Menü Kapat

Etiket: şiir (sayfa 1 / 13)

Matematik An

 

 

 

Bazan da bir yerde kuşlar vardır
Ne uçmak, ne görünmek için
Bir karanfil pencereyi deler
Bir kapı kendiliğinden kapanır
İstesek sevişirdik, ama olmadı
Biz değil yaşayan acılardır.

 

yarısı görünüyordu sırtının…tadı kaçmış sabaha, aydınlık masaya eğili başın…yarımına dayanılır sırt. ağlıyordun. nereden biliyordum bunu bilmem. hiçbir ses yok hatırımda. ama sapasağlam durur o pencere önünde eğilmiş sessiz kederin. anlamlarını yitirmiş kahvaltılıklar, neşe vermekten yoksun reçeller ve zeytin taneleri. yarısını bunca yıldır taşıdığım o yıkılmış sırt. çatala tek gelen, kısmet taşımayan on dört zeytin tanesi

sobanın başında dururken geldim yanına. ‘üzülme’ dedim, ‘üzülmeyelim’ dedin. ölmüş gibiydik. az daha ölecek gibiydik. ya ölseydik. ‘ölmedik ya’ dedik. ‘toparlanalım da’. ‘yeniden başlar her şey’. kaşlarımızda değil göğsümüzde bir gemici düğümü gibi. ellerimizde çıtır çıtır bir buzdan kalp. burnunun ucu sızlayan iki omuzduk. kalan ikisi kırık.

sebze kasalarını taşıdığını bilirim.bir hayali ısıtmak için. kara saçlarına değer sırtına vurunca. yatağını yorganını taşıdığın gibi.  yedi tepelide. on dokuz yaşında. kendine mektuplar yazdığını. iki yüz elli gram peynire katık ettiğin daktilo vuruşlarını.yerin dibinde, yerin dibine yazdığın yeryüzü dolu mektuplarını. mavi kuyruğunu. silinmiş kalem bıyığını. altın gözlerini. tavşan kızı, kırmızı öpüşlerini…

yedi cüceler vardı. elimi tuttuklarını hatırlarım. öyleyse pamuk prensestim . hiç değilse prensestim. ya da öyle sanardım. küçük bir kutuydu ev. minik pencereler ve yeşil oyuncaklar. kutu kutu. bayırdan aşağı koşmuştuk. anahtarımız vardı. henüz kilitlerine sokulmamış. daha yerleştirmeden yerine, umutsuzlanılmamış. şekerden bir evdi. evcilik oynayıp yaşlanmıştık.

kağıdı aldım elime. merdivenleri çıkmaya başladım. bu kadar ağır olmamıştı hiçbir adım. iki kat yukarı çıkmak . taş çatlasın onar basamak. kalbimi ezen yirmi hamle. göğsümde ciğer paresi. uyur bir gonca. süt kokan bir ceylan. altında kalbim. altında gözlerim. altında çerçevesini terkeden resmim. altında duvar kıran içim. vura vura, çın çın . hep içine doğru. nihayet bir adım odaya. bir ana. iki ana. hiç konuşmadan ağlaşmamız. hayvan iniltisi gibi açık yaramızdan. aynı alfabeden, aynı figan.

beş günlük sakallıydın. yirmi dört ayar bir su. parlak iki yıldız. kuşkusuzluk. buram buram bir itki.  bir gül goncası sulamıştık seninle. bir gülün aksine sarılmıştı kalbim.

 

zaman.
yirmi basamak.
cam kavonoz.

* ‘acılar şenliği ‘, kekremsi bir aşktın. kapı eşiğinde lacivert jeanlı bir Prometheus. beş günlüktü sakalın.

‘yıkanır denizde ışıkları ayın, sallanır sahilde nefesi rüzgarın’ . tenor olabilirdin ‘santa lucia‘ da. durur bir sopranoyla atışırdın karanlık deniz kıyısında. şarap kokmasa, deniz olmasa söylemezdin gülsünler diye. durup durup sayıklardık. bağırarak. içkili. sevgili.
çiz, çak, söyle, yaz, oyna.
ehil ele uğramamış, ilkel sebil kabiliyet kumlara, asvaltlara, cık cıklara, boşunalara, hebalara akardı. küp tekrar dolduruncaya ; damla kalıncaya sızardı. zaman geçerdi. zaman hiç acımadı.

