Etiket: sinema

İran Sineması ve Kadın

İran sinemasında yalnızca kadının varlığı konusunda değil, İslam’da aslında yasak olan “imajın” varlığını tartışmanız gerekir önce. Yoksa hiçbir kültür kadınlara “dayanamaz” –muhakkak çekicilikleri ve birtakım güzellikleri, işveleri vesaire vardır onların. İşte Mahmalbaf’ın Kandahar filmine bakın –ne diyordu? İmajları olmayan ülke. Niçin? Çünkü kadınlarını burkalara kapatmış. Bu sosyo-politik gerçeklik yine de filme bir paradoks olarak yansımış bulunuyor (ve hissedebildiğim kadarıyla filmin yönetmeni bunun pek farkında değil): burkalarla Afganistan yaylalarında çekilmiş kadınlar filmin en güçlü ve rengarenk imajlarını oluşturmaktan geri kalmıyorlar, kapatıyorlar onları, onlar ise burka denen giysilerini yeniden ve yeniden icat ederek, renklendirerek, o çok özel erotizm dozunu kendi keyiflerince ayarlayarak cevap veriyorlar. Hayat şu ya da bu bicimde akacaksa ille de akabileceği kanalları üretmek, yeniden üretmek gerekir.

Ben İran sinemasının sırrının sansüre karsı çıkıştan ibaret olmadığını düşünüyorum. Rejimin epeydir bu “geçip giden” imajlara, yani yanılsama olduklarını bizzat gösteren imajlara toleranslı davranıyor olduğu malum. Ancak unutmayalım ki bizim on dokuzuncu yüzyılda yitirdiğimiz, oysa İran şiirinde korunan “divan” edebiyatı ve ona ait imajlar rejimi, her türden realizmin ötesine geçerek İran sinemasını koruması altında tutuyor. Düşman cephesinden yağan okların “tir-i müjen”, yani “sevgilinin kirpikleri” gibi olması yeterince sinematografik bir imajdır. Muhsin Ertuğrul denen Mustafa Kemal icazetli adam yüzünden Türkiye’de sinema filan kurulamadı. İnsanlar imajlar üstüne belki Metin Erksan’dan itibaren –o da birazcık– düşünmeye gayret ettiler –ve diyelim ki bunun için Yılmaz Güney’i, bugün de Zeki Demirkubuz’u, Derviş Zaim’i ve özellikle de Nuri Bilge Ceylan’ı beklemek zorunda kaldık.

Hep hatırlattığım bir nokta, on dokuzuncu yüzyıl sonlarında Namık Kemal’in “gerçekçilik” uğruna batı edebiyatı lehine, acem edebiyatı aleyhine ileri sürdüğü noktaların sinemaya nasıl da olanak vermediğiydi. Unutmayalım ki sinema realiteyi dosdoğru iletmez, ona bir hiyeroglif, bir gösterge rejimi ve imajlar zihniyeti dayatır. Bu zihniyet doğayı ve insani kuşatır ve yönlendirir. Sinema bu yüzden tiyatrodan çok divan edebiyatının “sembolizmine” daha yakın bir türdür. İşte bu yüzden İran’da sinema varken Türkiye’de yok.

İran’da sinemada kadının hangi şartlarda görünebildiğini biliyoruz. Önemli olan, kadın sinemacılardır daha çok. Samira Mahmalbaf ve diğerleri. Kadın halini ve çocuk halini anlatmak. Bu aslında fiziki bir duruma tekabül ediyor –hayatin katı, sıvı ve gaz hallerine gönderiyor bizi. Bu yüzden İran sinemasının mesela çocuğa ciddi ciddi ihtiyacı var: çünkü çocuklar şeyleri genellikle “gaz halinde” görebilme yeteneğine sahipler. Bizim artik alıştığımız tarzdan çok farklı bir ayırt etme ve kavrama sanatları var onların. Ve İran’da kadınlar da uzun yıllardır “çocuklaştırılmak” istenmiş. “Çözüm çok basit, kapatırsınız olur biter” tipinden bir kolaycılığa mahkûm edilmiş.

Ve “parantez”, ben de sürekli övgüler yağdırıyorum ama aslında çok iyi bir özgün sinematografik çizgi yakalamış olan İran sinemasını bir “tür” olarak algılamak konusunda henüz kararsızım… “sinemanın gerektirdiği işler”i çok iyi yaptıkları açık. Ama sürekli olarak hayatın çok dar bir kesiminde hareket etmek zorunda kalıyorlar ve bütün güçlerini “belgeleme” diyebileceğimiz bir uğraşıdan alıyorlar. Buna karşın, tuhaftır, iyi “belgesel” çekemiyorlar, çünkü her türden kurgu filmleri zaten kendiliğinden bir belgesel gibi görünüyor.

