Menü Kapat

Etiket: şiir (sayfa 1 / 14)

Kanarak Ormanın Gözleri Kapanıyor


..
.

k a n a ra kbu hep eksik bir sürgün. paçasız ve yakasız. ağaçların arasından dalgaların kalbine ;
bir suskuyu oluşturamıyorsun. bir suskuyu konuşturamıyorsun.
güneşin dediğinden yoksun.
güneşin deliliğinden yeksin.
bayrakların yoksul şarkısı içinde varlık kemiren gölge kahraman gece açıyor.
gördün.
direklerini boyamayacaktın ve mahalleleri boğmayacaktın.
denizle konuşmayacaktın ve saçların hiç uçuşmayacaktı.
kırmızı biletleri yırtacaktın.
her sabah güvercinleri kargalardan ve insanlardan koruyacaktın.
kedileri geçiyorsun denge için,
gözleri kuyu köpekleri seçiyor için.
kuşları içiyorsun oyunsuz bir masal için.
muma döndün ve yüzün soyundu.
evdeki karanlıkları buldun ve sayıldın.
bir parmağını kaybettin ısındığın duvarda.
elden ele yüzyirmibir çocuktu avucunda, kazıdığın kendinden.
çiçekler durmaz ki.
çiçekler ne aradı kalbinde.
çiçekler duymaz ki.duraksıyorsun.
elinde sazı haykırıyor bir sokak velisi;
tanrı ona yeni bir el verdi.
tanrı bana oniki koridor verdi.
tanrı sana esmer betondan bir kedi verdi.
tanrı ona filizlenen bir deli verdi.
ve ekliyor; birlikte sustuğun biri var mı?
yürürken sesini duyuyorsun, adımladıkça tanışıyorsun.
kafan punk. ayakların söndü.
baş kaldırıyorsun çakılı bir hüzün içinde.
buğuyu tekrarlıyorsun.
gerilla tekneyi kıyıda yüzdürüyorsun.
zırhını çıkarıp teyyare oluyorsun.
kör duraklar öpüyorsun gözlerinden.
yanındaki ihtiyarı soyuyorsun, bir balık çıkıyor pipiden.
suskun ve bungun bir meyhane geçiyor östakiden.
geceler çekiyorsun göz kırpan ninniden.
sarkan narsız yapraklar yüzsüz heykellerden.
durulan avareleri ameliyat ediyorsun.
yok yazıyorsun sessizliği duvarlara.ara yürüyor gözlerin ara.

konuşmuyorlar, konuşmamış mı oluyorsun.

geçiyor nefesin parmaklarından.
yüzün ağaçlarda sözleri uyutuyor.
ahtapotlar gecikecek ve ellerin afiş bekliyorsun.

ışık çeteleri arasında köz merdivende inliyorsun.

sana gün saymamayı öğretmeli fare.
sana sayı saymamayı öğretmeli güvercin.
bir davulun üstünde yürüyorsun.
duman sek sek oynuyor.
göz durmuyor bulutlar arasında.
şapka altında dudaklar dikişliyor kendini.
kuşlar var içlerin.
kuşlar var içlerin.
elleri mızraklı tüm delillerin.
renklerden taşları topluyorsun.
herkesi arıyorsun, iyi ki bulamıyorsun.
kendi kendini mutlu edemeyen bir monitörün sağdıcısın.
dört elin de kelepçeli bir yarasa sinyali.
ve sustun.
atından hiç inmeyeceksin, hiç atından. susmanın ölçülerini biçeceksin, hiç ekinden.
dalgalana dalgalana bir bayrak serpeceksin, hiç havadan.
tünelin dibinde seni beklemeyecek kelimeler, hiç sesten.
bir tuşla yeniden başlatacaksın, bir tuşla sonlandırmayacaksın, hiç tuştan.
gölge asılacak boğazına. hiç hevessiz içine dalacaksın, yakacaksın onu, hiç ateşten.cebinden çiçekler çıkardın, bir esrime odası.
suskun jetonların mezarlarına yürüdün.
sönük bir şeyler var hala, eksik.
bir ölümün daha vardı.
cebinden oraları çıkardın.
gözün deniz.
gözün gök.
bir ölümün daha olmalı.
yoklamış kulağı.
hiçlemiş aynası.