saat dördü yirmi geçe pastanenin en dibinde. kravatı taze atılmış liseli oğlanlar gibi beklerdin. saat dördü yirmi geçe. ‘ dörtten sonra’. O diline pelesenk, komik, afaki sözün. dörtlerden ve yirmilerden bir ömür birikmişti. pastane simit sarayı olunca, kimse buluşmuyordu dörtten sonra. plaj kabinlerinde va kara kışlarda pastanı üflemiyordu kızlar. senin hatıraların onlardaydı. hafızası senden iyi ve sırf bu nedenle aklını kaçıranlarda.
saat dördü yirmi geçe bir kız minübüsten inerdi. seni seviyorum asılı yürürdü ağzının köşesinde.
saat dördü yirmi geçe bir çocuk şehrin ortasından bakardı. yürüyen uzun saç tellerini sayardı. seni seviyorum bir. seni seviyorum iki…

otuz kart dökmüştün önüme. otuzunda sessizlik yazan. ben ise sesleri severdim, aklımdaki seslendirilmemiş sesleri. bir iş hanının karanlık katında.‘ bana güven’ demiştin. ikinci kere ve gözlerinin kefilliğinde. onuncu basamakta takılıp baktım aydınlığa doğru yürüyüşüne. avucumda sıktım papatyayı. bir defter arasında öldürmeye götürdüm kendimle. menzilinden alınmış zehirle uzun yol boyu yalpaladım. kaçmayı beceremedim. hiç.

ay vardı. ay, kendini yazıhane sanan bir dikdörtgene dururdu. iki sandalye, bir dirseklik masa. ve toz. bir ömürlük, bir ciğer dolusu talaş. güneşten solmuş ve çoktan futbolu bırakmış on birlere yaslanırdın. gözlerini unutmadım bir. ayırdım onları sonrakilerden. -sonraki gözlerinden-
içinden akşam aktığını bilirim gözlerinin. içinden kızıl bir denizin taştığını. büyüdüklerini. bütün duvarları saydamlaştırdıklarını. hep henüz susmuş, hep yeni kurumuş gibi tanrısal bir nakış taşıdıklarını. kilolarca toz yuttum seninle. ay altında. gözlerinden sızan parlak sarı, tozları iterdi. geçmişte oldu bunlar. inanması ne zor. aynı gözlerde kirlendim. içinden ışık sızdırmayan bu ama gözler onlar mıydı?
üşenmeyip bakardım o zamanlarda. aynı dikdörtgende ayın yanmadığına, sarı gözlerin tuhaf yokluğuna. yaslanılmayan on birlere bakardım. alçıdan bir heykeli koyardım masaya, çıplak. onbeş çarpı üç yüz altmış beş kere ; yaşlanınca hayal kırıklığının tuz-buz ettiği bir heykeli koyardım.

heykel bir palyaçoya yakışır sonu seçip, intihar ederdi. belirgince çentilmiş bir tarih veda ederdi dağılmış parçalarında. beşi bir parçada, ikisi bir parçada. her şey biterdi. her şey, hiçbir zaman eskisi gibi olmamak diye bir ölüm seçerdi. en özensiz, en değersiz zamanlarımı seninle bir eskiciye satardım.

geriye hiçbir şey kalmazdı. hep yanılırdım. hep yanılırdın.

mutfak masalarını tezgah üstü lambalar aydınlatırdı. ayrılık içerde, bırak, sus ve saldır masada otururdu. kalkıp kendimi seyrederdim kapının arkasına saklanıp. durmamı isterdim. her sabah hiçbir şey olmamış bir sesleniş yaratırdık. meleği arayıp, şeytanı bulurduk arka bahçede.

biri ve üçü gösterdik birbirimize yaşlarımızdan. birler kızıl deli bir attı, soluğu yakan. üçler vurulan ve gözünü kapadığında defalarca yere yıkılan bir kuştu. kendilerini görünce tanımazlardı. birler üçleri sırtında taşırdı. bilinmeye başlanan bir varış uzaktan el sallardı. selim bir tabiatı vardı anın. gün ışıyana kadar eli alnımızda. nasılsın, daha iyi misin? buralardayım. aklının ötesinde, yavaş yavaşım…

bütün çarpımlar, katlar ve kalanlar yanlış sonuca götürdü.
senin matematik dehan eskidi. ben zaten oldum olası anlamazdım.

*Bilgesu Erenus
Şiir: Edip Cansever (İnfilak)

 

EKMEK, ŞARAP, SEN VE BEN

Türk sinema tarihinin gizli kahramanı İhsan Yüce.

Onu bir çok filmde, mapushane ve mahalle raconcusu, ayyaş mahalle abisi, devrimci fabrika işçisi, avantasına bakan üçkağıtçı, hasis kız babası, kurnaz köy ağası gibi rollerde seyrettik. Genelde yan rollerde gördüğümüz, müthiş bir karakter oyuncusu. Hani ismi geçtiğinde bilinmeyen, fakat resmi gösterildiğinde, haa şu oyuncu denen oyunculardan aslında…

Fakat tesadüfen karşılaştığım ve beni çok etkileyen bir şiirle birkez daha tanıdım İhsan Yüceyi.

