak, baskı olmaksızın antrenman yapmak, her beceri düzeyinden oyuncu kullanmak; anarşistlerden başka kim bunların üstesinden gelebilir? Doğrudan eylemlerimizde kullandığımız iletişim becerilerini ve diğer ortak becerilerimizi neden futbolda kullanmayalım? Destek olmak deneyimli futbolcuların bildiği bir şeydir. Oyuncular, sahada topu savunmadan uzakta tutmak veya topun ileriye gitmesini sağlamak için takım arkadaşlarının pas verebilecekleri yerde durarak onlara destek olurlar. Bu teknik, yoldaşlarınızın nerede durdukları ve ne yapabilecekleri konusunda uyanık olmanızı gerektirir. Gayrimeşru çalışmalar sırasında, bu tür beceriler hareketleri hızlandırır, sağlamlaştırır ve güvenli kılar. Futbol oyunundaki birçok şey bizim taktiklerimizi besleyebilir ve bunun tersi de mümkündür. Bir kadın takım arkadaşım bu karşılıklı ilişkiyi şöyle tanımlamıştı, “Topa vuruyoruz. Koşuyoruz. Tepeliyoruz. Kaçıyoruz.”

Futbolun teknik olmayan yönleri özellikle uzun vadede kolektif politik çabalarımızı pekiştirebilir. Örneğin, stratejik bir örgütlenme ilkesi olarak yakınlaşma fikri -karşılıklı güvene dayanan küçük gruplar içinde politik eylemlerde bulunan insanlar- anarşistlerin buluşudur, fakat gerçekleştirilmesi zordur. Sürekli birlikte futbol oynamak somut bir yakınlaşma duygusunu sağlayabilir. Maçı oluşturan tüm iletişim ve işbirliği, karşılıklı bir güven ve anlayış duygusu halinde kristalize olur. Bir kez yaşandıktan sonra başka bağlamlarda daha kolay hayata geçirebilecek bir duygudur bu. Birkaç kişinin, katkılarının toplamının yaratabileceğinden daha büyük bir etki yaratması ne güzel bir şeydir. Bunu politikada yeterince görmüyorsak da en azından futbolun iyi örneklerinde bulabiliriz.

1990’da Dünya Kupası yarı finalinde Kamerun’un İngiltere karşısında zafere yaklaştığı bir anda, yakınlaşma gerçek ve görünür bir şekle büründü. Kamerun’u bir gol öne geçiren atak, yalnızca en iyi takımlardan birini rezil etmekle kalmayıp, çok akıllıca bir şekilde gerçekleştirildiği için nefes kesiciydi. Kamerun’un oyunu hem duru bir güzelliğe hem de güçsüz bir takımın başarısına sahipken, yakınlaşmanın nasıl da somut ve şiirsel olabileceğini gösteriyordu. Yakınlarda gerçekleşen bir Şikago Arsenal maçında, takım arkadaşlarımızdan birinin basit bir pası diğer takımı şaşırttı ve takımımızın ani bir karşı atağa geçmesini sağladı. Birkaç pastan sonra, rakiplerimiz kadar bizi de şaşırtacak bir biçimde gol attık. Devrimin değilse bile direnişin böylesi bir fırsatlar zincirinin sonucunda gerçekleşebileceğini hayal etmez miyiz? Maçın büyüsü devrimci hayal gücüyle temas halindedir, şiir ve sanat gibi: Değişim duygusuna ve imgelemine yol açar.

Elbette futbol herkesin hoşuna gitmez. Ama sanat ve başka kültürel ifade biçimleri de öyle. Peki evrensel bir çekiciliği yoksa devrim için ne işe yarayacak ki? Bu soru bize sporu kullanmak veya onu ıskartaya çıkarmak gibi ikili bir seçenek sunmuyor. Maç değiştirilebilir. Sadece maçı kazanmak mantığından öte bir takım uyumu ve takım becerisi inşa edebiliriz. İnsanların eğlenmesini sağlayabiliriz, hatta maç yapmayanların bile. Politik mücadelenin bir parçası olarak futboldaki potansiyel, sporun tekrar herkese açık kılınmasında gizlidir.