insan robotun iskeleti.
rüyasında ne varsa toprağı.
olmasa da doldurur kan.

cebinden aksini çıkardın,
bir adım atsan dönüp gelecek.
cebinden bıçak çıkardın, bir hoşçakal bayrağı.
ölemeyen bir aşkın kanı, ruhunu çıkarmıştın orada.
uyanmıştın bir yankıda, içinde uçuşmuştu sokak köpekleri.
çarkında kimsesiz bir seda var zamanın.dünün kanına ihtiyacım yok.
bugünün kanına ihtiyacın yok.
yarının kanına ihtiyacı yok.

ardında çaresiz bir eda var zamanın.

gölgelerin kanına ihtiyacım yok.
duvarların kanına ihtiyacın yok.
yolların kanına ihtiyacı yok.

denize düşersin, böyleyim.
rüzgara bakarsın, öylesin.
topraktan gizlenirsin, şöyle.

sözlerin kanına ihtiyacın yok.

serkeş bir aşkın içine gireceksin, sarhoş odaların renginde.

ormanın gözleri kapanıyor.
.
..

çirozname

beyaz kocaman bir duvar – çıplak mı çıplak
üzerinde bir merdiven – yüksek mi yüksek
duvar dibinde bir çiroz – kuru mu kuru

bir herif geldi elleri – kirli mi kirli
tutmuş bir çekiç bir çivi – sivri mi sivri
bir büyük yumak da sicim – zorlu mu zorlu

çıktı merdivene derken – yüksek mi yüksek
mıhladı sivri çiviyi – tak tak da tak tak
duvarın taa tepesine – çıplak mı çıplak

attı çekici elinden – düş allahım düş
taktı çiviye sicimi – uzun mu uzun
astı ucuna çirozu – kuru mu kuru

indi mervidenden tekrar – tıkır da tıkır
sırtında çekiç merdiven – ağır mı ağır
çekti gitti başka yere – uzak mı uzak

o gün bugündür çirozcuk -kuru mu kuru
mezkur cismin ucunda – uzun mu uzun
nazikçe sallanır durur – durur mu durur

ben bu hikayeyi düzdüm – basit mi basit
kudursun bazı adamlar – ciddi mi ciddi
ve gülsün diye çocuklar – küçük mü küçük.

charles cros
fransa, 1842-1888
çeviren: orhan veli kanık

Kırık Zaman Masalı

Kırık zamanlardı,
Kum saati yorgun düşmüş,
Akrep yelkovana küsmüş.
Gece yarıları öksüz…
Yokluk eksiklikle karışmış.
Sokaktan insan sesleri.
Pastahanelerin önlerinde muhallebi kuyrukları.
Sabah saat beş.
Sığmıyor içime,
Öfkem kaygım ve tüm endişelerim…
Duvarları tırnaklarla çizilmiş,
Kan revan içinde
Bir oda içerim.
Duvarda isli bir ayna.
Çoğalalım istiyorum sevgili !
İçerimdeki o oda yıkılsın !
Bir olmayalım, çoğalalım!

Yollar hep gider benden.
Dünya da yuvarlak değil,
Bir tepsi gibi.
Kara delikler pusuda,
Gidersen düşersin,
Belli olmayan bir zamana.
Kırık zamanlardı…
Evren toz bulutundan doğduğunda,
Annem çamaşır suyu döktüğü
için bulutlar vardı.
Bulutlar temizdi, gökyüzü kirliydi.
Su başlarında kadınlar.
Döve döve temizlenen çamaşırlar sırada.
Saat 12’yi vurmaya niyetli.
Maksat küsler barışsın,
Akrebin zehri aksın,
Kirliyle beyaz karışsın.
Çoğalalım istiyorum sevgili !
İçerimdeki o oda yıkılsın !
Bir olmayalım, çoğalalım!

