Etiket: şehir

şehirden değil tavuktan yanayız

fotoğrafa bakınız.

oradan baktığımızda şehrin içinde olması gerekenler; insan yığınları, nesneler ve durumlar. bu üçlü, şehrin anlamı için kâfidir. aksi durum reddedilir, şaşırtır, güldürür yahut kızdırır.

bu anlamın dışında x bir anlama sahip iseniz, işiniz zor. bundan sonrası ya savaş ya da teslimiyet. burası size kalmış. teslimiyete sıcak bakmıyoruz, bu da bize.

şehrin içine dönelim. insan yığınlarının nesneler üzerinden kurdukları ve yaratmış oldukları ilişkilerin sonucu olarak şehirde var edilen zorba anlamlar/dünyası. bunlardan yana değiliz.

o’nun herhangi bir anlamıyla zorba bir anlama şekillenir şehrin anlamına katılırsınız yahut aforoz sonucu, şehrin dışında kalırsınız. şehrin dışından yanayız. şehrin içine ise kavga daveti. kavgadan yanayız.

bu zorba anlamlar dünyasında dolaşan bir tavuğu hayal ediniz. bu tavuğa göstereceğiniz tepki de yine bu anlamın içinden çıkan duygulardan herhangi birisi. çünkü; şehre yüklediğimiz anlam dışına çıkmamız, otoritemizi, ezberimizi, kutsallarımızı sarsacaktır. tavuğun bunları sarsabileceğine de inanmayabilirsiniz lâkin elinize yiyeceğiniz bir gaga darbesini hesap etmemiş olabilirsiniz, o’na acı ve gerçek diyelim. gagadan yanayız.

bugün şehrin hâli ve içinde var olan anlam, dün x anlam(ı)\ları “üzerine” kurduklarımızdı. yan yana durmayı bilmediğimiz için hep üzerine, üzerine, tahakküm. tahakkümden yana değiliz.

x’e gelelim. o, doğa ve içinde var olan her şey diyelim. biz dışındaki her şey. velhasıl, tavuğun şehirde dolaşmasını reddediyor, gülüyor, şaşırıyor yahut kızıyorsak bu ikiyüzlülüktür. sen, ben ve o; o’nun yaşam alanında koşturuyoruz. tavuktan yanayız.

Hatırlayan Şehir

Bu site, ziyaretçilerine, ister sakini ister turisti olsunlar, İstanbul şehriyle bir tanışma fırsatı sunuyor. Okula, işe giderken ya da turist olarak bir yeri gezerken tarihinden arındırılmış bir şimdiki zaman ve halde yaşamaya zorlanıyoruz.

Bu rehber ile Osmanlı’nın ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin İstanbul özelinde bastırılmış tarihine bir ışık tutmak istiyoruz. Her gün önünden geçtiğimiz, ziyaret ettiğimiz mekanlar kaçınılmaz olarak bir tarihe sahip. Bu tarih çoğunlukla bir gasp ve ihlaller, bir adaletsizlik ve iktidar tarihi olarak okunabilir, kimi zaman da bir mücadele tarihi olarak…

Amacımız Taksim Meydanı’ndan başlayarak Sultanahmet Meydanı’na kadar sürecek bir turda 17 mekân, meydan ve bina üzerinden bir gayrı resmi İstanbul turu vesilesiyle gayrı resmi İstanbul tarihini de anlatabilmek.

