Menü Kapat

Etiket: sitüasyonist enternasyonel (sayfa 1 / 2)

Amsterdam Bildirgesi

  1. SİTÜASYONİSTLER kültürde ve hayatın anlamı sorusunun ortaya çıktığı her yerde, gerici güçlere ve ideolojilere karşı çıkmak için her fırsatı değerlendirmelidir.
  2. Hiç kimse, Sitüasyonist Enternasyonel üyeliğini basit bir ilke anlaşması olarak görmemelidir; bütün katılımcıların asıl faaliyeti, pratikte ve kamusal alanda, disiplinli eylemin gerekliliğiyle, ortak olarak sunulan perspektiflerle ilgili olmalıdır.
  3. Tekil ve kolektif yaratıcılık olasılığı, bireysel sanatların ayrışmasında zaten açıklanmıştır. SE onlar yenilemek için herhangi bir girişimin haklılığını ortaya koyamaz.
  4. SE’in asgari programı, üniter bir şehirciliğe uzanması gereken ve bu ortamlarla ilgili yeni davranış biçimlerini araştıran bütünleşik ortamların geliştirilmesidir.
  5. Üniter şehircilik, insan çevresini bilinçli olarak her alandaki en gelişmiş kavramlara göre yeniden yaratan karmaşık, devam eden faaliyet olarak tanımlanmaktadır.
  6. Barınma, trafik ve boş zamanı değerlendirme sorularına çözüm, yalnızca günlük yaşam düzeyinde tek bir sentetik hipotezde birleştirilen sosyal, psikolojik ve sanatsal perspektiflerle ilgili olarak düşünülebilir.
  7. Bütün estetik düşüncelerden bağımsız olarak üniter şehircilik yeni bir kolektif yaratıcılığın meyvesidir; bu yaratılış ruhunun gelişimi, üniter şehirciliğin ön koşuludur.
  8. Bu gelişmeye uygun ortamların oluşturulması, bugünün yaratıcılarının acil görevidir.
  9. Bütün araçlar, üniter bir eylemde bulunmaları şartıyla kullanılabilir. Sanatsal ve bilimsel araçların koordinasyonu, onların çekirdeklerinin birleşmesine yol açmalıdır.
  10. Bir durumun inşası, geçici bir mikro ortamın ve birkaç kişinin hayatında eşsiz bir an için olayların oyununun düzenlenmesidir. Üniter şehircilik içinde, genel, nispeten daha kalıcı bir ambiyansın inşasından ayrılamaz.
  11. İnşaa edilmiş bir durum, daha özgür bir toplumda, hem oyunda hem de ciddiyette, üniter şehirciliğin durumların inşaasının vazgeçilmez temeli olduğu gibi, üniter şehirciliğin bir aracıdır.

Constant & Guy Debord
Amsterdam, 10 November 1958
çeviri ve yorum: etilen

henri lefebvre – ritimanaliz

bu ufak kitabın hevesi kendisini gizlemiyor. bu kitap, bir bilim, yeni bir bilgi [savoir] alanı kurmayı öneriyor: ritimlerin analizi, pratik sonuçlarıyla birlikte.

bilmenin [connaissance] ve eylemin her alanında olduğu gibi burada da, hücreler, tohumlar ve unsurlar yüzyıllardır var. ama bu kavram, yani ritim, ancak yakın zamanda gelişmiş bir biçim aldı ve böylece, sanatın nesnesi (ve çalışmadan düşünceye dek, az çok kör uygulamaların nesnesi) olarak kalmak yerine bilgi kapsamına girdi.

ilk olarak bir tanım verelim. ritim nedir? ister gündelik hayatta, ister bilginin ve yaratıcılığın üzerinde çalışılmış alanlarında olsun, ritimden ne anlıyoruz?

modern düşüncede şeyin ve şeyleşmenin eleştirisi ciltler doldurur. bu eleştiri, genel olarak oluş adına, devinim ve hareketlilik adına yürütüldü. ama bu eleştiri sonuna kadar götürüldü mü? en somut olandan, yani ritimden başlayarak, bu eleştiri yeniden ele alınmayı beklemez mi?