Sinemada kadının imajının ne olduğu ve nasıl işlediği, bütün çeşitliliklere rağmen galiba şöyle bir soruna indirgenebilir: çoğunlukla erkek olan yönetmenlerin ortaya sürdüğü birtakım “kadın” imajları” var. Ama bütün mesele bu imajın kadın yönetmenlerin elinde ne menem bir şey olacağı. Dolayısıyla –mesela– bir aşk filmi bir kadın tarafından çekildiğinde ondan kuşku duymalıyız. Çok iyi bir film olabilir, ama o kadar da iyi olması kötü olabilir. Kadınlar şu anda ask-meşk meselesinden çok özgürlük meselesine takılmış haldeler. Ve bu durum yalnızca batılı manada kavradığımız feminizmle sınırlanmıyor. Burkalar içinde Afgan kadınlar kendi dünyalarını nasıl kurabiliyorlarsa imajlar dünyasında da kurabilirler. Bu iş şu anda nedendir bilmem İran’da en iyi bir şekilde yapılıyor

Anlıyoruz ki kadınlık meselesi bir özgürlük meselesidir. Ancak o andan itibaren özgür aşktan filan bahsedebilirsiniz. İran sinemasının kadın filmcileri bu sorgulamayı en iyi yapanlar olarak beliriyor gerçekten.

Peki, rejim neden katlanıyor bütün bunlara: bence katlanmıyor, kandırılıyor ya da kendisini, zoraki, kandırılmaya bırakıyor. Bu zorunlu çünkü basitçe söylemek gerekirse –her ülkede olduğu gibi– İran’da nüfusun yarısını kadınlar oluşturuyor.

İran sinemasından geçerek kadını –mesela bir erkek olarak– sevemeyeceksiniz. Ama başka türden bir varlık olarak seveceksiniz. Ama işte kadın o “başka türden varlık”tan başka bir şey değildir ve o da bunu anlatmak istiyor zaten.

-ve bir not: bu asla kadınlara değil, kadın “sinemacılara” bir övgüdür… Aynı şekilde kadın “ev kadınları”, kadın “polisler”, kadın “işçiler”, kadın “fahişeler” vb. övülebilir. çünkü hepsi kendi imajlarına sahiptirler.

Ulus Baker

türk sinema tarihi

Türk Sinema Tarihi kitabı fotoğraflı ve büyük boy. Sayfa konumu da iyi. (Bana baka, pırıl pırıl yeni bir ‘bisiklet’ gibi!) Yazarı Giovanni Scognamillo. Yıllardan beri, Galatasaray’dan Tünel’e giderken solda, Tomtom Kaptan Mahallesi’nde oturur. Siz kendisinin öyle İtalyan asıllı oluşuna filan bakmayın. İstanbul’da doğmuş bir ‘İstanbul çocuğudur. Ve (Naki Turan Tekinsav gibi) (açık ya da gizli) bir sinema âşığıdır. Zaman zaman da filmlerde oynar. Adım bir kez Eric von Dâniken üçkağıtçılığında ya da fırsatçılığında kullanmış o kadar! (O furyada M. C. Anday, Mustafa Öneş… de harcanmıştır. Neyse.)

Türkiye’de herhangi bir araştırmada sinema tarihinin kaynaklarına gidilirse çokluk Nurullah Tilgen, Rakım Çalapala ve Nijat Özön çıkar karşımıza hep. (Özellikle Nijat Özön gerçek bir sinema araştırmacısıdır ve kendi konusunda adeta iğne ile kuyu kazabilir. Türkçesi de çok güzel.)

Giovanni Scognamillo Türk Sinema Tarihi’nde kimi sinema olgularını ya da filmleri sergilerken o zamanın yazarlarının görüşlerine de yer vermiştir.

Giovanni Scognamillo, bunun nedenlerim yazdığı Önsöz’de belirtmiş:

“Okur, sanırım, belki bir ‘tarih’ kitabına, daha doğrusu ‘geleneksel’ bir tarih kitabına uymayan, gereksiz sayılabilecek örneklerle karşılaşacaktır. Sözünü ettiğimiz bazı, hatta birçok filmleri değil tarih, o günün seyircisi ve eleştirmeni değerlendirmiştir zaten, unutarak, saymayarak. Ne ki, bizce, yanlış bir atılım bile zamanla belirli bir dönemin, bir yılın havasını daha etkileyici bir şekilde vermektedir.”

