Menü Kapat

Etiket: sinema (sayfa 1 / 5)

Guy Debord’un Sineması

Burada amacım Guy Debord’un sinema alanındaki poetikasının, ya da daha doğrusu kompozisyon tekniğinin bazı yönlerini tanımlamak. “Sinematografik eser” teriminden bilhassa kaçınıyorum, çünkü bizzat Debord bu sözcüğün kendi durumuna uygulanamayacağı konusunda bizi uyarıyor. In girum imus nocte et consumimur igni’de (1978) “hayat hikayeme bakılırsa, sinematografik bir eser yaratamayacağım apaçık belli olur” diye yazıyor. Zaten yalnızca sanat eseri kavramının Debord’un durumunda uygun kaçmayacağını sanmakla kalmıyorum, özellikle günümüzde, edebi olsun, sinematografik olsun, ya da başka bir alanda olsun eser denen şeyleri çözümlemeye giriştiğimiz her defasında, bizzat eser süresinin sorgulanmasının gerekip gerekmediğini soruyorum kendime. Kendi başına sanat eserini sorgulamak yerine neler yapılabileceği ile nelerin yapılmış olduğu arasındaki ilişkinin sorulması gerektiğini düşünüyorum. Bir defasında, kendisini bir filozof olarak kabul etmeye yeltendiğimde (hala da öyle düşünüyorum) Debord bana “ben bir filozof değilim, bir stratejistim” demişti. Kendi zamanını bütün hayatını stratejiye adayacağı bitimsiz bir savaş olarak gördü. İşte bu yüzden sinemanın bu strateji içinde ne gibi bir yeri olduğunu sormak gerektiğini düşünüyorum. Neden sinema ve Isou’da olduğu gibi Durumcular için çok önemli olan Şiir, ya da dostlarından biri. Asger Jorn gibi resim değil?

Sanıyorum bu sinemayla tarih arasındaki sıkı bağda gizli. Bu bağ nereden geliyor ve bu hangi tarih?

Bu durum imajın özgül işlevine ve derinden tarihsel karakterine bağlıdır. Burada önemli olsalar da detaylara çok fazla dalmak gerekmiyor. İnsan yalnızca kendi başına imajlarla ilgilenen tek varlıktır. Hayvanlar da imajlara çok ilgi duyarlar, ama yalnız mecbur kaldıkça. Bir balığa dişisinin imajını gösterebilirsiniz, sperm salacaktır. Bir kuşu tuzağa çekmek için kendi cinsinden başka bir kuşun imajını gösterin, bu gerçekleşecektir. Ama hayvan bir imajın karşısında olduğunu fark ettiğinde bütün ilgisini kaybeder. Oysa insan öyle bir hayvandır ki, imajları bir kez tanıdığında başlı başına onlara ilgi duymaya başlar. İşte bu yüzden resimle ilgilenir, sinemaya gider. Buradaki özgül bakış açımızdan insanın tanımlarından biri sinemaya giden hayvan olabilirdi. İnsan bir kez gerçek varlıklar olmadıklarının farkına vardığında imajlara ilgi duymaya başlar. Diğer bir nokta ise, Gilles Deleuze’ün gösterdiği gibi, sinemadaki imajın (üstelik yalnız sinemada değil, genel olarak modern zamanlarda) artık hareketsiz bir şey, bir arketip, yani tarih-dışı bir şey olmadığıdır: imajın bizzat kendisi hareketli bir kesit, bir hareket-imaj olarak dinamik bir gerilimle yüklenmiştir. Sinemanın kökeninde hareket yüklü imajlar olarak yatan Marey ve Muybridge fotoğraflarında çok iyi görülebilir bu dinamik yük. Benjamin’in de diyalektik imaj adını verdiği, onun için tarihsel deneyimin esas unsuru olan şeyde gördüğü de işte böyle bir yüktü. Tarihsel deneyim imajla olur ve imajlar bizzat tarih yüklüdürler. Resimle ilişkimizi de bu bakımdan ele alabiliriz: resimler hareketsiz imajlar değildirler, daha çok elimizde olmayan bir filmin hareket yüklü karelerinden ibarettirler. Onları bu filme iade etmek gerekir (burada Aby Warburg’un projesini hatırlayın).

