Etiket: spinoza

iyi uyanın

Spinoza’nın altını çizdiği gibi “olumsuz tarafından kemirilen bir dünyada, insanın öldürücü iştahını, iyilik ve kötülüğün, adalet ve adaletsizliğin kurallarını” sorgulayan, “olumsuz bütün hortlakları” ifşa etmekten, hayata ve hayatın gücüne inanmaktan vazgeçmeyenler olduğu sürece iyi uyanacaktık.

hayatın geometrisi

Felsefenin büyük kitaplarının harikulade bir özelliği, hem “sokaktaki insan”ın okuyup anlayabileceği, hem de yalnızca işin “jargonundan” haberdar olan uzmanların, yani felsefecilerin başedebileceği iki ayrı düzlemde yazılmış olmalarıdır. Yayın dünyamıza üçüncü kez sessizce giren Spinoza’nın Ethica’sı işte bu tür kitaplar arasında belki de tarihsel önemi en yüksek olanlardandır. Sokaktaki insanın anlayabilmesi bütün teknik okuma zorluklarına karşı, yalnızca mümkün değil, zorunludur, çünkü orada yalnızca ve yalnızca –herkesin doğal olarak “fikir sahibi” olduğu– “günlük hayattan”, “yaşam pratiğinden”, “tutkulardan”, “imgelemden” ve “bireysel ya da kollektif” yaşamdan bahsediliyor. Buna karşın, ilk bakışta sokaktaki okuyucuyu belki de dehşete düşürebilecek sunuluş biçimi (Öklid geometrisi gibi, tanımlar, belitler, önermeler halinde düzenlenmiş “geometrik” bir sunum), sürekli olarak Tanrı’dan, Tözden, Sıfatlardan bahsedilmesi okurun cesaretini kırabilir. Oysa Spinoza’nın resmettiği “hayatın geometrisi”ydi –fikirlerin ve duygulanışların gündelik yaşamımızda olduğu kadar bütün varoluş hallerimizde (en mistik alanlara varıncaya dek) birbirlerini kovalayıp durdukları, birbirlerini etkiledikleri ve belirledikleri. Böyle bir yaşam portresi modern dünyamıza o kadar uygundur ki, Spinoza’yı günümüzün, hatta geleceğimizin filozofu olarak kabul etmek zorunda kalırız. Ve fikirlerin bir örgütlenmesi olarak felsefe geometrik bir yönteme bu yüzden ihtiyaç duyar –fikirlerden yeni fikirlerin türeyişi… Böylece eğer “geometrik sunuş”ta bir aykırılık görünüyorsa çözüm de hazırdır –Spinoza yöntemini ne kadar matematikleştirirse o kadar yetkin bir şekilde günlük bireysel yaşamın içine dalmaktadır…

Spinoza, eserinin ilk anlarından itibaren Tanrı’dan, Töz’den, Özler dünyasından filan bahsedip durur: ilginçtir, ne kadar Tanrıdan bahsederse çağdaşları ve ardılları tarafından o kadar “tanrıtanımazlıkla” suçlanmaktadır; ruhtan, tinden ne kadar bahsederse, o kadar “maddecilikle” suçlanmaktadır… Spinoza’yı ilk “modern” filozof olarak algılamanın yanlış olabilir, buna karşın ona ilk “laik filozof” diye tanımlayabiliriz: Bahsettiği Tanrı ne uhrevi dinlerin Tanrısıdır ne de sanıldığı gibi, Descartes gibilerine daha uygun düşen “felsefi Tanrı”. Tek bir cümleyle ifade edersek, Spinoza Tanrısı, ezeli-ebedi ve bitimsiz bir üretim kudretidir; her şeyin kendisinden çıkabildiği bir varoluşun sonsuz akışıdır. Spinoza böyle bir Tanrıya mutlak bir ihtiyaç duyar; çünkü dar, sonlu ve belirsiz bir “öznellikle” başlayan bir felsefe (Bacon ile Descartes’ı, bir de Platon, Aristo gibi eskileri kastettiği anlaşılabilir) bize olsa olsa dar ve belirsiz “kavramlar” kazandıracaktır –Tıpkı Rönesans ressamlarının yepyeni biçimleri (çoğul perspektifler), yepyeni renk ve temaları serbest kılmak üzere, insan kalabalıklarının kısıtlı dünyasının “üstünde” yer alan ilahi dünyayı işlemeye girişmelerinde olduğu gibi, Spinoza’nın felsefesinde biçim bulan Tanrı da, kavramların büyük bir güçle fışkıracağı bir kaynak haline gelecektir –bir kavramlar jeneratörü… Dolayısıyla uhrevi dinlerin “kudreti krallarınkine benzetilen” Tanrısı’ndan çok uzaktır –nefret eden, intikamcı, ya da bağışlayıcı, sanki insan tutkularıyla bezenmiş… Bizzat kendisi doğa olduğu için doğal bir zorunlulukla eyler… Ve bu Tanrı, Spinoza bu konuda son derecede açıktır, pekala bilinebilir ve tıpkı bir üçgenin iç açılar toplamının dikaçılı bir üçgene eşit olduğu gibi kesin bir zorunlulukla ıspat edilebilir: Tanrı bir “inanç” ilkesine değil, “bilinebilirlik” ilkesine bağlıdır –kısacası o inanılacak bir merci değil, bilinecek bir varoluştur. Spinoza, yalnız ve yalnız bu açıdan “tanrıtanımaz”dır.