her ne kadar herhangi bir siyasi görüş, ideoloji, parti, örgüt yanlısı olmasak dahi bize en yakın denilebilecek oluşumun sitüasyonistler olduğunu inkar edemeyiz. henri lefebvre’de özellikle strasburg üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olduğu dönemde sitüasyonistlerle yakın ilişki kurmuş ve daha ziyade kendisini “gündelik hayatın eleştirisi” ile tanıdığımız bir düşünür.

ritimanaliz ise kendisinin üzerinde çalıştığı son kitap ve ancak ölümünden sonra yayınlanabilmiş ve onlarca yıllık birikiminin sonucu olarak felsefe tarihinde pek yüzüne bakılmamış “ritim” kavramını ele alarak mekan, zaman ve gündelik hayat bağlamında incelemiş ve üstte yaptığımız alıntıda belirtildiği gibi kendine has bir “ritimanaliz” metodolojisi önermiş.

elimizde bu sefer ayaküstü okunacak bir kitap yok, gerektiği ilgi ve özen gösterilerek üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap var. sindire sindire okunması gerekiyor zira saatlerin, günlerin, dalgaların, müzikal seslerin, döngüsel ritimlerin ve beden hareketlerinin analizine odaklanacağız. önce vaktinizi ayırın, ardından başlayabilirsiniz.

Ritimanaliz – Mekan, Zaman ve Gündelik Hayat
Henri Lefebvre
Türkçesi: Ayşe Lucie Batur
Sel Yayıncılık
2017, 128 sayfa
ISBN: 978-975-570-894-2

doğru.

Gerçek anlamda altüst edilmiş dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır.”

Guy Debord – Gösteri Toplumu (La Société du Spectacle, 1967)

Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var

Bu gezegenden sıkıldık. Buralar daha iyi yüzyıllara tanık oldu ve gelecekteki daha iyi zamanlar vaadi avucumuzdan kaçıyor. Bu dünyanın sunduğu imkanlar şimdilerde iç karartıcı ve sönük görünüyor. En iyi haliyle sunduğu şey, parçalanma gösterilerinden ibaret. Seçenekler ya kapitalizm ya barbarlık. Şantajın yönettiği bir çağ bu. Ya aynı şeyleri tekrar edeceğiz ya ahir zamanları göreceğiz. Daha doğrusu onlar öyle diyorlar. Ama biz yemiyoruz. Yirmi birinci yüzyıldan nasıl çıkacağımızı planlamanın vakti geldi. Karamsarlar haklı: bu böyle sürüp gidemez. İyimserler de haklı: Başka bir dünya mümkün. Araçlar elimizin altında.

bildiğiniz gibi etilen sosyete herhangi bir siyasi görüş, ideoloji, parti, örgüt yanlısı değildir. fakat yakın olduğu ve takdir ettiği düşünceler de yok değildir. sitüasyonistlerde şüphesiz bu grupların önlerinde geliyor. “sous les pavés, la plage” ya da “the beach beneath the street” ya da “kaldırım taşlarının altında kumsal var” 68 fransa’sında sokaklarda bütün çarpıcılığı ile yeralan bir slogan idi sitüasyonistler tarafından işlenen. ülkemizde de gezi döneminde biraz kullanıldığını gördük haklı ve doğru bir biçimde. ama konumuz bunlar değil.

tumblr_m6wicoMoK01rayqebo1_500

kaldırım taşlarının altında kumsal var, mckenzie wark’un yazdığı sitüasyonizmin pek tartışılmamış olan tarafını gündeme taşımayı amaçlayan bir kitap. şahsen okuduğumda dört dörtlük bir kitap ve tartışma nasıl oluru gösteren ve beni gerçekten heyecanlandıran nadir kitaplardan. siütasyonistlerin düşüncelerinin gelişimini iletişim, mimari ve gündelik hayat pratiklerinde görebileceğiniz, guy debord’un yanında constant, asger jorn, michele bernstein, alexander trocchi ve jacqueline de jong gibi isimlerin hayallerini, eylemlerini daha iyi anlayabileceğiniz muhteşem bir eser. bütün bunların yanında referanslarıyla da pek çok bilmediğiniz esere zıplayabileceğinizi de belirtebiliriz. ya da düşünmeden tavsiye edeceğimiz kitaplardan. kesinlikle sel yayıncılığa bu güzide eseri ülkemiz sınırlarında yayınladığı için en içten teşekkürlerle.

Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var
McKenzie Wark
Çeviren: Arda Çiltepe
Sel Yayıncılık
2014, 226 sayfa
ISBN: 978-975-570-685-6

Kapitalist Günlük Yaşamın Eleştirisi Olarak Sitüasyonist Enternasyonel

**Bu makale, sürekli olarak bahsettiğimiz Sitüasyonist Enternasyonel’e giriş niyetine, mevcut Vikipedi makalesinden başka bir alternatifiniz olsun amacıyla yayınlanmaktadır. Afiyetler olsun.**

Zafer, karmaşaya aşık olmadan onu yaratabilenlerin olacaktır.
-Guy Debord

Sitüasyonist Enternasyonel, 20. Yüzyılın ortalarında kurulmuş ve 1968 Fransa öğrenci ayaklanmalarında adını tüm dünyaya duyurmuş, gündelik hayatta estetik ve politik bir devrimi amaçlayan, 1956-1972 yılları arasında faaliyet göstermiş, kıta avrupası orjinli enternasyonel muhalif bir örgüttür. Sitüasyonizmin beslendiği ideolojiler politikada anti-otoriteryen Marksizm ve anarşist sosyal demokrasi; sanatta ise Dada, Sürrealizm, CoBrA, Lettrism ve Enternasyonel İmajinist Bauhaus olmuştur. Grubun amacı kabaca “oyunlar” vasıtasıyla günlük yaşamdaki tahakkümü ve yabancılaşmayı kırarak bireylerin yaratıcı potansiyellerini tamamiyle ortaya koydukları “kurulmuş durumlar” yaratmaktır. Sitüasyonistler 20. Yüzyılda kapitalizmin toplumsal ve günlük yaşama müdahalesi üzerine yaptıkları analizlerle Marksizm’i çağdışılığından kurtarmış ve radikal sola yeni bir rota çizmişlerdir.  “Dérive”, “Psikocoğrafya”, “Détournement” ve “Gösteri Toplumu” gibi önemli analiz ve eylem biçimlerini devrimci terminolojiye kazandırmışlardır.

Sitüasyonistler 1956’da ilk Sitüasyonist Enternasyonel kongresinde bir araya geldiklerinde siyasal bir devrimin gündelik hayatın devriminden ayrılamayacağını biliyorlardı. Onlara göre devrim bir karnaval havasında olmalı ve öncelikle bireylerin yaşayış biçimlerini dönüştürmeliydi. Aktif oldukları 20. Yüzyılda yükselen modernizmle beraber iktidarın ve kapitalizmin yaşamın her anına girdiğinin farkındaydılar, Sitüasyonistler’e göre kapitalist modern toplumda bireylerin boş zamanı yoktu, her an satın alınmış durumdaydı. Aylaklığa kapitalizmin getirdiği yabancılaşmanın bir ürünü damgası vuran Marksist çağdaşlarının aksine Sitüasyonistlere göre aylaklık kapitalizme vurulan bir darbeydi. Boş zamana ve aylaklığa atfettikleri önem ise bu kavramları kapitalizm ve modernizmin getirdiği bu gösteri toplumuna ve onun döngüselliğine bir karşı çıkış olarak yorumlamalarıydı. Nitekim Sitüasyonist’lere göre tüm sistemi yani mevcut düzenin yalnız politik değil gündelik niteliklerini de yadsımadan bir devrim mümkün değildi. 20. Yüzyıl’ın devrim mücadelesi “Gösteri Toplumu”na bir başkaldırı şeklinde olmalıydı.

