Menü Kapat

Etiket: sokak (sayfa 1 / 4)

Hepi Topu

Terli sırtına havlu koymak istemiştim sadece ben
Kömür sobasının borusunda ısıttığım.
Sonrası kestanelerden bir tabak belki.
Çizmeyi unutup da yüzüme patlayanlar ziyan
Ziyan kapı aralığından kaçan ısı
Musluktan damlayan su
Yorulmadan çenenden göğüs kafesine inen ter
Ziyan bunlar.
Sepetteki bir çürük elmanın tüm sepeti çürüttüğü
Müfredattan kaldırılmıştı ben ilk okula giderken.
Çalışmadığım yerden sorular sorma der gibi bakanlar ordusunun
İlk parmak kaldıranı olmak için yarışmıyor muyuz?
Kalan sağlar da bizim değil, kim olduğu belli olmayan onlar sahibi
Kim bu “Onlar “?
Belki sadece bir işaret zamiri,
Belki biraz sen, ben, olamayan biz.
Yükleme sorduğum tüm sorular cevapsızsa bu dil bilgisinin günahı
Benim değil.
Ezberden sordum hep, bütün sorular ezberdendi.
Cevabı ne olsa doğru olan cinsten.
Sen hiç cevaptan önemli soruları olan bir sınav gördün mü?
Ben gördüm, baksan iki adım ötendeydi bakmasan Himalayalar.
Satrançta bir sonraki hamlede oyun dışı kalacak taşlara
Yakılan ağıtları öğrettiler mi okulda ?
Ya da haksızlığa karşı hangi tonda bağıracağını hayat bilgisi dersinde?
Annenin sırtına koyduğu havlu Bursa’dan mıydı?
Kestaneler Artvin’den
Ben ışığı yanan karşı pencereden.
Terli sırtına havlu koymak istemiştim sadece ben
Ya da baş ucuna bir sürahi su
Hepsi bu.

DÜŞ

Düştü düşecek!
Damla, art arda,
Ses miydi önce görüntü mü?
Tek yanlışı odağı ayarlayamamak olan ömrümün,
Merkezi belirsiz.
-Eşek çağıralım da ayağını bassın diyor
Sakallının biri
-Sakalını keselim diyor “öteki”
Malum ön yargılar sokağında
Kaygı duruşlarında geçiyor hayat
İstanbul’un yedi tepesinden
Üçünü traşlıyor da
Senin sakal ne alaka diyor
T cetvelli “arkadaş”
Arkadaş da demeyelim ama
İdeoloji karmaşası yaşayan yurdumda
Yanlış anlaşılmaya müsait
Seyrek bıyığını sıvazlıyor
Uzunun bir,
Ülke badem yağı olmuş sanki
Sür babam sür!
Düştü düşecek!
Göndere çekilmiş garibanın fanilası
Beyazı kire gözyaşı kine karışmış,
Arka mahallede.
İl olabilmek için gerekli cumhuriyet meydanı bomboş.
Ciklete fal yazar misali kader
Çek babam çek!
Maratonda ikinciyi geçen kaçıncı oluyordu
Diye düşünmeye devam.
Oysa dirsek teması yürüyüşler
Ormanlarda düzenlenmeli
Mesela metrobüse binme eğitimini
Hamam böcekleri (Blattodea) vermeli
Omuz kası (Delteoid) istemsiz gelişen kadınlar
Kadınlar tır sürmeli.
Sokakta nara atılan 70 li yıllar
Geri gelmeli
Düşler gelmeli!
Tökezlemeden düşmeden
Taştı taşacak!
Damla, art arda
Ardı kesilmemeli!

SOBE

Böyle öğrendik. İlk başta çizgi çizdik, daha sonra vurduk topa. Sonra bir baktık, geri geliyor top. Yanlışlık vardır diye düşündük ama yoktu. Her zaman bir engel koymuştuk aslında biz önümüze. Gözlerimizle hayal etmiştik, ellerimizle bu engelimizi oluşturmuştuk.

Çok geç kalmadık aslında. Hayat ne halde olursa olsun, her zaman engellerimiz olacak. Nerede ve nasıl geldiğine önem vermeliyiz. Yoksa her seferinde çarptığı gibi gelir suratımıza çarpar, her zaman korkarız.

Hayatımızı korkmadan geçirmek için, engelleri çizmek yerine, onların arkasını boşaltmaya çabalamalıyız. Ne kadar sert vurursak vuralım, mesafemiz ne kadar olursa olsun, her seferinde galip gelen biz olmalıyız.

Sokaklarda yaşadık, küçüklüğümüzün en büyük zamanlarını o çimlerin üstünde ya da toprakların tozlarının içinde geçirdik.

Çok sevimliydi, ayriyeten de çok mutluyduk. Sorun kendinize, o küçüklüğünüzde oynadığınız oyunların mutluluğu kaldı mı?

Cevabı için çok uğraşmayın, emin olun; kalmadı olacak. Tüm saflığımızı ve iyi niyetimizi o köşe başlarında, kaldırım üstlerinde bıraktık.

Hayat bize ne öğretmeye kalktıysa, her seferinde zorlanacağımıza o kadar inandırdık ki kendimizi, olmadan üzüldük, olduğunda perişan olduk. Anladığımızda ise çoktan geç kalmıştık; her zaman ki gibi.