(daha&helliip;)

know your rights

Spinoza’nın altını çizdiği gibi “olumsuz tarafından kemirilen bir dünyada, insanın öldürücü iştahını, iyilik ve kötülüğün, adalet ve adaletsizliğin kurallarını” sorgulayan, “olumsuz bütün hortlakları” ifşa etmekten, hayata ve hayatın gücüne inanmaktan vazgeçmeyenler olduğu sürece iyi uyanacaktık.

Haklarınızı Bilin
Bu gitarla yapılan
kamu yararına bir bildiridir
haklarınızı bilin
3’ünüde diyorum
Bir… öldürülmeme hakkına sahipsiniz
cinayet suçtur
Bir polis yada aristokrat tarafından işlenmedikçe
İki… yemek için para sahibi olma hakkına sahipsiniz
Tabi biraz aşağılanmayı,
incelenmeyi dert etmezseniz
Genç suçlular!
haklarınızı bilin
Üç…düşüncelerinizi söyleme hakkına sahipsiniz,
bunu gerçekten denemeye kalkacak kadar budala değilseniz.
Haklarınızı bilin
3’ü de sizin haklarınız
Bazı çevrelerde
bunun yeterli olmadığı söyleniyormuş!
O halde……
Sokakları terkedin.
sokakları terkedin.
koşun.
Gidecek bir evin yok.
O zaman sana haklarını söyleyeceğim
Avukatın gelene dek hiçbirşey söylememe hakkına sahipsin.
Söyleyeceğin herşey aleyhine delil olarak kullanılabilir.
Dinle bunu…
koş

Dostluk ve Ortaklık Kavramları

“Her şey, dostlar arasında ortaktır; bilgeler Tanrıların dostlarıdır; her şey Tanrılara aittir; öyleyse her şey bilgelere aittir.” Bu eski formülün Thales’e ait olduğu biliniyor. Belki de, Bilgelik İdeali, Platon’un bile sezdirdiği gibi hiçbir zaman erişilemeyecek bir amaçtır; ama Bilge açısından, belki de tek “yönlendirici düşünce” bu olabilir. ¹

Boyun eğiş değil, ortak duyu değil, yalnız başına mal ve mülk ortaklığı değil… hatta modern felsefenin son olarak sarıldığı “iletişim” bile değil. A. M. Deborin’in formülü: “Eğer ben ve sen birbirlerinin içinde erirlerse, benim ile senin de ortadan kalkar. Hukuksal kuralları ya da kurumsal kısıtlamaları bulunmayan bir Komünizm: Devlet kendi yararsızlığının koşullarını yarattıktan sonra erir biter”. (Deborin, 1966: 115-6).