Gösteri toplumu kavramı ilk olarak Guy Debord’un aynı adlı 1967 tarihli kitabında tanımlanmıştır. Kitap, modern toplumda otantik sosyal yaşamın yerine temsiller ve imajların getirildiğini savunmaktaydı. Debord kitapta sosyal yaşantının oluştan sahip olmaya ve sahip olmaktan da görünmeye evrimleştiğini yazmaktaydı. Gösteri insanları ihtiyaçları olmayan şeylere ihtiyaçları olduğuna inandırmakta, onlara hiç bir realitesi olmayan kaygılar yüklemektedir. Tüketim üzerine kurulu kapitalist düzende bireyler sürekli olarak tüketmeye ve üremeye endekslenmekteler, bunun günümüzde heryer işgal eden reklam panoları, izleyicisini kandırmak ve sindirmek üzerine kurulmuş medya ve hatta günlük sosyal ilişkiler gibi yansımalarını bulmak mümkündür. Gösteri toplumu kendini her an geliştirmekte ve var etmektedir çünkü bu toplumun içine doğan bireyler kişilik tanımlarını tüketim üzerinden yapmakta ve bu nedenle günlük yaşamlarını ve sosyal ilişkilerini bu temeller üzerine kurmaktadırlar. Yeni bir arabanın statü edindirmesi, teknolojik aletlerin artık teknik özellikler üzerinden değil müşterisinin hayatını nasıl dönüştüreceği üzerinden reklam yapması ve hatta marka tüketicilerinin markaların holiganları ve savunucuları haline gelmeleri gösteri toplumunun kendini var ettiği davranışlardan sadece bazılarıdır. Debord bu davranışları “metanın sosyal yaşamı kolonize etmesi”nin bir sonucu olarak görür. Şüphesiz gösteri toplumunun kaçınılmaz sonucu ise yabancılaşmadır. Yabancılaşma Sitüasyonist’lerde Marksizm’deki gibi üretime ve emeğe yabancılaşmadan ziyade daha çok sanatta karşımıza çıkan dünyaya ve otantisiteye bir yabancılaşma şeklinde okunmalıdır. Debord’un ve Sitüasyonist Enternasyonel’in temel amacı bu yabancılaşmayı kırarak bireyleri gösteri toplumunun tahakkümlerinden kurtarmaktır.

Kapitalizmin ve gösteri toplumunun bir sonucu olarak yabancılaşma Sitüasyonizmde karşımıza hayatın anlamsızlaşması ve değerin yok olması şeklinde çıkar. Kapitalizm tüketimi arttırabilmek için sürekli yeni ihtiyaçlar ve bireylerde sabit bir doyumsuzluk yaratır bunlar değerlerin tüketilmesine ve bireylerin artık hayatı anlamsız görmelerine yol açar. Modernizmde, ki bu temellerde  bu sistem hala devam etmektedir, kültür günlük hayattan bilinçli olarak ayrılmış durumdadır.  Felsefe günlük yaşamdan uzak teorik konuları incelemektedir, Ressamlar diğer ressamların anlaması ve yorumlaması için eserler vermektedir, yazarlar yazmanın imkanlarını sorgulayan yazılar yazmaktadır, kısacası halk ve günlük yaşam sanattan uzaklaştırılarak tamamen bir koşuşturma ve tüketme silsilesine dönüştürülmüş durumdadır. Yaratılan bu gündelikliğin dışında “yüksek sanat” halka hiç bir şey ifade etmemekte bu nedenle kendi düşüncelerini oluşturmalarını imkansızlaştırarak salt bir gösteri anlamı taşımaktadır. 20. Yüzyıl avant-garde sanatında görülen kitsch’e övgü de yüksek sanata karşı çıkıştan kaynaklanmaktadır. Bireylerde oluşturulan bu yabancılaşma ise kendisini gösteri toplumu devam ettikçe feshetmez. Bütün bu nedenlerden dolayı günlük yaşamda bir dönüşüm ve devrim elzemdir. Sitüasyonist’lerin en hassas olduğu konu ise devrimden sonra insanların yeni bir gösteri izlemesinden ziyade hayata aktif bir şekilde katılıyor olmaları gerektiğidir. Büyük devrim gerçekleşmeden hayata aktif katılımın ise oyunlar yöntemiyle olabileceğini savunurlar. Oyunlar kurulmuş durumlardır, oyuncular her ne kadar yaşananın bir oyun olduğunu bilse de ciddiyetle oynamalıdırlar. Oyunlarda şu anki sistem ve onun dinamiklerinden başka bir dünya düzeni inşaa ederek deneyimlenir bu sayede bir karnaval havasında geçecek devrimin ve devrim sonrasının provası yapılmış olur. Oyunlar gösteri toplumunun imgelerini reddetme ve yeni bir dünya yaratma amacıyla kurgulanmışlardır.