(Evet, Türk Sinema Tarihi’nde kullanılan dil herhalde. İstanbul Levanten ağzı değil, ama söz istifine pek de özen gösterilmiş denemez. Biliyorum şimdi sinema eleştirmenleri -Sungu Çapan bir yana- “ne önemi var?” diyeceklerdir “sözcüklerin, anlamı, üç aşağı beş yukarı, taşıması sinema eleştirisi alanında bize yeterlidir ve yeter!” Ben, aksine, öyle düşünmüyorum; gündeme getirilen konu ne olursatolsun ortada bir ‘yazı’ olayı varsa, ‘yazının kendisinde de titizlenilmelidir yağma yok!)

  1. ‘Türk Sinema Tarihi’ şu bölümlere bölünmüş olarak sunuluyor bize: Sinematografi Türkiye’de. (“Sinema Türkiye’ye hangi tarihte girmiştir, nerede, nasıl ve kimin sayesinde?” bilmen sorusuyla açılır, açılıyor.)
  2. ilk Sinemacılar: Weinberg’ten Uzkınay’a. Türkiye’de ilk gösteri, 1896 sonu ya da 1897 başı, Yıldız Sarayı’nda Bertrand adlı Fransız bir hokkabazca gerçekleştirilmiş. Parası olan azınlığa ise aşağı yukarı aynı tarihlerden az sonra Galatasaray’da Sponeck birahanesinde Yiddiş dilini de bilen Romanyalı Leh Yahudisi Sigmund Weinberg’ce gerçekleştirilmiştir.Belgesel ilk Türk filmi sayılan Ayastefanos Anıtının Yıkılışı’nı Fuat Uzkınay 11 Kasım 1914’te bir Avusturya (Sacha Messter Film Geselschaft) yapımevinin yardımıyla çeker. 150 metrelik olan bu film herhalde Aynalıkavak Film Deposu yangınında yanmıştır.)
  3. Muhsin Öncesi Sinema. (Fuat Uzkmay, 1916’da, konulu ilk Türk filmi Himmet Ağanın İzdivacı’nı çekiyor. – İlk Türkçe oyun da 1857’de ‘Odun Kılıç’ adıyla oynamıştır!)
  4. Muhsin Ertuğrul: Sesli ve Sessiz Sinema Olayı. (Bence Türkiye’de şiirler 1988’de bile sessiz çekiliyor. Seslendirme ve sözlendirme sonra… Ama konumuz şimdi sinema. Sözü Muhsin Ertuğrul’a verelim. “Daha pek küçükken babamla Ortaoyunu’na, Meddah’a, Karagöz’e giderdik. Bunlardan hiç zevk almadım ben.”) (Namık Kemal de, bütün Yeni Osmanlılar da öyledir.)
  5. Sessiz Dönemde Yapım ve Gösterim. (Rıfkı Melul Meriç’in ilginç anısı: “Sirkeci’deki Kemal Bey Sineması’na ‘Sesli Sinematographane’ denilmekte idi. Film oynatılırken, filmde aktör tabanca atarken sahne gerisinde birisi de mantar tabanca atardı. Keza filmde bir aktris şarkı söylerken perde arkasında biri de şarkı söylerdi.”)
  6. Batı’dan Gelenler ve Ötesi. (Nâzım Hikmet’in sinema alanına girişi.)
  7. Sinemaya Giriş ve Kalkınma. (Vurun Kahpeye bir sinemacının (Lütfi Ömer Akad) Türk sineması için doğuşunu müjdeler. Kanun Namına (1952), Beyaz Mendil (1955), Atıf Yılmaz Batıbeki, Gelinin Muradı (1957).
  8. Sinemacı Dediğimiz. (Memduh Ün’ün Üç Arkadaş’la (1958) ‘resmen’ keşfedilişi. Orhon Murat Arıburnu’nun Yılmaz Güney’le Tütün Zamanı
    (1959).)

Kitabın sonuna bir de 1855’ten 1959’a kadar ilginç bir ‘Kronoloji’ eklenmiş.

Bitiriyorum: Yazının başında bu kitap için ‘bisiklet’ demiştim evet, pırıl pırıl yeni. Ama Giovanni Scognamillo Türkiye’de sinema tarihi arasmda bir gezintiye çıkarken önüne birini oturtmasaydı bence daha iyi olurdu. Handikap.