Spinoza’nın gerçekten bu iki formülün en özgün bileşimini sunduğu görülür. “Kral”ın bir bilgeler toplumunda “fazladan” eklenen sanal bir güç, bir “potestas” olduğu düşüncesi –Monarşi, yönetsellik, insan toplumları salt “bilge” ve “dost”lardan oluşsaydı tümüyle gereksiz olacaklardı. Ama Spinoza, gerçeklik planını Bilgelik İdeali’nin mutlak planından ayırmasını gerektiren bir çağda yaşıyordu. Bir kez daha Novalis’in hatırlatmasına dönersek, tarihte her olayın biri gerçek, biri ideal iki düzlemde hareket ettiği düşüncesine önemli bir ekleme daha yapılabilir: Devrimlerin “gerçek” tarihte erişemedikleri her şey iki “ideal” düzlemde gerçekleşmiştir: Gerçeklikte doğmayan, ya da yaşama döndürülemeyen kolektivizm bir taraftan ütopyalar, ya da “kuramlar” içerisinde donup kuşaklar boyu sürecek sessiz seyahatine başlar. Artık Yunan demokrasisine geri dönülemez demenin pek bir anlamı yoktur; bu açıdan baktığımızda zaten Yunan demokrasinin Antik Yunan gerçekliğinin neresinde bulunduğu sorusuna bile cevap bulamayız. “İdeal” düzlemler birbirleriyle karşılaştırılabilirler. “Gerçeklikler” ise pek az ortak noktalara, açıklayıcı belirlenimlere sahiptirler: Bugüne kadar ancak “üretim tarzları”, “iktidar biçimleri” gibi, “ideal”ler dünyasında da hatırı sayılır bir oluşturucu parçaya sahip kavramlar sınanabilmiştir. “Görüş” toplumunun cenderesinden dışarı çıkabilmek öncelikle “gerçeklik” düzleminin tarihsel koşullarından bağımsız “ideal” çizgilerin taranabilmesine, tek bir düzlem üzerinde birleştirilebilmesine bağlıdır. “Dostluk” ve “ortaklık”, aynen Devrim gibi, tarih ve gerçeklik-aşırı ideal düzlemlere gönderirler. Siyasal eylemde de büyük olan, gerçeklik düzlemindeki hedefleri küçültmek, idealler düzlemindeki hedefleri sonsuzca büyütmektir.

Siyasal tarihte “dostlukların” özel bir yeri vardır. Hatta Plutarkhos’un “Paralel Hayatlar”da gösterdiği “uzaktan yakınlıklar” bile mümkündür: İskender ile Caesar arasında, hatta kurumlar arasında: Roma senatosu ile Rousseau’nun “ideal Cenevre”si: Yunan Polis’i ile Hanse Ligi’nin “burjuva” kentleri. Siyasal ve özellikle “hukuksal” yaptırım bağlarına karşı çıkmak “dostluk” çevrenleri açısından ancak ikincil bir önem taşır. Yunan polisinin siyasal-bürokratik bir aygıta sahip olmaması onu Devlet ve millet türünden birleştirici, hizaya getirici aygıtlardan tümüyle yoksun “burjuva” kentleriyle, öncelikle Hanse kentleriyle ideal düzlem üzerinde bir araya getirir. Ama “kölelik”, “ırkçılık” çizgisi, yine aynı Polis’i belki Nazizme, totalitarizme bağlayacaktır. Aynı şekilde her “toplumsal tip”in (Ozan, Doğulu Bilge, Filozof, Siyaset Adamı) görüş ve kanılarını, giderek yargılarını “birer militan vatandaş olarak” ortaya atmaya kışkırtılmaları Yunan toplumunu neredeyse günümüzün “görüş” ve “kamuoyu” toplumuna bağlar. Böylece “siyasal alan” idealler düzlemi üzerinde sonsuz çizgilerle birbirine bağlanan, gerçeklik üzerinde eylemde bulunmaya sayısız olanaklar sağlayan bir diyagramdır. Modernliğin büyük düşünürü Georg Simmel, sanki Yunan “agorası”nda her gün gördüğümüz bu “ideal tipler” sözkonusuymuş gibi “toplumsal tipler” aracılığıyla çalışır: Yabancı, Yahudi, Burjuva, blasé… Genelde siyaset alanı diye kabul edilen alandan çok, siyaset alanını kullanma yetileri dumura uğratılmış, a priori  sakatlığın acısını farkına varmaksızın çeken, kitleler sözkonusudur daha çok. Ondokuzuncu yüzyıl terminolojisinin mirası toplumsal ya da siyasal “hareket” kavramının uygulanamayacağı, ama tam da gerçek anlamıyla bir hareket oldukları ilk bakışta anlaşılacak tiplerdir bunlar. Temsille değil yaşam şanslarıyla, konumlarla değil güçlerle ilgilidirler daha çok.