Devam

Her Şeyin Yazısı

30 Mayıs 2002 tarihinde Ulus Baker’in ders grubuna yolladığı proje tartışmalarına dair yazı:

Arkadaşlar,

Galiba projelerin teorik arkaplanlarını (derslere gelmediğiniz için) buralarda tartışmak zorunda kalacağız… bu yüzden size verdiğimiz o “zorlama” ödevi (dissertation synopsis’i hepiniz aldınız umarım) yaparken projelerinizle ilgili kılınmış yönleri de herhalde biraz aydınlatıcı olacak… bunun için de modvisart mailing-list’i gerçek anlamında kullanmaktan başka çareniz yok…

Projeleri hatırlayalım önce –ve sizin kolaylığınıza, birbirleriyle aslında bağıntılı olduklarını da… Projelerden birincisi Eisenstein ile Vertov, ikincisi ise Vertov ile Riefenstahl arasında cereyan ediyor. Bu temaların hem Deleuze okumalarımız hem de bu dönem tartıştığımız şeyler bakımında manalı olduklarını ben düşünüyorum, ama diğer arkadaşlar bu “manayı” nasıl bulurlar bilemiyorum. Üçüncü proje ise Türk sinemasında “aşk” jestleri ve imajları olarak belirdi… Şimdiye dek en çok bunu tartıştık –ve özgün görünmesine rağmen galiba “ideolojik” bakımdan en sorunlu olan proje de bu… Haliyle Riefenstahl’ın filmettiği “Hitlere aşık sarışın genç Alman kızlarının” dünyası değil bu (Leni’nin aşkı da ne kadar berbat bir tarzda kavradığına son festivalde gösterilen Ova filminde benim gibi bazılarınız da şahit olmuştur)…

Şimdi, birinci projenin çıkış noktası açık görünüyor: –hep tartıştığımız bir tema bu ve herhalde sinema tarihinin kökeninde yer alan tartışmalardan biri (hatta bu tartışmanın aslında “biricik” olduğu konusunda Godard ile Daney’nin gözlemlerine katılmak gerekir). Tartışmanın filmini oluştururken belli bir okuma gerekiyor, sanıyorum arkadaşlarımız bunu yapıyorlar. Ancak bir “montaj” düşüncesi geliştirmeden Eisenstein ve Vertov (giderek Godard) çapındaki filmcilerin dünyalarını karşılaştırmaya girişmek oldukça “yüksek” bir proje gibi geliyor… En azından bu iki filmcinin sinemada montaj hususunda en güçlü düşünceleri ileri sürmüş olan kişiler olduğundan hareket edersek belki belli bir noktada umutsuzluğa kapılıp “ne haddimize” demek düşecektir bize…

Ama hayır!.. Çünkü biz de bir iş yapmak istiyoruz, dolayısıyla hiçbir zaman “ne haddimize” deme hakkımız yok… Godard “sinema tarihi” yapmaya neden girişti? Serge Daney, daha önce de okuduğumuz bir söyleşide ona şunu sormamış mıydı? “Tarih” ancak iş bittikten sonra yapılır… Sinemanın işinin bittiğine mi inanıyorsun gerçekten? Bu Hegelci bir yaklaşım gibi: Minerva’nın baykuşu karanlık çöktükten sonra uçar… Belki sinema üstüne en büyük düşünürlerden olan Serge Daney’in bile Godard’ın Histoire(s) du cinéma’sında kavrayamadığı bir nokta vardı. Sanırım ya Godard arkadaşına projesinin tümünü anlatmamış –veya buna vakit bulamamış, çünkü Daney beş yıl önce apansız dünyamızdan ayrıldı… Ya da bir şeyin öyküsü o şey henüz canlıyken anlatılmalı, yoksa çok geç olur…

Bence Eisenstein-Vertov tartışması Godard’ın dediği gibi sinema konusunda yapılabilecek en “sağlıklı” tartışmaydı, çünkü sinemanın ne olduğuna, ne olması gerektiğine ve ne olacağına (daha da önemlisi, “ne olabileceğine”) dairdi. Vertov ile Eisenstein, her ikisi de, sinematografinin mutlak gücüne inanmış insanlardı. Düşünün ki yepyeni bir medyum, ki ruh bile çağırır, varlığı kaybeder ve yeniden icat eder, dili de içerebildiği için en yüksek edebi sanatların ötesine geçebilir –tabii ki onları içerebildiği için…

Peki ama, bu tür bir güveni sinematograftan esirgemeyen Vertov acaba neden koskoca bir “dramatik”, “fictional” alanı yok etmek istemişti… önce bunu anlamak gerekiyor… Soruyu biraz daha genişletmek de gerekiyor: neden hala derslerimizde sinemadaki konvansiyonları kırıp parçalamaktan söz ediyoruz ve şimdiye dek önde gelen, ve önem verdiğimiz her sinemacı, acaba neden bizim gibi yapmaya çalışmış?..