Gösteri toplumu ve onun dayattığı imgelerin reddedilmesinin bir başka boyutu da “détournement”tır. Détournement kelime anlamı olarak Türkçe’ye ters döndürme olarak çevrilse de “yıkıcılık” veya “yozlaştırma” kelimeleriyle terimleştirilmiştir. Bir sanat ve eylem biçimi olan détournement Sitüasyonizmde karşımıza gösteri toplumunun tanıdık imgelerini bambaşka motiflerde ve çerçevelerde kullanarak dönüştürme ve bu imgelere farklı, çoğu zaman zıt, anlamlar kazandırmak olarak özetlenebilir. Sitüasyonist Enternasyonel Dergisi’nin 1. Sayısında yayınlanan “Tanımlar” adlı makalede Sitüasyonist bir eserden bahsedilemeyeceği, yalnızca daha önceden oluşturulmuş eserlerin détournement  kullanılarak yapılan sitüasyonist bir yorumlamasından söz edilebileceği yazar. Bu tekniğin en önemli etkisi bireyleri yabancılaşmaya yabancılaştırma yani sanata ve günlük yaşama dair yargıları kırarak insanları yeniden düşünmeye teşvik etmek ve gösteri toplumunun imgelerine karşı bireysel imgeleri getirmekti. Pop-art veya sürrealist kolaj gibi akımlarda da karşımıza çıkan bu tekniğin Sitüasyonizm’de ayrışmasının temel noktası kullanılan eserlere kesinlikle telif hakkı ödenmemesi ve söz konusu eserlerin tamamen yepyeni anlamlarda yorumlanmasıdır. Sitüasyonist dérive’in en önemli korkusu tüketime açılmaktır zira kapitalist düzen kendine karşı olan her türlü kavramı popülize ederek tüketime açmaktadır. Kapitalizmin popülizasyon ve indirgeme taktiklerinin en belirgin örneğini Frida Kahlo’nun Marksist eserlerinin kapitalist bir biçimde değerleri düşürülerek pazarlanılması, bir süs eşyasından ibaret haline getirilmesidir. Kapitalizm’in bu kitschleştirme çabalalarının Türkiye’deki yakın dönem yansıması da çeşitli holdingler tarafından desteklenen 11. İstanbul Bienali’nin konusunun Marksist yazar Bertolt Brecht’in Üç Kuruşluk Opera adlı eserinden alınan “İnsan Neyle Yaşar?” cümlesi olmasıdır. Nitekim Sitüasyonizm bu yozlaşmaya kurban gitmemek için 1960’da sanat odaklı üyelerini ihraç ederek yalnız teori odaklı bir harekete dönüşmüştür.

Sitüasyonizmin gösteri toplumunun imgeleriyle savaştığı bir başka alan ise psikocoğrafya kavramı ve bunun bir sonucu olarak birleştirici bir şehircilik kurmaya yönelik “dérive” eylemidir. Şehircilik Sitüasyonizm’de önemli bir yer tutmaktaydı çünkü Sitüasyonist’ler mekanın insanın bilinci üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğunu düşünmektedirler. Psikocoğrafya her ne kadar Sitüasyonistler tarafından tanımlanmış bir terim olsa da iktidar, var olduğu andan itibaren kendisini her alanda ve her anda yeniden var edebilmek için psikocoğrafyayı kullanmaktadır. Şüphesiz psikocoğrafyanın en etkili kullanımı Nazi Almanya’sı döneminde görülmektedir. Bu dönemde yeniden inşaa edilen Berlin gibi şehirlerde ihtişamlı, Neo-klasik devlet binaları ve “völkisch” yani geleneksel kırsal germenik mimariyle kurgulanmış evler inşaa edilmiştir; bu iki mimari stil arasındaki çelişkiyle devlet otoritesi pekiştirilmiştir. Psikocoğrafyayı Türkiye üzerinden Ankara ve Taksim Meydanı örneklerinde incelemek mümkündür. Ankara, yeni kurulan cumhuriyet için “inşaa edilen” bir başkenttir. Cumhuriyet öncesi dönemde sıradan bir anadolu kentiyken Atatürk’ün cumhuriyetiyle devletin sarsılmaz otoritesinin bir sembolu haline gelmiştir. Şehirde kullanılan yoğun neo-klasik mimari herhangi bir estetik kaygıdan yoksun fakat totaliter ve güçlü bir estetiği temsil eden, tamamen pragmatik amaçlara hizmet eden bir mimari biçimidir. Sokaklarda, yaşayanlarının dikkatini dağıtarak meşgul oldukları işlerinden uzaklaştıracak hiç bir öğe bulunmamaktadır. Tüm şehir otoyollar ve toplu taşımayla birlikte dakikliğe odaklanmıştır. Sonuç olarak Ankara, modern olduğu kadar otoriter ve kapitalist bir şehirdir ve coğrafyasıyla sakinlerine de bu atmosferi ve bilinci yerleştirmektedir. Taksim Meydanı örneği ise hem otoriter hem de devrimci öğelerle incelenebilir. Meydan, ortasında bulunan Cumhuriyet Anıtı ile devletin bekasının sarsılmazlığını simgelemektedir. Özellikle 1977 1 Mayıs’ı sonrası Taksim Meydanı’nda eylem yapabilmek kısa süreliğine olsa da iktidar sisteminin fethi anlamına gelmekteydi. Gösteri toplumu hem iktidar hem devrim öğelerini Taksim Meydanı imgelemine sıkıştırarak değersizleştirmekte ve meydanın psikocoğrafik öğelerini şekillendirmektedir. Dérive kavramı ise psikocoğrafyayı anlama ve keşfetmeye yönelik bir eylem biçimidir.