Kırık zamanlardı
Bir orman, bir ağaç, bir ben vardı.
Toprak kabul etmez olmuş
Hiçbir canlıyı.
Toprak ağaca,
Ağaç dalına,
Dal yaprağına küsmüş.
Bir tufan kopsa
Bütün küsler el ele.
O gün,
O saatte,
O saniye…
Çoğalalım istiyorum sevgili
İçerimdeki o oda yıkılsın
Bir olmayalım, çoğalalım!

Sınırın Bitki Örtüsü

Arjin’e…

Karanfili koklayıp suya bıraktı.
Kokusu yayıldı bahar gelmemiş dağlara.
Ve köşesinden bir darbe aldı
Odanın ortasında bir anıt gibi duran
Ayna.
Yüzün hafızamda bir çocukluk
Fotoğrafı kadar masum.
Yüzün hafızamda, hatıramda…

Sırtını rüzgara yasladığından beri
4 kış geçti Tatvan’da.
4 Kere yumdum gözümü.
Kış çok çetin,
Donma olur mu?
Kardelen ol aç
Munzurlarda,
Nergis ol Zagros’da,
Vicdan taşı, umut taşı Nemrutlara!
Yüzün hafızamda bir çocukluk
Fotoğrafı kadar masum.
Yüzün hafızamda, hatıramda…

Karanfil koklayıp da
Ölümü çağırma gece gece
Çocuk!
Köşe başlarını tutmuş
Akrepler kirpiler.
Nuh’un gemisi su alıyor.
Bir yılan bağırıyor:
Denize düşmeden de sarılabilirim.
Bir karış toprak bulsam
İlk dileğim ölmek.
Kapat gözlerini diyor annem,
Sonra bir dalga düşle gerçeği ayırıyor.
Ve tüm bayraklar yanıyor.
Geriye bir tek alevin rengi,
bir tek kanın rengi,
bir kırmızı çizgi kalıyor.

Sınırlara basma çocuk,
Bahar gelmeden vururlar!
Yüzün hafızamda bir çocukluk
Fotoğrafı kadar masum.
Yüzün hafızamda, hatıramda…

Biraz Sanat Az da Ahlat Ağacı

Hiç kimsenin birbirini sevmediği ve sevmek zorunda olmadığı yer: Sanat

Düşüncenizi ayakta tutan şey – ürettiğiniz eserde tatmin olma halidir ve bunu insanlara ulaştırıp beğendirmek kişi için mühimdir. Enteresan olan ise; yazan üzerinden gidersek – eleştirdiği kitleye sattığı kitaptan gurur duyar. O yerdiği insanlar, yazanın şiir/öykü kitabını ya da romanını okudukları ve satın aldıkları zaman yazar/şair belli bir kimliğe bürünür ve bu açıkça gözlemlenir. Bunları, bilmem ne şiir gecelerinde veyahut dangalak dergi toplantılarında görebilirsiniz.

Ahlat Ağacı filminde Doğu Demirkol ile Serkan Keskin’in sahnesinde iki karaktere de hak verip aynı zamanda öfkelendim; çünkü inanıyorum ki romantiklik ve yapış yapış bir isyan komiktir. Kendini farklı diye kabul edip bunu manifesto ile süslemek beni iğrendiriyor; lakin başka bir bakış açısıyla yapanın kendisini haklı gördüğü ve eleştirdiği insanların arasında olmamak istemesi de gayet doğaldır. Sorun ise; duygudaşlık(empati) kurmak zordur ve yapıyorum demek eylemin gerçekleştiği anlamına gelmemektedir.  Bu sahnede bir yazar ile yazar olmak isteyen ve kitabını yazmış; fakat daha basmamış iki kişi sohbet etmektedir. Biri rüştünü kanıtlamış- diğeri kendisini içten içe iyi görmekle beraber karşı tarafla aynı kulvarda olduğunu göstermeye çalışmaktadır – yani egosu ona ben iyiyim ve beni tanımaları gerek diye söylemektedir. Sonra kıdemli yazar burada devreye girer ve bu işin çalışma ile olacağından o kadar da kolay olmadığından bahseder. Çırağımız ise; hayır ben bilgiliyim ve sen riyakâr olmuşsun demek için peşinden ayrılmaz yazarın ve konuşmasını sürdürür. Muhabbet, bir öfke patlamasıyla sonuçlanır ve herkesin yolu ayrılır. Bu öfke – ben seni dinlemek zorunda değildim; fakat dinledim demektir. Aslında olması gereken bu mudur? Hiçbir zaman insandan taraf olmadım – tahammül edemedim ve edemiyorum da – bundan ötürü de herkesi dinlemek bir erdem değil – aksine gereksiz nezaketin sahteliğidir.