Sinematografi, icat edildiğinde Lumière kardeşlerin elinde bir “belgeleme” işlevi üstlendi… Vertov açıkçası bu kanala aittir… Montaj fikri doğduğunda (Méliès) ise kurgu ve drama filme dahil oldular… Yapılacak farklı türden işler vardı böylece: kurmaca sinema –öyküler anlatan, hayaller kuran vesaire… ve kısıtlanmış “belgesel” sinema… Eisenstein ikisini de reddetmemiş olduğu için bize daha yakın görünüyor şimdilik… Ama unutulmaması gereken çok önemli bir nokta var: sinemada kurgusal-dramatik her unsura mutlak bir biçimde ve ömür boyu (1954’te vefat etmişti) düzenli olarak karşı çıkmış olan Vertov’un derdi acaba neydi?

Bu derdi sanırım Vertov’un hem Eisenstein, hem Esfir Şub, hem de Sovyet Sanat Komiserliği (bu ikinci ve üçüncü kişilik bu oluşuma belli belirsiz daha yakındılar ve belli ki Vertov’un “sosyalist realizm” bakımından giderilmesinden ve film yapamaz halde bırakılmasından birinci derecede sorumluydular) tarafından nasıl ve hangi noktalardan eleştirildiğini kavrarsak farkedebiliriz. Bu biraz “gizli” bir tarihtir ve çoğunlukla “yapılamayan” veya “zorla yaptırılan” filmlerle örneklenmiştir… Dolayısıyla bu filmlerin satır aralarını (Vertov’un deyişiyle “imaj-aralıklarını”) okumak gerekir…

Vertov-Eisenstein karşıtlığı konusunda şöyle bir okuma parçaları arasında dolansanız, Anglo-Sakson dünyasında pek çok makale bulursunuz… ve bunların büyük bir çoğunluğu size şunları anlatır: Vertov Sovyet rejiminin bir propagandistidir ve kurgu gibi temel sinematografik bir cihazı bu amaçlara feda etmiştir… Çok yeteneklidir ama sonuçta bir ideolojiye teslim olmuştur…

Devam

Sinemadan Zevk Almak

İzlediğin karelerin ardında küplerce alt metin olması seyir zevki verir mi mesela? İnsanlar anlıyormuş gibi yapar çoğu zaman. Önemli olan anlamak mıdır peki sinemada? Yoksa görmek midir?  Bakmak, görmek ve anlamak arasındaki yarış…

Ve bence görmekle kalamayacağınız filmler var.

Film dediğin ayakkabının içine kaçan taş gibi olmalıdır!

demiş bi’yönetmen.

Devam

werner herzog – 24 hayat dersi

sinemacılar için yazılmış ama genelleme yapılmasında bir sakınca görmüyoruz.


  1. Her zaman girişken ol, ilk adımı sen at.
  2. Eğer istediğin şansı yakalamana sebep olacaksa bir geceyi hapishanede bile geçirebilirsin.
  3. Sen bütün köpeklerini sal, bir tanesi avıyla birlikte dönecektir.
  4. Asla sorunlarının içinde kaybolma, umutsuzluk özel ve kısa tutulmalıdır.
  5. Hatalarınla yaşamayı öğren.
  6. Müzik bilgini, eski ve modern edebiyat anlayışını genişlet.
  7. Ellerinin arasındaki film son yaşamın son parçası olabilir, onunla etkileyici bir şeyler yap.
  8. Bir filmi tamamlamamanın hiçbir bahanesi olamaz.
  9. Yanında her zaman cıvata keskisi taşı.
  10. İçinde yer edinmiş eski korkaklığı engelle.
  11. İzin alma, af dile.
  12. Kaderini kendi ellerine al.
  13. Bir manzaranın iç dokusunu okumayı öğren.
  14. İçindeki ateşi yak ve bilmediğin yönlerini aydınlat.
  15. Dümdüz ilerle, asla yolundan sapma.
  16. Manevra yap ve yanlış yönlendir ama her zaman ulaştır.
  17. Reddedilmekten korkma.
  18. Kendi sesini yarat.
  19. İlk gün, artık dönüşün olmadığı gündür.
  20. Film teorisi dersinden kalmak bir sinemacı için onurdur.
  21. Şans sinemanın yaşam kaynağıdır.
  22. Gerilla taktiği en iyisidir.
  23. Eğer gerekliyse intikam al.
  24. Arkandaki ayıya (tehlikeye) alış.