Dostluk militanlığın, siyaset diye bildiğimiz alanın dışında, gizli ve seçkin çevrelerin ideolojisidir. En az iki kişiyi gerektiren en basit ilişki (hayvanlar düzleminde dostluğun rolünün araştırılması da herhalde önemlidir) olması onu aile gibi daha karmaşık (Ödipal) yapılardan, hatta cinsel ilişkinin oluşturduğu bağdan bile daha temel, daha yakın ve dolaysız bir düzleme yerleştirir. Toplumsal ve siyasal hareketler günümüzde çoğu zaman “siyaset alanları”nı yanlış yerlerde, hiç değilse ikincil olan alanlarda açmaktadırlar:

Feministler “ailenin eleştirisi”, “kadın-erkek ayrımı”nın sökülmesi adına siyaset ve mücadele ortamı olarak aileyi seçerler: Gündelik yaşamın zorunlu akışına karşı bir “örgütlenme”, sahipsiz olanı sahiplenerek büyüyen, ama eve dönüşle birlikte her an kırılmaya uğrayan bir uzlaşma aranıp durur. Çok-seslilik en son bulunan nafile çaredir. Farklılıkların mı, ortaklıkların mı vurgulanacağı, stratejilerin ve “konum”ların nasıl bölüşüleceği ve uygulanacağı bitmez tükenmez sorunlar arasındadır. Bir dostluk oluşturmak geleneksel “toplanma yeri” mantığına feda edilir. “Başkası cehennemdir” ilkesinin yerine ancak “ben cehennemin ta kendisiyim” ilkesi konulabilir. Dostluk herhangi biriyle başka herhangi biri arasında oluşabilecek tek uyum ve karşıtlık bağıdır. Oysa siyasal “hareket” her zaman bir konum savaşı verir; slogan her zaman bir stratejiye, bir konuma (kadının aile içindeki konumu, proletaryanın üretim ilişkileri içindeki konumu vb.) ilişkindir. Siyasal alan, bu bakış açısından tepeden tırnağa ve her düzeyde bir “bloklar savaşı” olarak görünür.

¹ Bilgelik İdeali” ve amaçlanan “mutlak kendine yeterlik” koşulunun hiçbir zaman tamam-lanamayacağı düşüncesi için bkz. Alexandre Kojève, 1971: 32-6.

Ulus Baker – Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme – s.48-51

tractatus de intellectus emendatione

Anlayışın düzeltilmesi ve şeylerin gerçek bilgisine ulaştıran yol hakkında

[1] Tecrübe bana günlük yaşamda meydana gelen her şeyin boş ve önemsiz olduğunu öğrettikten ve ben, benim için endişe nedeni ya da konusu olan şeylerin kendilerinde iyi ya da kötü hiç bir şey içermediklerini, sadece aklımı belli bir şekilde etkilediklerini gördükten sonra, nihayet, aklımın her şeyi bir kenara bırakarak sadece ondan etkileneceği, kendini iletebilen, gerçek iyi bir şeyin varolup olmadığını; hatta, ortaya çıkarıp elde ettiğimde bana sonsuza dek sürecek, sürekli ve yüce bir sevinci tattıracak bir şeyin bulunup bulunmadığını araştırmaya karar verdim.

[2] Nihayet karar verdim diyorum çünkü, kesin olmayan bir şey uğruna kesin bir şeyden olmayı istemek, ilk bakışta tedbirsizlik gibi görünüyordu. Tabii ki saygınlık ve zenginliğin getirdiği yararları görüyor, ama kendimi ciddi bir biçimde yeni ve değişik bir şeye adadığım takdirde, bunların peşinden gitmekten kaçınmam gerekeceğini, ve kazara en büyük mutluluk saygınlık ve zenginlikte yatıyorsa, ondan mahrum kalmam gerekeceğini de görüyordum; ama bunlarda yatmıyorsa ve ben de tüm enerjimi bunları elde etmeye adamışssam, yine onsuz kalacaktım.