Beceri paylaşımı ve yakınlaşma içselleştirilmelidir. Futbol sahasında oyuncular hızlarını ve adımlarını yeni oyunculara göre ayarlamalıdır. Maç akıcı doğasıyla buna izin verir; hücum oyuncuları top sürmekten ziyade paslaşmaya ağırlık verebilir, savunma oyuncuları ise rakiplerini kontrol altında tutmaya konsantre olabilir. Genel nitelikteki bu tavsiye cinsiyet söz konusu olduğunda daha da ağırlık kazanır. Kadınlar her bir takımda rol almalıdır ve bütün maço davranışlar sahadan uzak tutulmalıdır. Profesyonel maçlarda ortak bir davranış olarak oyuncular için kullanılan cinsiyetçi aşağılamaların yerini “Erkeklik yapma, pas ver!” gibi bir şakalaşmanın aldığını gördüğümüz gün büyük bir gün olacaktır.

Sonuca gelirken sade olmakta yarar var: Futbol, özünde basit bir oyundur ve anarşizm özünde basit bir istektir. Sporun temel kolaylığı onu dünya çapında yaygınlaştırmış ve bizi de beraberinde sürüklemiştir. En harika yanlarından biri oyun sırasında yeni biriyle tanışmamız veya oyun sonrasında bir akşam yemeğinde, barda ilişkilerimizi güçlendirmemizdir. Aslında futbol sahası oynamak için bir buluşma yeriyse insanların bir araya gelmekten hoşlandığı bir mekan olmaya kadar da genişleyebilmelidir. Anarşi burada başlayabilir, en azından tomurcuklanır. Bir golün atılmasında veya bir takımın antrenman yapmasında öz-örgütlenme fikri görünür kılınabilindiği sürece anarşizmin işi hiç de zor değildir. Futbolla anarşizmi bir araya getirmek doğal ve ortak-yaşamsal bir şeydir. Futbol sahası, Gramsci’nin deyişiyle “insani sadakatin büyük açık hava krallığı” bizim kılınmalıdır.

Carlos Fernandez

St. Pauli, hem yüreği solda atan futbolseverin, hem de endüstriyel futbolun altta kalanın canını çıkartan paracı zihniyetinden ve plastikleşen ortamından sıtkı sıyrılanların efsane kulübü, malûm. Eldivenlerini bırakıp devrimci Nikaragua’da gönüllü çalışmaya giden kalecisiyle, anarşist-solcu taraftar çekirdeğiyle, dip kümelere düşse bile hep dolan tribünlerinin her daim neşeli atmosferiyle, “büyük”leri sarakaya alan yaratıcı sloganlarıyla.. alternatif bir marka.

Nitekim kulüp 2004’te basbayağı komaya girdiğinde, onu kurtaran, bu alternatif “marka değeri” oldu. Kulübe sadece kendi taraftar muhiti değil, cümle Alman futbolseverleri elini cebine atarak sahip çıktı (Tam üç sene önce buracıkta yazmıştım bu hikâyeyi). Nitekim St. Pauli 2. Bundesliga’ya tırmandı ve orada bari, tutunabilecek gibi görünüyor.

– tanıl bora son yazısında pauli’nin son durumundan ve sol kanattan saldıran takımlardan bahsetmiş. katılmamak mümkün değil, yazının devamı için;

Yeni keşif “Altona 93”

Ne var ki, bu kampanyanın bir bedeli de oldu galiba. Mübarek 11 Freunde (On Bir Arkadaş) Dergisi, geçtiğimiz temmuzda St. Pauli “biyotopunun”, -yaşam ortamının yani-, değişim geçirdiğini yazıyordu. Öz St. Pauli’liler, Millerntor Stadı tribünlerinin suskunlaşmasından, ruhsuzlaşmasından yakınıyorlar. Moda olduğu için buraya takılan orta sınıf züppelerin ortamı bozduğundan şikâyet ediyorlar. St. Pauli tekstil ürünleri kuşanmanın, St. Pauli bardak çanağı, cıncık boncuğu bulundurmanın, kolay yoldan “altenatif, aykırı, muhalif” gözükmenin alâmetine dönüştüğünü söyleyip kaş çatıyorlar. Üstelik bu işten nemalanan da, kulüpten ziyade, 2004’teki kriz sırasında can havliyle pazarlama haklarının devredildiği firma! Endüstriyel futbol kıtasındaki bu şenlikli vahayı, elhak çok iyi pazarlayarak, hafiften bir kitsch’e dönüştürdüler.