Şartlandık, belki de programlandık. Büyüdük bu sırada. Farkında olmadan geçti gitti zaman. Dönüp baktığımızda, saklambaç oynadığımız günleri hatırlarız.

O ağaca başımızı gömüp, kimseye fark ettirmeden insanlara bakarak saymayı hatırladık. Sevdiğimiz arkadaşlarımızı sobelemedik, sevmediklerimize hep kazık attık.

Ne oldu bilin bakalım?

Dönüp dolaştı ve aynılarını bize yaşattılar. Hep arkamızı kollamak zorunda kaldık, “önüm arkam sağım solum” sobe demeden işe başlayamadık.

Büyüdük. Çabuk büyüdük. İnan olsun ki, büyümemeliydik.

ben tolman

ben tolman, detaycılığı, sabrı ve yeteneği ile kendisine çok net eyvallah dedirten arkadaşlardan. 180×121 cm. boyutunda günde 10 saatten fazla harcayıp 6 ayda bir işini çıkartabiliyor. insanlar ve inşa edilmiş çevrenin birbiriyle ilişkisi – sosyal, ekonomik ve toplumsal çizgiler maksimum detayda incelediği çalışmalarını bakıp geçmek ile bırakmayın. unutmayın biz de çizdiklerinin bir parçasıyız.

ben tolman

bazı şeyleri açıklıyorum

Soracaksınız: Leylaklar nerede hani?
Gelincik yapraklı metafizik nerede?
Sözcüklerine incecik delikler açıp
onları saçan yağmur nerede?
Kuşlar nerede hani?

Her şeyi anlatayım.

Kent dışında yaşardım,
Madrid dışında, çanlarla,
saatlerle, ağaçlarla.

Görülürdü oradan
kurumuş yüzü Kastilya’nın
meşin bir okyanus gibi.
Evime
çiçek-evi derlerdi, sardunyalar fışkırırdı
duvarlarından çünkü:
güzel bir evdi
köpekleriyle, çocuklarıyla.
Hatırladın mı, Raul?
Rafael, hatırladın mı?
Hatırladın mı, Federico?
yerin altında,
hatırladın mı, balkonlarında o evin
Haziran ışığı çiçekler doldururdu ağzına.
Kardeşim, kardeşim!

Her şey
o kalın sesler, tezgâhların tuzu,
kabarmış ekmekler çıkaran fırın
ve heykelleriyle Argüelles pazarı
kurumuş bir mürekkep hokkasıydı sanki aldatmalar içinde:
yağ akardı kaşıklara,
ayakların, ellerin derin çarpıntısı
sokaklarda büyürdü,
metreler, litreler, temel
ölçüsü yaşamın,
balık yığınları,
rüzgâr gülünü bile şaşırtan
soğuk güneşiyle kiremitler,
patateslerin ince, çıldırmış beyazlığı,
domatesler yuvalanırdı denize dalga dalga.

Bir sabah tutuştu bunların hepsi,
bütün canlıları yutmak için bir sabah
fışkırdı topraktan
şenlik ateşleri,
silah vardı artık,
barut vardı artık,
artık kan vardı.
Haydutlar geldi uçaklarıyla,
yüzükleriyle, düşesleriyle haydutlar,
takdisler dağıtan kara keşişleriyle
haydutlar geldi gökyüzünden
çocukları öldürmek için,
çocuk kanı aktı sokaklarda
düpedüz çocukların kanı aktı.

Çakalların bile tiksindiği çakallar,
kuru çalıların bile tükürdüğü taşlar,
yılanları bile iğrendiren yılanlar!
Yüzyüze gelince bunlarla
kanını gördüm İspanya’nın,
kabarıyordu
bir onur ve bıçaklar dalgasında boğmak için sizleri!

Hain
generaller:
ölü evimi görün,
bakın paramparça İspanya’ya:
erimiş maden akıyor her evden
çiçek yerine,
her çukurundan İspanya’nın
İspanya yükseliyor,
her ölü çocuktan bir tüfek fışkırıyor,
gören bir tüfek,
kurşunlar doğuyor her cinayetten,
o kurşunlar günün birinde
on ikisinden vuracak yüreğinizi.

Soracaksınız: Şiiri neden
düşleri anlatmıyor, yaprakları
ve büyük yanardağlarını anayurdunun?

Gelin görün kanı sokaklardaki.
Gelin görün
kanı sokaklardaki.
Gelin görün kanı
sokaklardaki.

pablo neruda

unutmanın sanatı

günümüz ahlak yapısı içinde unutmanın değersizleştirme olduğu ve dolayısıyla unutulan her şeyin kazanca dönüşeceği gerçeği ortalığı kasıp kavurmakta.insan belleğinde “kazanılmış eksiklik” diye tanımlayabileceğimiz bu eylemin gerçekte neden var olduğu tartışması pek çok hikaye ve filme konu olmuş durumda.

ben işin derinine inmeden kısa bir şiirle belleğimizdeki unutulmuş tanımlara dokunmak istedim.

ellerinde geçen bir geceden sonra

unutmak her şey idi

ve baştan başa

maviye boyamak bütün rüyaları

bitirircesine adeta 

uzun bir yokuşu

bir solukta

unutmak

mavi idi o geceden sonra

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.