Oturduğunuz koltuğu, evi, mahalleyi, arkadaşlarınızı ve içinde bulunduğunuz ortamları düşünün ve kim olduğunuzla ilgili bazı kararlara varın. Hatırladığım kadarıyla büyük para kazanan yazarlar eleştiriliyor – belli ödül veren papyonlu yaş almışlar eleştiriliyor, solculuk satan haksızlığın dibinde yüzen yayıncılar eleştiriliyor. Kimilerinin edebiyat mafyası dediği şey her daim devam ediyor. İsmin meşhurluğuna, instagramda kaç takipçisi olduğuna göre basılan yazılar ve kitaplar – yazdıkları bir yerlerde çıkabilsin diye arkalarından küfrettikleri yazarların kuyrukçuluklarını yapanlar, etik, kural ve sistem kelimelerini dillerinden düşürmeyip – girişimcilik örnekleriyle birilerini dolandıranlar ve bunun gibi daha neler var.  Peki, kendisini sosyal medyada iyi satabilen bohemlerimiz ve bilmediği konularda ahkâm kesme zırvalığı ne olacak? Karşınızdakinin iyi ve güzel diye tabir ettiği şeyin dışında iseniz var olamayacaksınız – o sizin ne kadar satacağınıza karar verdikten sonra saygınlık kazanacaksınız ve bu maalesef değişmesi mümkün gözükmemektedir.

Bir tablonun kimler tarafından alındığı – bir tiyatroda hangi oyuncularla/yönetmenle çalıştığınız ve kitabınızı ya da yazınızı kimin eleştirdiği sizi biri yapacaktır.  Herkese göre o iş öyle yapılmaz; ancak kendini bir şekilde var edebilen o işi o şekilde yapmayan oluyor; ücra bir köşede de kalsa; çünkü içinde bulunduğum bol tırnak içindeki edebiyat çevresi, tiyatro çevresi bana gösterdi ki – bu insanlar ne yapıyorsa onlar gibi tek bir çizgiden yürümeye çalışma, tiyatro böyle yapılmaz deniliyorsa sen bir bak izle, böyle kitap olmaz deniliyorsa sen bir oku – bir bok anlatmamış diye eleştiri yapıyorsa bir tablo için sen bir bak – sana bir şey anlatıyordur belki.

Size bol sanatlı, az riyakâr zamanlar dilerim – bildiğinizi, körü körüne değil; lakin rasyonel bir süzgeçten geçirerek yapmaktan vazgeçmeyin ve kimseyi sevmek zorunda ve kimseye kendinizi sevdirmek zorunda hissettirmeyin.

Matematik An

 

 

 

Bazan da bir yerde kuşlar vardır
Ne uçmak, ne görünmek için
Bir karanfil pencereyi deler
Bir kapı kendiliğinden kapanır
İstesek sevişirdik, ama olmadı
Biz değil yaşayan acılardır.