İki ay önce Ankara’da karşılaştığım Hamburg’lu bir futbol delisi gazeteci, Christoph Ehrhardt anlatmıştı: Bazı öz St. Pauli’liler, şehrin büyüğü Hamburg SV’nin lüksünden gına getirmiş bir kısım taraftarla beraber, şimdilerde Altona 93’ü keşfediyorlar. Nazilere ölümüne direnmiş işçi mahallesi ‘Kızıl Altona’nın takımı. Kırmızı-siyah-beyaz. Kuruluşu 1893. 1900 yılında Alman Futbol Federasyonu’nu kuran 80 kulüpten biri. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra, baş aşağı gitmiş. 1968’e dek direndiği 2. Lig, o zamandan beri uzak bir rüya. Halihazırda 4. Ligde küme düşme hattının üç sıra üzerinde titreşiyor. Ama ne gam, şimdilerde Altona 93 bir nostalji “markası”. Oturaksız, köhne stadları özleyen, rakip oyunculardan birisine takıp kart gördürene kadar siniriyle oynayabilecekleri mesafesizliğe hasret çeken futbolseverler, bu tarihî çınarın saygıdeğer gölgesi altına sığınıyorlar. Vejateryenliği veganlığa, vicdani reddi total redciliğe vardıranlara da benzetebilirsiniz onları!

Hoffenheim herkesin gözdesi

lmanya’dan yılın dünyaca meşhur gönül çeleni ise, Hoffenheim. Çok zengin olmuş bir evlâdının mâmur ettiği köy takımı. Emek emek Bundesliga’ya tırmandılar, pahalı transferlerle değil mütevazı bir kadroyla, iştahlı hücum bir oyunuyla şampiyonluğa oynuyorlar. Hoş tabii; ama St. Pauli gibi tam teşekküllü efsane de değil.

İtalya’dan, anti-endüstriyel gönülleri önce Chievo çelmişti, sonra Livorno. (27 Aralık 2005’te burada yazmıştım Livorno’yu.) Memleketimizdeki “sol açıkların” ilham kaynağı ve referansları da, orası: www.forzalivorno.org’a bakın. Bir yıldır, beynelmilel “eleştirel” futbolseverlerin bir başka İtalyan sevgilisi var. Politik kimliğiyle değil ama anti-endüstriyel ruhuyla dikkat çekiyor: AlbinoLeffe. Bergamo yakınlarındaki 4 bin nüfuslu Leffe köyünün iki amatör takımının 1998’de birleşmesiyle kuruldu. Gökmavi-beyaz. Malî destekçisi, sürpriz çikolataların içinden çıkan minik oyuncakları üreten bir fabrikatör. Seyirci ortalaması iç sahada 2, 707, deplasmanda 3 ilâ 6 kişi. Kulübün yıllık bütçesi 4 milyon avrocuk. En pahalı oyuncu, yılda 170 bin avro alıyor (İbrahimoviç’in haftalık harçlığı.) 25 oyuncunun 14’ü çevre köylerin çocukları. Bu çekirdek, AlbinoLeffe’yi C-2’den Serie B’ye kadar çıkarttı. Geçtiğimiz yaz Lecce’ye yenilip Serie A’nın kapısından döndüler. Bu sezon, şanlı Livorno’nun lider götürdüğü Serie B’nin orta sıralarında takılıyorlar. Gönlünüzün bir kıyısında dursun onlar da.

Lotta continua; mücadele sürüyor! Popüler kültür endüstrisi kapıp götürüyor, biz korumaya çalışıyor; bu arada yeni “kaynaklara”, yeni imgelere bakarak oluyoruz.

Memleket futbolseverlerinin veganlarına ve total redcilerine müjdeyle bitirelim: 12 Eylül’ün kapattığı “Dinamo Mesken”, Meskenspor, yeniden kuruldu. www.meskenliyiz..biz’e uğrayın

Bir yer var bildiğim!

Giriş

Biliyo musun fizikokimya’da pauli dışlama ilkesi diye bi ilke var. Sahibi Wolfgang Pauli. Diyo ki bi atomda iki elektron aynı anda aynı enerji seviyesinde siksen bulunmaz. Ama konumuzun bunla bi ilgisi yok. Biz Pauli içleme ilkesinden bahsedeceğiz. Diyo ki alamanyada türklerin yaşadığı bi apartman neo-naziler tarafından ateşe verildikten sonra ” neo-nazileri siktir edin, biz hepimiz kardeşiz” Diyoki bi dünyada iki farklı insan aynı anda aynı yerde bulunur kardeşim…