(1987)
Ece Ayhan

Kötülük Dehası

Netflix’de izlediğim Evil Genius – Kötülük Dehası başlığı itibariyle de ilginç bir konu – sıradan bir pizza kuryesinin bankayı soymasıyla başlayan hikaye devamında soyguncunun boynundaki bombanın patlamasıyla sonlanıyor.

Brian Wells Erie’de yaşayan bir pizza kuryesi ve neden bir bankayı boynundaki bombayla soymayı tercih ediyor?  Aslında izledikten sonra oturup üstüne düşünmenizi sağlayan bir yapım – bir nevi garip ilham kaynağı gibi; fakat neden?

Marjorie Diehl-Armstrong beş üniversite bitirmiş, çevresi tarafından çok zeki ve bakışları etkili diye adlandırılan kişi vakti zamanında bir sevgilisini öldürmüş ve meşru müdafaa diye karar verilerek paçayı sıyırmayı başarmış. Peki, gerçek neydi?

70’li yıllarda Bill Rothstein ile birlikte olan Marjorie Diehl-Armstrong bir süre belli anlaşmazlıklarla ayrılmış – Marjorie Diehl-Armstrong’a yaşadığı süre boyunca belli hastalık teşhisleri konulmuş: Bipolar, manik-depresif gibi ve Marjorie kendisinde bir farklılık olacağını düşünerek  hür iradesiyle doktora gitmiş. Bill Rothstein ile de zamanla tartışmalar yaşayıp ayrılmışlar ve başka bir kurban olan James Roden ile sevgililik hayatı başlamış Marjorie’nin – tüm bunlar yaşanırken Bill ve Marjorie aynı kasabada yaşamaya devam ediyorlar ve Bill Rothstein’in bir gün polisi arayıp – Marjorie’nin kendisinden bir cesedi yok etmesini istediğini anlatıyor – hikaye burada başlamış oluyor.

Bill Rothstein – arkadaşları tarafından zeki, alımlı olarak adlandırılan kişi ve o da Marjorie’nin çok manipülatör ve zeki olduğunu kabul ederek polise tüm olanı biteni anlatıyor; fakat burada aklıma takılan kim daha zeki sorusunun cevabı bence Marjorie değildi; çünkü öfkesine hep yenik düşüyordu – belki iyi bir aldatıcıydı; lakin Bill hepsini yendi diye düşünüyorum.  Daha fazla kopya vermeden izlemenizi tavsiye ederim.

Bir insan neden oyun oynamayı sever?
Cinayeti son bir oyun olarak mı görür?
Narsisizm sizi katil eder mi?

Üzerine bol bol kendi hayatınızı ve aklınızda saklı olanları da katarak düşünmeniz dileğiyle.

EKMEK, ŞARAP, SEN VE BEN

Türk sinema tarihinin gizli kahramanı İhsan Yüce.

Onu bir çok filmde, mapushane ve mahalle raconcusu, ayyaş mahalle abisi, devrimci fabrika işçisi, avantasına bakan üçkağıtçı, hasis kız babası, kurnaz köy ağası gibi rollerde seyrettik. Genelde yan rollerde gördüğümüz, müthiş bir karakter oyuncusu. Hani ismi geçtiğinde bilinmeyen, fakat resmi gösterildiğinde, haa şu oyuncu denen oyunculardan aslında…

Fakat tesadüfen karşılaştığım ve beni çok etkileyen bir şiirle birkez daha tanıdım İhsan Yüceyi.

Kibar Feyzo, Bedrana, Uyanık Gazeteci, Öğretmen, İnatçı, Fazilet gibi filmlere yazdığı 60’a yakın senaryo ve 150 den fazla film de imzası var..

1968 yılında, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ile Charlie Chaplin’in trajik son dönem filmi Sahne Işıkları’nı tiyatroya uyarlayarak sergiler, İhsan Yüce.

Kibar Feyzo gibi Türk sinemasının mihenk taşların dan biri olan bir filmin senaryosu yine İhsan Yüceye aittir.

“Kibar Feyzo”da Maho Ağa’nın (Şener Şen), duvara ‘Faşo ağa’ yazan Feyzo’ya (Kemal Sunal) sorduğu “Faşo ne demek la?” sorusu ve aldığı yanıt…

Yine bu filmde Maho Ağa’nın “Ula şurda 141-142 başsınız, valla sataram ha köyü!” sözü, Türk Ceza Kanunu’nun o dönem aydın ve sanatçısının hapse girmesine dayanak olan 141. ve 142. maddelerine ustaca yapılan göndermelerdir.