Kibar Feyzo, Bedrana, Uyanık Gazeteci, Öğretmen, İnatçı, Fazilet gibi filmlere yazdığı 60’a yakın senaryo ve 150 den fazla film de imzası var..

1968 yılında, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ile Charlie Chaplin’in trajik son dönem filmi Sahne Işıkları’nı tiyatroya uyarlayarak sergiler, İhsan Yüce.

Kibar Feyzo gibi Türk sinemasının mihenk taşların dan biri olan bir filmin senaryosu yine İhsan Yüceye aittir.

“Kibar Feyzo”da Maho Ağa’nın (Şener Şen), duvara ‘Faşo ağa’ yazan Feyzo’ya (Kemal Sunal) sorduğu “Faşo ne demek la?” sorusu ve aldığı yanıt…

Yine bu filmde Maho Ağa’nın “Ula şurda 141-142 başsınız, valla sataram ha köyü!” sözü, Türk Ceza Kanunu’nun o dönem aydın ve sanatçısının hapse girmesine dayanak olan 141. ve 142. maddelerine ustaca yapılan göndermelerdir.

Hatta, Maho Ağa’nın Feyzo’nun köye açtığı ummi helayı yıktırırken söylediği “Ağanın pohu üzerine poh olur mu ülen” sözü yıllar sonra Gezi protestoları sırasında bir duvar yazısına ilham kaynağı olacaktır.

Yani aslında İhsan Yüce, sinema emekçisi olmasından çok daha fazlasıdır…

Dahası, sinemanın dışında resim ve heykelle uğraşmış ve şiirler yazmış. Fakat bu resim ve heykellerin, hiçbirisi gün yüzüne çıkmış değil.

Şiirlerini ise ‘şairlere saygısızlık olur’ diyerek hiç yayınlamadığı söylenir.

Fakat buna rağmen, Mazlum Çimen’in harika müziği ve Mümtaz Sevinç’in sesiyle hafızalara kazanan ‘Ekmek Şarap Sen ve Ben’ şiiri günümüze ulaşmayı başarmış.

İşte bana İhsan Yüceyi tekrardan öğreden şiir;

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını
kıskandım Gogen’i Tahitilim
terlemiş vücudunu silerken
cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
güneşi doğurmuştu ölü cisim
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
sam yelim sahra-i kebirim
kahrettim her şeye o gün
babanın şarap çanağına,
Gogen’e,
kadere,
sana,
bana,
bir de gittiğin arabanın tekerine
ne diyordum arkadaş….
diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
daha sonra yaparım hayatın felsefesini
sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
bazen kadın hamamında tellak….
bazen Christoph Colomb
Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri
Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi….
bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
ona verdiğim dersle gurur duymuştum
bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum
eğer daha da içersem
Shakespare halt etmiş derim karşımda
salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
enayiymiş be Platon…
bir içsin de görsün….ne felsefesi varmış bu hayatın
anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu
ıslak kaldırımlarda yürürken acırım
önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
ukalalık işte derim neme lazım senin
kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş….
ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
şehrin izbe sokaklarında
yavaş yavaş kaybolur benliğim…

İhsan Yüce

-ad infinitum-

adını görürüm
iki kere yumarım gözümü
ikincisi uzun
giderek
kuruyan aksimi
sesinden toplamış
bir sabah
öyle sabahlar
anlamadığını sormaya korkan
çocukça
onu ararım
saat 08:10

hiçbir yerde
ve yarın parantezlerinde
aşınır vapur koltukları
yağmur altıdır
sabahtır
eriyene kadar kimsesi
basketbol sahalarının
ölesi gelmekle
işe yetişmenin orta boşluğu

hiç pişman olmamış gibi
aynı yolda
aynı adımı
aynı tabanla

elini değdiği kağıtlar
bende
göğsünde ısınmış kumaş parçası
bende
bir çiftten bir tek kalmış gri çorap
iki hücre
on milyon atomu
hiç sevmemişseliği
öyle sanmışsalığı

gelip geçen adamlar
mülteci bıyıkları
yabancı kocaman parantez içleri
suya bakarım konuşurlar
dalgın
suya bakarım
suyun
bildiğim dildeki sakallarına
küçük
sevimli mastarlarına
tümcelerinin

kimse
nereden gelse
ne dese
suya benzemese
çölümdür
suya bakarım
suyu bilir
suca düşünürüm
akıp gidenimdir
solan bulutumdur
ad infinitum. ad infinitum