Gelişme
Almanyanın hamburg kentinde bir sahil kasabası pauli. 18. yy.da cüzzamlıların, vebalıların atıldığı ve nezih hamburg’un korunduğu karantina bölgesi. Şimdilerde kerhane. Geçim kaynakları sex endüstrisi. Gerek beden satarak, gerek seviş oyuncakları üreten fabrikalarda çalışarak. Bu kasabada bir futbol takımı ve maçlarda tribünü dolduran bir taraftarı var. İsmi F.C. Sankt Pauli. Yani aziz pauli futbol klübü. Türkiye’de oynayan Deniz barış, uğur inceman gibi isimleri yetiştirmiş bi klüp. Altyapısında da onlarca türk kökenli oyuncu var. Çünkü genellikle göçmenlerin ve bahsettiğim gibi sex işçilerinin yaşadığı biryer. Hal böyle olunca yani karma bi etnik yapıda hiçbir ulusalcı zihniyet barınamıyor. Aksine anarşistler, sosyalistler, bulaşıcı hastalıklar nedeniyle tecrit mağdurları, hatta yerel seçimlerde komunistlere karşı bir eşcinselin seçimi kazandığı biryer. Ütopyanın ta kendisi capcanlı orada. Öyle biyer olmasa kurgu bi roman olsa yarısında bırakılacak cinsten belkide. Takımda kimler mi oynuyor? Kimin umrunda… Skor, taktik, teknik direktör, şampiyonluk, avrupanın en prestijli kupaları umrunda değil kimsenin. Tek dertleri Hsv’yi yenmek. Hsv hamburgun takımı. Yani dışlandıkları yerin. Dertleri onlara günün göstermek. Aranıza adamlara kızabilen var mı ?Tribünde tam bir karnaval ve en sert yazılamalardan daha sert tokat gibi vuruyor pankartlar adamın yüzüne.

Bu son fotoğraf da st pauli girls diye bi tanım var. Ta kendisi oluyor efenim. Dünyaca ünlüdürler. Pauli Avrupanın en büyük liman kenti olan hamburg’da sahil kasabası olduğundan, aylarca kadın görmeyen denizciler soluğu burda alıyorlar. Elindeki bira da sanıyorum paulinin forma reklamı.Çok merak eden varsa sanıyorum şuan almanya 2. ligindeler. Bi dönem bundesliga’da(almanya birinci ligi) da oynadılar.

Dönüyorum türkiyeye, herkes sonuca kitlenmiş, bir yabancı transfer zımbırtısıdır dönüüp duruyor. Köklü takımlarımız var evet ama kendi sevdalısı olduğum beşiktaştan yola çıkacak olursam tek yabancı benim için pascal noumadır. Sonra ferdinand falan gelir. Ama şuan takımda oynayanlara bakarsak hiçbiri beşiktaşlı değil. Hepsi sözleşmesindeki “0” fazlalığı derdinde.  Tribünler desen buralarda en büyük örnek çarşıysa bırak konuşmayalım bunları. Aç televizyonu izle bi iki spor programı ne kadar ciddi insanlar var bi gör. Komedi programı olmasını gerektirecek kadar ciddiler. Konuştuğu şey altı üstü bir lig ve en neticesinde spor dalı. Hatta çok değil bi kaç saat evvel fox diye bi kanalda aybaba diye bi adam söz vermiş beşiktaş derbide yenilirse saçı kazıtırım diye, onun polemiği vardı. masada bile oturan yok. Herkes ayakta. Programı sunan aybabayı kaldırmaya çalışıyor. Stüdyoda bi berber koltuğu var. Seyirciler arasında bi yaşlı berber. Elleri titriyor. Arada galatasaraylı yorumcuyla girilen sert polemikler de cabası. Oturdum izledim. Uzun zamandır gülmedim böyle. Neyse sonra bu benimki daha büyük hırsını çözmüş değilim halen. Bunların tamamen saçmalık olduğu yer pauli diye mi döneyim konuya bilemedim ben. çözüme geçeyim bitireyim en iyisi.

Sonuç
Efendim neticede futbol asla sadece futbol değildir. Tribünler aslında 1000lerce insanı bi araya koyabildiğimiz biryerdir. Böyle bakacak olursak ve makro düşünürsek şurda 6-7 milyar insanız dünya da bir tribün. Neden hepimizden tek slogan çıkmasın ki? Neden demeyelim ” faşistleri siktir edin. hepimiz kardeşiz”.