İyi gezmeler…

hatırlayan şehir

heykel gözüm

Yürüyorum. Ayaklarım beton karoların üzerinde. Yürüdükçe önüme gelen betonu adım adım istemeden de olsa adımlıyorum. Beton kaplı sokağı saran evler, apartmanlar ve onların alt katlarındaki dükkanlar bana benim, bizim, birazda senin geçtiğin yolların bir kopyası gibi görünmeye başlıyor. Gözümle göremediğim insanların adımlarını da düşünüyorum. Belirli bir düzende yerleştirilmiş, birbirlerinin ardını izleyen pencerelerinden kısık gözle beni izleyen binalar etrafımı çevirmiş: Duvarlarım sarardı,kömür isiyle kaplandı ve boyalarım döküldü. Hava  güneşin verdiği sakin sıcaklığı emmekte, saatler akşam beşi göstermekte. Önüme dizilen kaldırım metro istasyonunu gömülü bırakarak son binanın bitişinden sağa doğru kıvrılıyor. Kıvrıldıkça davetkar bir hal alan kaldırım ve üzerine dört tekerleğini bastıran ekmek kapısı köşebaşı işportacıları adeta sokaktan meydana;  kaldırım sakinlerini kontrol edermişçesine bakıyorlardı. Yüzümde kötü bir şey sezerler ise meydana geçemeyecekmişim gibi. Meydanın en önünde duran protokol mensupları gibi. Önümdeki işportacılar geçidinden sıyrılınca koskocaman, boynunuzu ağrıtan ve yukarı baktıkça incelen bir duvarlar yığını ve üzerinde dikkatlice şekil verilmiş bronzdan bir heykel. Arkamda bıraktığım kısık gözlü sarılık geçirmiş binaları bir araya toplayan anten gibi görünüyordu. İnsanları da çekmiş olmalı ki, meraklılarına ders anlatan, ilgilisini kırmayıp fotoğraf için en gururlu pozunu veren… Tabi uzaktan bıyıklarını kıvırıp onu alt edip gereksizleştirmek isteyen, içten kısık gözlü insanlar  ve binalar eksik değil. Aşağıda tüm bu ayak kaydırma ve övülme arasında en büyük işlerinden biriside, şehre yeni gelmiş, yol yordam bilmez insanları çakalların elinden almak ister, heykel her zaman şehrin ortasında gece gündüz yanan fener gibi olmak ister. Ne kadar yüksek olsa da işte bu kadar insanı bir araya toplayan cam bir fanusun merkez, gibidir bu heykel.

Ben ise heykelin eteklerine oturmuş, heykelin botuna sarılıp gözlerine bakmak isteyen, parmağı acaba nereyi gösterecek diye meraklanan çocukların seslerini duyup izliyordum. Merak edip gözümü uzaklara diktiğimde, heykelin katı kesilmiş parmağının ucunu bulmaya çalışıyordum. Belki dostluğu gösteriyordu parmakları, belki parmağının ucuna beyaz güvercin konsun istiyordu. Özgürlüğü mü gösteriyordu bu katılık yada maceracılar için denizin uçsuz bucaksız taraflarını mı ya da keşfetmemiz gereken şeyi mi? İçime dönüp baktığımda can kuşum ve ben bu meraklılık içinde birbirimize sorular sorup heykelin dibinde güneşi batırdık. Akşam oldu, işportacılar dağılmaya başladı. Heykel hala ayakta, dahada ayakta kalacak gibi. Yüzyıllara direnmesi için gereken tek şey hala çocukların gelmesi ve geçmesi, yaşlıların soluklanması ve kuşların avucundan biraz su içmesi. Biraz ötede, kaldırımın bittiği yerde, her şeyin siyah beyaz olduğu, gölgelerin hakimiyet kurduğu, bina pencerelerin daha da kısılıp duvarların artık karardığı yerde bir tehlike hissediyorum. Dar camların arasında yanıp sönen cılız lambaları, tehlikeli tıkırdamaları kulağımın dibindeymiş gibi hissediyorum. Sarılıklılar harekete geçmeden alıp kaçırsam heykeli mesela. Hızlıca yerinden söküp, kimsenin kötü gözle bakmadığı bir yerlere götürsem. Elbet biri bana yardım eder. Ya da bir tepeye çıkarırım heykelimi, kimse karışamaz ona. Herkesi görüp, herkese selam verir. Benim için güzel olurdu sanırım. Sarılıklılar üşenir ve vazgeçerdi onu taciz etmekten. Gözaltına almaktan.