Hatta, Maho Ağa’nın Feyzo’nun köye açtığı ummi helayı yıktırırken söylediği “Ağanın pohu üzerine poh olur mu ülen” sözü yıllar sonra Gezi protestoları sırasında bir duvar yazısına ilham kaynağı olacaktır.

Yani aslında İhsan Yüce, sinema emekçisi olmasından çok daha fazlasıdır…

Dahası, sinemanın dışında resim ve heykelle uğraşmış ve şiirler yazmış. Fakat bu resim ve heykellerin, hiçbirisi gün yüzüne çıkmış değil.

Şiirlerini ise ‘şairlere saygısızlık olur’ diyerek hiç yayınlamadığı söylenir.

Fakat buna rağmen, Mazlum Çimen’in harika müziği ve Mümtaz Sevinç’in sesiyle hafızalara kazanan ‘Ekmek Şarap Sen ve Ben’ şiiri günümüze ulaşmayı başarmış.

İşte bana İhsan Yüceyi tekrardan öğreden şiir;

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını
kıskandım Gogen’i Tahitilim
terlemiş vücudunu silerken
cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
güneşi doğurmuştu ölü cisim
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
sam yelim sahra-i kebirim
kahrettim her şeye o gün
babanın şarap çanağına,
Gogen’e,
kadere,
sana,
bana,
bir de gittiğin arabanın tekerine
ne diyordum arkadaş….
diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
daha sonra yaparım hayatın felsefesini
sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
bazen kadın hamamında tellak….
bazen Christoph Colomb
Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri
Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi….
bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
ona verdiğim dersle gurur duymuştum
bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum
eğer daha da içersem
Shakespare halt etmiş derim karşımda
salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
enayiymiş be Platon…
bir içsin de görsün….ne felsefesi varmış bu hayatın
anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu
ıslak kaldırımlarda yürürken acırım
önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
ukalalık işte derim neme lazım senin
kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş….
ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
şehrin izbe sokaklarında
yavaş yavaş kaybolur benliğim…

İhsan Yüce

Arıza İmajı Olarak Sinema

Bugün gerçekten Rus sanatçıları hep bir arıza imajı kotarıyorlar –bir performans mı düzenlediniz, mutlaka bir kaza çıkacaktır… ama kaza ve arıza hayata en az düzenli işleyen rasyonel bir düzenek kadar dahil olmak zorunda değil mi? O halde, bir Batılının hemen girişeceği –çoğu zaman da aslında beyhude olmayan–o “tedbir alma” çabasını bir kenara bırakın… Bırakın arıza hayata dahil olsun ve sizinle birlikte yaşasın… Arızasız bir film ya da fotograf çekilebilir mi? Hayır, çünkü arızalar Lumière’in ilk filmlerinden beri sanki bu aygıtların özünü tanımlıyorlar… Sanat eseri bir kentin, bir hayatın, bir hikayenin arızalarının hakkını tam manasıyla vermek zorundadır. Bugün Batılı sanatçılar hep bir “giderme” uslubuna sahipler… Doğulular ise (tıpkı Üçüncü Sinema manifestosunda Solanas’ların talep ettikleri gibi) galiba arızalara haklarını teslim etmeyi sürdürüyorlar…

Ve en yetkin ve rasyonel makinaların yapabilecekleri arızalar en heyecan verenler değil mi? Göreli basit bir makinenin, bir un değirmeninin nerede ve hangi süreçlerde arıza yapabileceği makinenin bizzat görünüşünden okunur… oysa tahmin edilebilir ki daha karmaşık ve “rasyonel” cihazlar arızalarını hep bir sürpriz olarak tattırırlar –ve en karmaşık cihazın insan, insanın en karmaşık tipinin de kadın olduğunu unutmamak gerekiyor… Virüslerden ve kadınlardan korkuyoruz (kadınlar da en çok birbirlerinden korktukları, çekindikleri ölçüde), ve varoluşun karmaşıklık derecesi arttıkça görünemez hatta tespit edilemez arızaların dayattığı bu temel varsayımın gücü ve ölçeği de artıyor… Vertov kentin arızalarını çekip duruyordu; Riefenstahl ise kenti bütün arıza olasılıklarından temizleyip, arızasız bir düzenek kurarak çekmek istedi filmini… Vertov ile karşılaştırılmasının son derecede abes olacağı, sözde Nazi olmadığını ıspatlamak için çektiği ve aramızda bazılarının seyretmiş olduğu şu Tiefland (Ova) filminde gizliden gizliye sırıtan o Nazi estetiğinden belli değil mi?