 

yarısı görünüyordu sırtının…tadı kaçmış sabaha, aydınlık masaya eğili başın…yarımına dayanılır sırt. ağlıyordun. nereden biliyordum bunu bilmem. hiçbir ses yok hatırımda. ama sapasağlam durur o pencere önünde eğilmiş sessiz kederin. anlamlarını yitirmiş kahvaltılıklar, neşe vermekten yoksun reçeller ve zeytin taneleri. yarısını bunca yıldır taşıdığım o yıkılmış sırt. çatala tek gelen, kısmet taşımayan on dört zeytin tanesi

sobanın başında dururken geldim yanına. ‘üzülme’ dedim, ‘üzülmeyelim’ dedin. ölmüş gibiydik. az daha ölecek gibiydik. ya ölseydik. ‘ölmedik ya’ dedik. ‘toparlanalım da’. ‘yeniden başlar her şey’. kaşlarımızda değil göğsümüzde bir gemici düğümü gibi. ellerimizde çıtır çıtır bir buzdan kalp. burnunun ucu sızlayan iki omuzduk. kalan ikisi kırık.

sebze kasalarını taşıdığını bilirim.bir hayali ısıtmak için. kara saçlarına değer sırtına vurunca. yatağını yorganını taşıdığın gibi.  yedi tepelide. on dokuz yaşında. kendine mektuplar yazdığını. iki yüz elli gram peynire katık ettiğin daktilo vuruşlarını.yerin dibinde, yerin dibine yazdığın yeryüzü dolu mektuplarını. mavi kuyruğunu. silinmiş kalem bıyığını. altın gözlerini. tavşan kızı, kırmızı öpüşlerini…

yedi cüceler vardı. elimi tuttuklarını hatırlarım. öyleyse pamuk prensestim . hiç değilse prensestim. ya da öyle sanardım. küçük bir kutuydu ev. minik pencereler ve yeşil oyuncaklar. kutu kutu. bayırdan aşağı koşmuştuk. anahtarımız vardı. henüz kilitlerine sokulmamış. daha yerleştirmeden yerine, umutsuzlanılmamış. şekerden bir evdi. evcilik oynayıp yaşlanmıştık.

kağıdı aldım elime. merdivenleri çıkmaya başladım. bu kadar ağır olmamıştı hiçbir adım. iki kat yukarı çıkmak . taş çatlasın onar basamak. kalbimi ezen yirmi hamle. göğsümde ciğer paresi. uyur bir gonca. süt kokan bir ceylan. altında kalbim. altında gözlerim. altında çerçevesini terkeden resmim. altında duvar kıran içim. vura vura, çın çın . hep içine doğru. nihayet bir adım odaya. bir ana. iki ana. hiç konuşmadan ağlaşmamız. hayvan iniltisi gibi açık yaramızdan. aynı alfabeden, aynı figan.

beş günlük sakallıydın. yirmi dört ayar bir su. parlak iki yıldız. kuşkusuzluk. buram buram bir itki.  bir gül goncası sulamıştık seninle. bir gülün aksine sarılmıştı kalbim.

 

zaman.
yirmi basamak.
cam kavonoz.

* ‘acılar şenliği ‘, kekremsi bir aşktın. kapı eşiğinde lacivert jeanlı bir Prometheus. beş günlüktü sakalın.

‘yıkanır denizde ışıkları ayın, sallanır sahilde nefesi rüzgarın’ . tenor olabilirdin ‘santa lucia‘ da. durur bir sopranoyla atışırdın karanlık deniz kıyısında. şarap kokmasa, deniz olmasa söylemezdin gülsünler diye. durup durup sayıklardık. bağırarak. içkili. sevgili.
çiz, çak, söyle, yaz, oyna.
ehil ele uğramamış, ilkel sebil kabiliyet kumlara, asvaltlara, cık cıklara, boşunalara, hebalara akardı. küp tekrar dolduruncaya ; damla kalıncaya sızardı. zaman geçerdi. zaman hiç acımadı.