ecevit yazıları

Bu çevrimiçi veri tabanı, Bülent Ecevit tarafından 1950 ile 1961 yılları arasında, başta Ulus olmak üzere çeşitli gazeteler için Türkçe ve İngilizce dillerinde kaleme alınmış yaklaşık 1500 yazıdan oluşmaktadır. Ecevit’in 1961’de Çalışma Bakanlığı ile başlayan ve 2000’lerin başına kadar süren siyasal yaşamına kıyasla bu erken dönem az bilinir. Oysa, söz konusu dönemde olağanüstü bir üretkenlik ve bağlılıkla yazdığı kültür yazıları, sanat eleştirileri, siyasi analizleri ve gezi yorumları, sivil yaşam ve demokrasi üzerine korunması gereken bir literatür oluşturur, ilerleyen yıllarda geliştireceği fikirlerin ilk nüvelerini taşır ve entelektüel hayatta sanatın önemini irdeler.

Bu proje için orijinal kaynak araştırması, SALT Araştırma ile Rahşan Ecevit-Bülent Ecevit Bilim Kültür ve Sanat Vakfı’nın (Ankara) iş birliğinde, sanat tarihçisi ve projenin araştırma direktörü Sarah-Neel Smith tarafından yürütüldü. Dört yıllık süreçte SALT Araştırma’da tüm gazete kupürleri tarandı; yazılar orijinaline sadık kalınarak kontrol edildi ve erişime hazırlandı. Vakfın kurucu üyesi Emrehan Halıcı, Rahşan Ecevit ve kardeşi Asude Aral, Ankara ziyaretlerinde büyük bir iyi niyetle araştırmayı kolaylaştırıp eksik belgeleri tamamladı.

SALT güzel işler yapmaya devam ediyor. Ecevit Yazıları‘nın ne olduğunu üstte kendileri özetlemiş. Ecevit’in günümüz siyasetçileriyle farkının tartışılamayacak boyutta olduğunun en net örneği. Her birine kim bakacak diyenlere biz 3 yazıyı öne de çıkartıyoruz.

Sonbahar

Her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının
güzel çocuklarına…

Özcan Alper, senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı Sonbahar filmiyle ilgili Birgün gazetesine verdiği röportajda “Bu film benim vicdan borcumdu” demiş. Günlerdir bu sözün etkisi…  Yolda hızlı hızlı yürürken adımları karıştıran; biriyle konuşurken söylenilecekleri, yemek yaparken tuzu, haberlere göz atarken ne okuduğunu unutturan. Kafamda uğultusu, ardım sıra ayak sesleri. “Ne takmışsın sen de!” dediğinizi duyar gibi kulaklarım. İyi duyduğumdan değil, hep çok yüksek sesle konuştuğunuzdan.

Filmin ana karakteri Yusuf, 22 yaşında bir üniversite öğrencisiyken hapse giriyor. On iki yıl ceza almasına rağmen, onuncu yılın sonunda hasta olduğundan mütevellit serbest bırakılıyor ve kalan iki üç ayını doğup büyüdüğü yerde; Doğu Karadeniz’deki annesinin yanında geçiriyor. Bir yandan unuttuğu şeyleri hatırlamaya çalışırken, bir yandan da yeni olan her şeyi izlemeye başlıyor. Tek bir farkla elbette: Her şeye son kez bakmak zorunda olan bir adamın gözleriyle bakıyor.

Filmin çekimleri sırasında Özcan Alper, Yusuf’un dağ evinin önündeki manzaraya nasıl bakması gerektiğini Yusuf karakterini oynayan Onur Saylak’ a anlatırken şöyle bir anlatım yapıyor:

-Sen burada manzarayı izlemiyorsun. Bu ağaçlar, bir daha bu rengiyle göremeyeceksin. Bu karı bir daha bu şekilde göremeyeceksin. Hep şunu düşün ‘son kez bakıyorum’. Bu bir nevi vedalaşma gibi.

Özcan Alper’in vicdan borcu, Yusuf’un son kez baktığı ağacın yeşilini hafızanıza kazımaktır. Bir daha o şekilde göremeyeceği karı üzerinize yağdırmaktır. İşine gelmeyen her şeyi umarsızca unutan insanın beynine elektroşok vermektir. Filmin son sahnesinde taşınan tabutun içinde yalnızca Yusuf değil, Habil ile birlikte Kabil de yatmaktadır.  Yusuf’un çaldığı tulumun sesi belki de Özcan Alper’in vicdanının sesidir ve bir ağıda eşlik eder.

Dilediğimdir ki; zaman hepimiz için farklı akıyordur ve Yusuf hala orada, o tepenin yeşilini ve bir daha o şekilde göremeyeceği karın beyazını izliyordur.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.