Özellikle Les Poetes Maudits arasında Fransız Edebiyatı’nda yaygın olarak görülen Flaneur kavramının politik bir yorumlaması olan dérive en basit biçimiyle şehiri dolanmak için dolanarak onun psikocoğrafik yapısını keşfetmektir. Guy Debord dérive’i deneysel bir eylem olarak tanımlamaktaydı ne var ki kendisi aynı zamanda bu dolaşımın tesadüfsel yönünü reddetmekteydi. Debord’a göre dérive ancak bilinçli ve bir amaca yönelik olduğu sürece işe yarar olacaktır. Dérive eylemleri için Londra Psikocoğrafya Cemiyeti gibi kuruluşlarca psikocoğrafya haritaları oluşturulmuştur.  Bu haritalar ilk olarak bireyin kentlerdeki edilgen konumunu değiştirerek onları kentin içerisinde sürüklenen bir konumdansa kenti keşfeden ve dönüştüren konumuna getirmeyi amaçlar. Debord’un dérive’i gösteri toplumunun işgal ettiği alanlardansa “bakir kalabilmiş tutku çevrelerini” keşfetmeye olanak sağlar. Kapitalist düzen tarafından oluşturulmuş kentlerin başka bir okumunu sunar bireylere. Bir başka Sitüasyonist teorisyen olan Ivan Chtcheglov ise dérive’i “ Deneyim, bir dérive’in bir ayinin yerini başarıyla tuttuğunu gösterir: Enerjilerin bütününü, topluluğun yararına olacak şekilde elde etmek amacıyla onların birbirleriyle iletişime girmesini sağlamakta dérive daha elverişlidir” şeklinde ifade eder. Açıkca görülebileceği gibi Guy Debord’un aksine Ivan Chtcheglov’un dérive kavramı daha mistik ve tesadüflere dayanan bir deneyimdir her ne kadar bilinçli olmadığı gerekçesiyle bazı sitüasyonistler tarafından reddedilse de Chtcheglov’un dérive tanımı da yadsınamaz zira yine gösteri toplumunun dayattığı imgelemler ve imajlardansa bireyin kenti yeniden inşaa etmesi ve kendi imgelerini yaratması temellerine kurulmuştur.

Sitüasyonist Enternasyonel her şeyden önce bireyin düşünsel dünyasını ve bilincini özgürleştirerek yaratıcı potansiyelini ortaya çıkarmayı amaçlayan anti-otoriteryen bir örgüttür. Örgüt gösteri toplumunun kavramları hapsettikleri imgelerin sınırlarının dışına çıkarak yeni anlamlar inşaa etme ve günlük hayattaki yabancılaşmayı kırma yoluyla bu bilişsel özgürlüğün elde edilebileceğini savunur. Dérive, détournement, psikocoğrafya gibi kavram ve eylemlerle günlük yaşamı dönüştürmeyi amaçlar. Sitüasyonist Enternasyonel Dergisi’nde sözedildiği üzere Sitüasyonizm’in başarısı sitüasyonist eserlerde değil gösteri toplumunda bıraktığı tahribatta incelenmelidir. Gösteri toplumunun öğeleri 21. Yüzyıla gelindiğinde hala mevcutken Sitüasyonist Enternasyonel’e başarılı bir hareket demek pek olanaklı olmasa da hareketin ve eserlerin henüz tüketime açılamamış ve kitschleştirilememiş olması kapitalizmle savaşında yenilmekten çok berabere kaldığını göstermektedir.