[3] Zihnimden şunu geçirdim: Acaba günlük yaşam düzen ve davranışımı değiştirmeden bu yeni projemi gerçekleştiremez, en azından gerçekleştirebileceğimden emin olamaz mıydım? Bunu çok kere denedim ama boşuna. Çünkü hayatta söz konusu olan ve insanların, davranışlarına bakılırsa, en hayırlı olduğunu düşündükleri şeyler şu üçüne indirgenebilir: zenginlik, saygınlık ve cinsel haz. Bu üçü zihni öylesine oyalarlar ki, bunların dışında hemen hemen hiç bir iyi şeyi düşünemez.

[4] Örneğin cinsel hazları ele alırsak, zihin bunlara öylesine bağlanır ki, gerçek iyiyi bulmuşçasına huzur içinde başka bir şeyi düşünemez hale gelir. Fakat cinsel haz sona erer ermez bunu derin bir hüzün takip eder. Bu zihni tamamen askıya almasa da en azından allak bullak eder ve uyuşturur.
Saygınlık ve zenginlik peşinde koşmak da zihni dışa çekmekte aşağı kalmaz ¹ hele bunu sonuncusu salt kendisi için isteniyorsa, çünkü o zaman en iyi şey olduğu zannedilir;

[5] fakat zihni en çok oyalayan (kendi dışına çeken) saygınlıktır: çünkü bunun kendine iyi olduğu ve herşeyin nihai amacı olduğu kabul edilir.
Ayrıca bunlar (zenginlik ve saygınlık), cinsel zevkler gibi, cezalarını kendi üzerlerinde taşımazlar; tersine, bunlardan ne kadar elde edilirse o kadar sevinç duyulur, bunun sonucu olarak bunları her gün biraz daha arttırmaya istekleniriz. Fakat kazara hayal kırıklığına uğrarsak, büyük bir üzüntü duyarız.
Nihayet saygınlık (gerçek iyinin arayışında), bizim için önemli bir köstektir, şu bakımdan ki bunu elde etmek için insanın yaşamını kitlelerin anlama yeteneğine göre yönlendirmesi, onların kaçtıklarından kaçıp, onların peşinden gittiklerinin de peşinden gitmesi gerekir.

[6] İşte bütün bunların kendimi yeni araştırmama vermeme ne kadar engel olduklarını gördüm; hatta o kadar zıt kalıyorlardı ki ya birinden ya da ötekinden vazgeçmek gerekecekti, kendi kendime neyin bana daha yararlı olacağını sormak zorunda kaldım…

Baruch Spinoza


¹ Latince’de Distrahit, İng. Distract fiili “oyalamak” diye tercüme edebilirse de, etimolojik anlamı “dışa çekilmek”tir ve Spinoza’nın söylemek istediği de “zihnin kendi dışına çekilmesi”dir.

gilles deleuze – spinoza üzerine on bir ders

Bu ilk kitap, Deleuze gibi bir filozofun hep savunduğu bir çabayı somutlaştırmak üzere yayınlandı: Felsefeyi sokaktaki insana, öğrenciye, işçiye, meslek insanına indirmek… Bu, postmodern yüzeyselliğin çağında çok daha büyük bir önem taşıyor. Bazen bir felsefeye sahip olmak, felsefe yapmak çok gündelik bir pratiğin parçası olabiliyor. Bu onun yaşayan insanlara sevdirilebilmesinden geçebilir. Felsefeyi hem bir “kavramlar yaratımı” süreci hem de kavramlarla düşünmek diye tanımladığınızda onun biri profesyonel, akademik; öteki sıradan insanlara yönelik olmak üzere iki okuma tarzının kesiştiği noktada anlam kazanacağını kabul etmek gerekir. Elinizdeki metinler bizce bunu kısmen de olsa  başarabiliyorlar. – ulus baker

ulus baker çevirisinden gilles deleuze’nin spinoza üzerine on bir dersi. sizindir, üzerinden düşünmeyi ihmal etmeyin.

download . gilles deleuze – spinoza üzerine on bir ders . pdf
download . gilles deleuze – spinoza üzerine on bir ders . epub & azw3