Yarın Yok

Yarın bir gündü.
Ayakkabılarım yürüyordu.
Sağa dön dedim,
Döndü.
Parmağım gözündeydi,
Gözü kördü.
Soğuktu.
Ankara’ydı.
Hava efsunluydu.
Ben aldanmaz sandım,
O aldandı.
Ve ben aptal değildim.
Belki çiçek pasajında
Unutulmuş
Bir demet lale olabilirdim.
O da değildim
Neydim?
.
.
.
Sokaktaki herkes
Onun sıcaklığını taşıyor diye
Hepsine iliştim.
Soğuktu
Ankara’ydı.
Eve götürüp seviştim.
Bazısı kadın
Bazısı erkek.
Gözlerimi gözlerine diktim
Hayatımla olan münasebetini
Kıskandıracak derecede
İyi seviştim.
İsterdim,
Ama aptal değildim.
Kimdim?
.
.
.
Ellerinin kokusu…
(Hatırla(!) avuçlarını öperdim)
Kollarının havada salınışı
Ve yürürken ki
Küçük, seri adımların.
Yarın bir gündü.
Ayakkabılarım yürüyordu.
Bedenim yoktu.
Ottu,
Candı.
Sola dön dedim
Döndü.
Bahardı,
Soğuktu,
Ankara’ydı.
Neredeydim ?
.
.
.
Uyumuş mudur?
Gölgesi yüzünün yastığının üzerinde.
Nefes alışını bir mucize
Seyreder gibi seyrettiğim günler
Kendi dinimi kurmuştum.
Kitabı boş bir defter.
İçinde hep sen geçen dualar
Uydurmuştum.
Ellerim tam kalbinin üzerinde
Uyumuştum.
İlk tanıştığımız gün
Sana güneşi doğurmuştum.
Yarın bir gündü.
Ayakkabılarım yürüyordu.
Bedenim yoktu.
Ottu,
Candı.
Soldu.
Sokağına vardım.
Dur dedim,
Durdu.
Bahardı
Soğuktu.
İstanbul’du.
Yarın bir gündü ve
Artık
Yarın yoktu.

BİLMEDİĞİMİZDEN

O’na…
O'(n)larımıza…

Dalında kurumuş çiçekler gibiydik.
Dokundu bir çift el
Düşmedik.
Bilmediğimizden…

Bir keresinde bir şiirde
Seviştiğimi sanmıştım.
Duvarları yoktu.
Bacası tütüyordu.
Omuzlarım anlamını bilmediği sıfatlarla
Nitelenen bir ad olmuş.
Kasım kasım.
Parmak uçlarımda bir karıncalanma.
Aşırı doz özgüven aldığım günlerin
Sarılışları

Methiyeler size çay içmeye geldiği gündü.
Mahkemeler, davalar.
Yatağının üstünde kenarı tırtıklı bir defterin sayfası.
Beyazlar olmadığı kadar beyaz(!)
Siyahlar olmadığı kadar siyah(!)
Bir de benim unuttuğum gözlüklerim…
Henüz unutulmuşların çoğalmadığı günlerdi
Ayın tam yirmi altısıydı.
Saat akşamüzeri altı.
Yol ile bitişik penceren,
Bir merdivenle paralel uzanıyordu.
İnsanlar nefes nefese dışarda,
Biz nefes nefese içerde…

Ocağın üstünde çay
24 dk kaynadığında
Daha güzel olurdu.
(Kutlu Olsun!)
Mutfakta çayın yanına soğuk espriler ikram ederdin,
Gözlerine gözlerine gülerdim…
Penceresi açık olurdu odanın.
Üstümüzde yazdan kalma bir şilte.
Üşümezdik,
Anadan üryan,
Üşümezdik,
Bilmediğimizden…

Devam

Turnusol

 Yere düşen her şey kirlenir.
Az toz, az toprak.
Ve benim gezegenimde
Kötü adamların ellerine hiç bulaşmamış
Çocuk kanları,
Anne kanları,
Evlat kanları…
Kan hep yerde kalmış,
Ter hep yerde.
Bir çocuk doğmuş,
Adı Barış.
Bir çocuk ölmüş,
Adı Barış.
Her adımda şerbet misali
İçilen andlar,
Tadı çiğnemeden yuttuğum
Yemekler gibi olmalı.
Sonra annem yatağa yollardı.
Marş Marş!
Zoraki uykularda
Çocukluk rüyaları, kabuslar…

..

..

Yere düşen her şey kirlenir.
Alırsın öpersin ekmeği,
Üç kere.
Koyarsın yüksek bir yere.
Ekmek bile kirlenir.
Vururlar kuytu bir köşede,
On beşinde…
Ekmek düşer kirlenir.
Az toz, az toprak
Çocuk kanı, anne kanı, evlat kanı,
Senin kanın, benim gözyaşım…
Uzana kalırsın.
Tembellik değil mecburiyetten.
Ve kaşların martı olup
Havalanır.
Savaşın olmadığı mevsimlere
Göçüyor şimdi kuşlar.
Bir de kan kokusu taşıyor artık
Kıble ve keşişleme.
Gidenler mutlu (?) herhalde
Kalanlar…

..
Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.