 

KAYNAKÇA

“NOT BORED! Is an Autonomous, Situationist-inspired, Low-budget, Irregularly Published Journal.” NOT BORED! N.p., n.d. Web. 08 Dec. 2014.

Knabb, Ken. Situationist International Anthology. Berkeley, CA: Bureau of Public Secrets, 1981. Web.

BOYNİK, Sezgin. (2003), Sitüasyonist Hareket ve Modern Toplumlara Olan Etkisi,

Yayımlanmamış Yüksel Lisans Tezi, MSGSÜ, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Kolektif. Sitüasyonist Enternasyonel, Altıkırkbeş Yayınları, İstanbul.

durumcu manifesto

Varolan çerçeve, teknolojinin karşı konulamayan gelişimi ve bunun anlamsız toplumsal yaşamımızdaki olası kullanımlarının [yarattığı] hoşnutsuzlukla birlikte gün be gün artan yeni beşeri kuvveti boyunduruk altına alamaz.

Bu toplum içerisindeki yabancılaşma ve tahakküm, bir dizi başka şekiller arasında dağıtılamaz, ancak bizzat bu toplumun kendisi tarafından toptan reddedilebilir. Bugünkü çok-biçimli krizin devrimci çözümüne kadar tüm gerçek ilerleme açıkça askıya alınmıştır.

Gerçekten de [özgün bir şekilde] “üretimi üreticilerin özgür ve eşit birliği temelinde yeniden örgütleyen” bir toplumdaki yaşamın örgütsel perspektifleri nelerdir? Çalışma, üretimin otomasyonu ve hayati malların toplumsallaştırılması yoluyla dışsal bir gereklilik olarak giderek azalacaktır –ki bu, en sonunda, bireye tam bir hürriyet sağlayacaktır. Böylece, tüm ekonomik sorumluluklardan, geçmişin ve diğer insanların tüm borç ve sorumluluklarından kurtulmuş olan insanoğlu, ücretli çalışma ölçüsüne indirgenmesi imkansız olduğu için paraya çevirilemeyen yeni bir artık değer üretecektir. Her insanın ve tüm insanların hürriyetinin güvencesi, oyunun ve özgürce inşa edilmiş yaşamın değerindedir. Bu civelek eğlencenin gerçekleştirilmesi, insanın insan tarafından sömürülmesinin son bulmasıyla güvence altına alınan yegane eşitlik çerçevesidir. Oyunun özgürleşmesi ve onun yaratıcı otonomisi, dayatılan çalışma ile edilgen boş zaman arasındaki eski işbölümünün yerini alacaktır.

Kilise, halk kutlamalarında korunan ilkel civelek eğilimleri bastırmak amacıyla sözde cadıları zaten yakmıştır. Gayri-katılımın [non-participation] berbat kalp-oyunlarını üreten varolan hakim toplumda, gerçek sanatsal faaliyet zorunlu bir şekilde bir suç olarak sınıflandırılır. Bu kısmen gizlidir. Skandal biçiminde ortaya çıkar.

Peki gerçek durum nedir? Bu, tamamen insan varlığıyla provoke edilen daha iyi bir oyunun gerçekleşmesidir. Tüm ülkelerin devrimci oyuncuları, günlük yaşamın tarihöncesinden ortaya çıkışını başlatmak için S.I.’da [Durumcu Enternasyonal] birleşebilirler.

Şu andan itibaren geçerli olmak üzere, varolan siyasi ve sendikal örgütlenmelerden bağımsız olarak (çünkü, biz, bunların halihazırda varolanın idaresinden daha başka bir şey örgütleme kapasitesine sahip olduklarından şüpheliyiz), yeni bir kültürün üreticilerinin otonom örgütlenmesini öneriyoruz.