Can kuşum bu sorulara dayanamadı herhalde. Ardı arkası kesilmeyen sorulara boğdu aklımı. Yarın sabah kim toplanacak etrafında dedi önce, işportacılar nerede toplanacak? Şehre yeni gelen insanları kim karşılayacak peki? Eski püskü binalar mı? Kendilerinden haberleri yok daha. Neden oradalar, neden böyleler bilmiyorlar. Onlarda heykel gibi insanları kucaklamak biraz olsun ilgilerini çekmek ve çocukları eteklerinde toplamak istiyorlar. O binalar ne kadar sıkılsalar da, heykeli sevip sayıyorlar. Çünkü o heykel olmazsa onlarda olmayacak. Yaşlanmayan bir büyüğümüz bizi kollar ya hep. İşte heykel de bizim çocuklarımızı, biz öldüğümüzde yerimize geçecek yeni binaları koruyacak, onlara bir şeyler katacak bu heykel. Devamlı kendisini tanıtacak yeni insanlara, insanlarda bizi tanıyacak, bize sığınıp hafiflikten mutlu olan ruhlarını bizimle yoğuracak, insanlığa katkı sağlayacaklar. Heykel bağlayacak bizi insanlara, yollara ve meydanlara. Çocuklar peki, okullarına giderken nerede binecekler evlerine giden otobüslerine, nereden inecekler hızlı giden metrolarına? Üzgünüm akıl. Ama o heykeli götürmeyi bile düşünme. Ha dağın tepesine ha tozlu bir depoya. Ne kadar büyük, ne kadar küçük olsa da dokunma o heykele. Yoksa sende siyah beyaz olursun, botuna sarıldığın heykel, heykelin parmağına konan can kuşun, beyaz güvercinin yok olur gider. Gölgelerden biri olur, insanları gölgede bırakırsın. Kendine yapma bunu. Aç gözünü. Yarın olsun, sadece gel ve otur. Yaşlı insanlar bırak kendileri gibi olan ulu heykeli izlesin. Tarihlerini görsün, torunlarına anlatacak hikayeler çıkarsın. Kalpleri akıllarını uyuştursun. Bırak olduğu gibi kalsın.

PENGUEN KALABALIĞI

Beyaz yakalı siyah ceketli kalabalık, penguen kalabalığı, sessiz bir kalabalıktır. Yaşamakta olduğumuz günlük amaçlarımızın ilerisine doğru ses getirici  adım atmadığımız bu günlerde sessizliği en çok kalabalıklarda duyumsuyorum. Hem kulağım ile hem de gözlerimle. Neden ellerim ile değil dersem bu sorunun cevabını makineleşmiş üretime yüklediğim suçta bulurum. Kulağıma ve gözlerime gelince ise kulaklarımın işittiği hızlı bir şekilde bayatlamış, moronlaşmış katı bir düzen duyuyorum. Tekrarlayan saat sesleri, şehrin aynı durağında aynı anonslar, kahve evlerinde çalınan yani yaşamın içinde her yerde karşımıza çıkan (bir zamandan sonra duyumsanmayan) sesler. Her yeni güne rağmen bu sesler günümüzün içinde sanki evvelden önce var olmuş gibiler. Birinci kalabalık kendisini gizliden gizliye yerleştirmiş, davranışlarımızı sanki yemek için zile koşullanmış köpek gibi değiştirmeye başlamış. Duyulan bütün sesler artık sessizliğin içine gömülmüş durumda. Sessizlik, gerçek sessizlik şehirlerden pılını pırtını toplayıp uzaklaştı arkadaşlar. Önceden kukla insanları konuşturanlar şimdi makineleri konuşturuyorlar, hem de gözlerimizin içine bakarak. Bu düzenin en can alıcı tanığı olarak gözlerim,sadece masumane işini yerine getiriyor. Mevcut olan dünyamızda gözlerimiz şehirde daimi olarak gerçekleştirdiğimiz hareketlerimiz, eylemlerimiz ve edimlerimiz durumunda gözlerimiz nasıl kulağımız ses kaydedici, gözlerimiz de kamera gibi işliyor. Şehrin daimi döngüsünün içinde bizler,insanlar, her türlü renkteki gömlek yakalılar, tam odak noktasında kendimizi buluruz. Her şeyin odağında olan insan, kalabalığın içinde kendine ait olanın algısını sessizlikte anlar ve sessizlik yardımıyla ayırt eder. Peki insan şehrin daimi olarak kullanılan alanında neye sahiptir? Mimarları ve şehircileri düşündüren ve aidietlik sorusu soran bu sorunun cevabına sessizliktir diyorum. Kulağımıza ve gözümüze bulaşmış sessizlik. Kalabalık sadece bunun katalizörü. İnsan en güzel manzaraları hep sessiz hayal eder. Hayallerinde görmek istedikleri, duymak ve hissetmek istediklerinden fazladır. Artık ulaşım araçları sessizlik için en uygun kalabalıktır. Bir o kadar sessiz yerlerden biri de sergi salonlarıdır elbet. İnsanın durağanlık halinde kendi kafasındakiler ile meşgul olacağı için yaratılan sessizlik bahsettiğim sessizlik değildir. Diğer yandan metro ve otobüs insanları için düşünürsek eğer, bu insanların gözleri her bir saniyede yeni kareler çeker, neredeyse hepsini unutur ama aklında sadece belirli kareler kalır. Seçilmiş kareler belkide bireysel hislerimizi en iyi anlatacak,sohbet ederken kullandığımız kelimelerden bile daha iyi açıklayacaktır. Kendisine ait olan bu görüntüler üzerinde düşünmek bile lafın gelişi diyebileceğim yapay sessizliğin içinde gerçekleşecektir.