saat dördü yirmi geçe pastanenin en dibinde. kravatı taze atılmış liseli oğlanlar gibi beklerdin. saat dördü yirmi geçe. ‘ dörtten sonra’. O diline pelesenk, komik, afaki sözün. dörtlerden ve yirmilerden bir ömür birikmişti. pastane simit sarayı olunca, kimse buluşmuyordu dörtten sonra. plaj kabinlerinde va kara kışlarda pastanı üflemiyordu kızlar. senin hatıraların onlardaydı. hafızası senden iyi ve sırf bu nedenle aklını kaçıranlarda.
saat dördü yirmi geçe bir kız minübüsten inerdi. seni seviyorum asılı yürürdü ağzının köşesinde.
saat dördü yirmi geçe bir çocuk şehrin ortasından bakardı. yürüyen uzun saç tellerini sayardı. seni seviyorum bir. seni seviyorum iki…

otuz kart dökmüştün önüme. otuzunda sessizlik yazan. ben ise sesleri severdim, aklımdaki seslendirilmemiş sesleri. bir iş hanının karanlık katında.‘ bana güven’ demiştin. ikinci kere ve gözlerinin kefilliğinde. onuncu basamakta takılıp baktım aydınlığa doğru yürüyüşüne. avucumda sıktım papatyayı. bir defter arasında öldürmeye götürdüm kendimle. menzilinden alınmış zehirle uzun yol boyu yalpaladım. kaçmayı beceremedim. hiç.

ay vardı. ay, kendini yazıhane sanan bir dikdörtgene dururdu. iki sandalye, bir dirseklik masa. ve toz. bir ömürlük, bir ciğer dolusu talaş. güneşten solmuş ve çoktan futbolu bırakmış on birlere yaslanırdın. gözlerini unutmadım bir. ayırdım onları sonrakilerden. -sonraki gözlerinden-
içinden akşam aktığını bilirim gözlerinin. içinden kızıl bir denizin taştığını. büyüdüklerini. bütün duvarları saydamlaştırdıklarını. hep henüz susmuş, hep yeni kurumuş gibi tanrısal bir nakış taşıdıklarını. kilolarca toz yuttum seninle. ay altında. gözlerinden sızan parlak sarı, tozları iterdi. geçmişte oldu bunlar. inanması ne zor. aynı gözlerde kirlendim. içinden ışık sızdırmayan bu ama gözler onlar mıydı?
üşenmeyip bakardım o zamanlarda. aynı dikdörtgende ayın yanmadığına, sarı gözlerin tuhaf yokluğuna. yaslanılmayan on birlere bakardım. alçıdan bir heykeli koyardım masaya, çıplak. onbeş çarpı üç yüz altmış beş kere ; yaşlanınca hayal kırıklığının tuz-buz ettiği bir heykeli koyardım.

heykel bir palyaçoya yakışır sonu seçip, intihar ederdi. belirgince çentilmiş bir tarih veda ederdi dağılmış parçalarında. beşi bir parçada, ikisi bir parçada. her şey biterdi. her şey, hiçbir zaman eskisi gibi olmamak diye bir ölüm seçerdi. en özensiz, en değersiz zamanlarımı seninle bir eskiciye satardım.

geriye hiçbir şey kalmazdı. hep yanılırdım. hep yanılırdın.

mutfak masalarını tezgah üstü lambalar aydınlatırdı. ayrılık içerde, bırak, sus ve saldır masada otururdu. kalkıp kendimi seyrederdim kapının arkasına saklanıp. durmamı isterdim. her sabah hiçbir şey olmamış bir sesleniş yaratırdık. meleği arayıp, şeytanı bulurduk arka bahçede.

biri ve üçü gösterdik birbirimize yaşlarımızdan. birler kızıl deli bir attı, soluğu yakan. üçler vurulan ve gözünü kapadığında defalarca yere yıkılan bir kuştu. kendilerini görünce tanımazlardı. birler üçleri sırtında taşırdı. bilinmeye başlanan bir varış uzaktan el sallardı. selim bir tabiatı vardı anın. gün ışıyana kadar eli alnımızda. nasılsın, daha iyi misin? buralardayım. aklının ötesinde, yavaş yavaşım…

bütün çarpımlar, katlar ve kalanlar yanlış sonuca götürdü.
senin matematik dehan eskidi. ben zaten oldum olası anlamazdım.

*Bilgesu Erenus
Şiir: Edip Cansever (İnfilak)

 

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.