Ulus Baker

Guy Debord’un Sineması

Burada amacım Guy Debord’un sinema alanındaki poetikasının, ya da daha doğrusu kompozisyon tekniğinin bazı yönlerini tanımlamak. “Sinematografik eser” teriminden bilhassa kaçınıyorum, çünkü bizzat Debord bu sözcüğün kendi durumuna uygulanamayacağı konusunda bizi uyarıyor. In girum imus nocte et consumimur igni’de (1978) “hayat hikayeme bakılırsa, sinematografik bir eser yaratamayacağım apaçık belli olur” diye yazıyor. Zaten yalnızca sanat eseri kavramının Debord’un durumunda uygun kaçmayacağını sanmakla kalmıyorum, özellikle günümüzde, edebi olsun, sinematografik olsun, ya da başka bir alanda olsun eser denen şeyleri çözümlemeye giriştiğimiz her defasında, bizzat eser süresinin sorgulanmasının gerekip gerekmediğini soruyorum kendime. Kendi başına sanat eserini sorgulamak yerine neler yapılabileceği ile nelerin yapılmış olduğu arasındaki ilişkinin sorulması gerektiğini düşünüyorum. Bir defasında, kendisini bir filozof olarak kabul etmeye yeltendiğimde (hala da öyle düşünüyorum) Debord bana “ben bir filozof değilim, bir stratejistim” demişti. Kendi zamanını bütün hayatını stratejiye adayacağı bitimsiz bir savaş olarak gördü. İşte bu yüzden sinemanın bu strateji içinde ne gibi bir yeri olduğunu sormak gerektiğini düşünüyorum. Neden sinema ve Isou’da olduğu gibi Durumcular için çok önemli olan Şiir, ya da dostlarından biri. Asger Jorn gibi resim değil?

Sanıyorum bu sinemayla tarih arasındaki sıkı bağda gizli. Bu bağ nereden geliyor ve bu hangi tarih?

Bu durum imajın özgül işlevine ve derinden tarihsel karakterine bağlıdır. Burada önemli olsalar da detaylara çok fazla dalmak gerekmiyor. İnsan yalnızca kendi başına imajlarla ilgilenen tek varlıktır. Hayvanlar da imajlara çok ilgi duyarlar, ama yalnız mecbur kaldıkça. Bir balığa dişisinin imajını gösterebilirsiniz, sperm salacaktır. Bir kuşu tuzağa çekmek için kendi cinsinden başka bir kuşun imajını gösterin, bu gerçekleşecektir. Ama hayvan bir imajın karşısında olduğunu fark ettiğinde bütün ilgisini kaybeder. Oysa insan öyle bir hayvandır ki, imajları bir kez tanıdığında başlı başına onlara ilgi duymaya başlar. İşte bu yüzden resimle ilgilenir, sinemaya gider. Buradaki özgül bakış açımızdan insanın tanımlarından biri sinemaya giden hayvan olabilirdi. İnsan bir kez gerçek varlıklar olmadıklarının farkına vardığında imajlara ilgi duymaya başlar. Diğer bir nokta ise, Gilles Deleuze’ün gösterdiği gibi, sinemadaki imajın (üstelik yalnız sinemada değil, genel olarak modern zamanlarda) artık hareketsiz bir şey, bir arketip, yani tarih-dışı bir şey olmadığıdır: imajın bizzat kendisi hareketli bir kesit, bir hareket-imaj olarak dinamik bir gerilimle yüklenmiştir. Sinemanın kökeninde hareket yüklü imajlar olarak yatan Marey ve Muybridge fotoğraflarında çok iyi görülebilir bu dinamik yük. Benjamin’in de diyalektik imaj adını verdiği, onun için tarihsel deneyimin esas unsuru olan şeyde gördüğü de işte böyle bir yüktü. Tarihsel deneyim imajla olur ve imajlar bizzat tarih yüklüdürler. Resimle ilişkimizi de bu bakımdan ele alabiliriz: resimler hareketsiz imajlar değildirler, daha çok elimizde olmayan bir filmin hareket yüklü karelerinden ibarettirler. Onları bu filme iade etmek gerekir (burada Aby Warburg’un projesini hatırlayın).

(daha&helliip;)