Bu örgütlenme ilk kamusal kampanyasına yönelik başlangıçtaki deneysel aşamayı geride bıraktığı andan itibaren, bu örgüte atfettiğimiz en acil amaç UNESCO’nun ele geçirilmesidir. Dünya düzeyinde birleşmiş olan sanatın ve tüm kültürün bürokratikleşmesi, eklektik bir korumacılık ve geçmişin yeniden üretimi temelinde dünyada bir arada varolan toplumsal sistemlerin karşılıklı derin ilişkilerini ifade eden yeni bir fenomendir. Devrimci sanatçıların bu yeni koşullara karşı hamlesi yeni türde bir eylem olmalıdır. Kültür yönetimini tek bir yapı içerisinde toplayan bu yoğunlaşma komplocu [putsch] ele geçirmeyi tercih ettiği için; ve kurum, bizim yıkıcı perspektifimiz dışında herhangi bir anlamlı kullanımdan yoksun olduğu için, bu aygıtın ele geçirilmesini çağdaşlarımız önünde meşru görüyoruz. Ve onu ele geçireceğiz. Uzun bir talepler dizisinin aydınlatılmasında en önemli [iş] olduğu ortaya çıkacak olan bu işi hızla yerine getireceğimizden emin olduğumuz için, yanlızca kısa bir zaman için olsa dahi UNESCO’yu ele geçirmeye kararlıyız.

Yeni kültürün temel özellikleri ne olacaktır ve eski sanatla nasıl karşılaştırılacaktır?

Gösteri [spectacle] karşı, gerçekleştilen durumcu kültür topyekün bir katılımı işin içine sokar.

Korunan sanata karşı, yaşanan anın derhal örgütlenmesidir.

Parçalanmış [particularised, birbirinden tamamen ayrı, her biri kendine özgü ve özel olarak görülen] sanata karşı, bu, kullanılabilir tüm unsurlarla her an ilgili olan, küresel bir pratik olacaktır. Tabiatiyle, bu, hiç şüphesiz ki anonim olacak bir kolektif üretime meyledecektir (en azından işlerin artık metalaşmaması ölçüsünde, bu kültür arkasında izler bırakma gereğinin hakimiyetinde olmayacaktır.) Bu deneyimlerin asgari önerileri, davranışta bir devrim ve –tüm gezegene yayılma, ve bunun da ötesinde yaşanılabilir tüm gezegenlere yayılma yetisine sahip olan– dinamik üniter bir şehirciliktir.

Tek yönlü [unilateral] sanat karşısında, durumcu kültür bir diyalog sanatı, bir etkileşim sanatı olacaktır. Bugün, –tüm görünür kültürüyle– sanatçılar, tıpkı rekabet nedeniyle birbirlerinden koparıldıkları gibi, toplumdan tamamen koparılmışlardır. Ancak sanat, kapitalizmin bu açmazıyla karşı karşıya iken, buna tepki olarak temelde tek yönlü kalmıştır. İlkelciliğin bu içine kapalı döneminin üstesinden tam bir iletişimle gelinmelidir.

Daha ileri bir aşamada, herkes bir sanatçı, yani bütün kültür yaratımının ayrılmaz bir üreticisi-tüketici haline gelecektir; bu ise doğrusal yenilik kriterinin hızla dağıtılmasına yardım edecektir. Eğilimlerin, deneyimlerin veya radikal şekilde farklı “okulların” çok-yönlü –birbiri ardına değil, eş zamanlı– patlamasıyla, tabiri caizse herkes bir durumcu olacaktır.

Tarihsel olarak zanaatların en sonuncusu olacak şeyi resmen başlatacağız. Amatör-profesyonel –uzman karşıtı– bir durumcunun rolü, yine de –sanatçıların kendi yaşamlarını inşa etmeyi sonlandırmamış olmaları anlamında– herkesin “sanatçı” olduğu ekonomik ve zihinsel bolluk noktasına gelinceye kadar uzmanlaşmadır. Ancak, tarihin son zanaatı, kalıcı bir işbölümü [uzmanlaşma] olmadan topluma o derece yakındır ki, SI içinde ortaya çıktığında, zanaat olarak statüsü genellikle reddedilir.

Bizi doğru dürüst anlamayanlara, küçümsenemez bir aşağılamayla şunu söylüyoruz: “Belki de yargıçları olduğunuza inandığınız durumcular, bir gün gelecek sizi yargılayacaklar. Tüm biçimleriyle yoksunluk dünyasının kaçınılmaz tasfiyesi olacak o dönüm noktasını bekliyoruz. Bunlar bizim hedeflerimizdir, ve bunlar insanlığın gelecekteki hedefleri olacaktır.”

17 Mayıs 1960

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.