Seyyarlık tanıdıklık

Sokaklarda seyyar satıcılardan çok seyyar toplayıcılar gördüm. Bir dakika durup betimleyelim. Şehir parkının içinde bir elinde ahşap tezgahı diğer elinde hasır bir sepet taşıyarak ağır aksak yürüyen insanlar gezer. Bu sırada sahip oldukları birbirinden farklı malları sergilerler. Durgun ağaç dalları arasında öten kuşların sesine seyyar satıcıların sesi de eklenir. Geri kalan herkes yaya halinde şehir parkı ve şehir parkını çevreleyen bulvar arasında yürüyüp parkı kendi doğasına bırakır. Kendi doğasında kuşlar, ağaçlar, kamelyalar ve seyyar satıcılar vardır. Her gün, her saat, biraz daha insan aynı amaçla parkın içinden seyyar satıcının yanından geçer.

Bir diğer açıdan baktığımda,seyyar satıcının parkın doğal ortamının önemli parçası olarak öne çıkması dikkatimi çeker. Sadece ticaret insanı olarak kendini tanımlamayıp, bulunduğu mekanı da tanımlar. Böylelikle kuş sesini duyup ve yaya geçişini gözlediğim şehir parkı ve birçok kamusal alan seyyar satıcılarla birlikte kimliğe, dokuya ve tanıdıklığa bürünür. Açık kamusal alanlar yollarla, ağaçlarla ne kadar çevrelenmişse ve heykellerle kamusallaştırılmışsa, seyyar satıcılarla insancıllaştırılmıştır sanırım. İnsanı diğer şeylerden tanıdıklık yarattığı için ayırırım.

Bir meydandan bir caddeye,bir sokaktan dört yol ağzına kadar kaldırım üstünde yollarına devam ederler. İnsanlar anlamasa da gelip geçerken şehir duvarlarından,sokak kaldırımlarından; izler alıp bırakırlar. Seyyarlık kendi kendini tanıtır her yerde. Açık ve anlaşılırdır seyyar. Seyyar kendini insanlara sesiyle tanıtır. Görme duyusunun yanında duyma duygusunu da ekleyerek evinde oturan insana bir an için dışarıyı hatırlatır ve tanımlar. Bu eylemin kısa zaman aralığında gerçek dünya için bildiri aracı olduğunu düşünürüz… Eski zamanlarda saati anlamak için seyyarların at arabalarının şehirden ayrılışını dinleyen Romalılar gibi… Bir heykelin konuşan haline benzetiyorum. Heykelsi oluşu bıraktığı sürekli iz ve tanım ile örtüşse bile, seyyarın sahip olduğu hareket eylemi, kendisini yerden bağımsız, özgün tanımlayıcı kavramlara dönüştürür. Bu özgünlük şehirlerin ve sokakların özgün dokusunu, tanıdıklığını belirginleştirir.

Aslında şehir seyyarı sessizce öz-deyişler söyler farkında olmadan. İnsanların gözünde hiç boş kalmayan sokaklarla tanıtır kendisini.

panorama

0.

Fıtratı kaotik olanın basit, tutarlı ve durağan bir malumata indirgenmesi gerekir: Bu, ‘öteki’yi anlamada yaygın yaklaşım olsa gerek. ‘Öteki’, şehir ise, süreç daha da yeğinleşiyor. Aşağıda, şehri anlamada, onunla hemhal olmada denediğim kişisel yordamlardan kimileri sayılıp dökülüyor.

I. Şehrin Tabiatı

1.1.

Bir video çekmeyi planladım: Her daim kalabalık bir bulvara bakan en yüksek binanın tepesinden; aşağıda hesaplanması mümkün olmayan bir ritmle – demek ki / belki, ritmsiz – akan kalabalığı görüntülemek. Sonra, ritmi çok kuvvetli ve seçik bir müziği kuvvetli hoparlörlerden bulvara salmak. Müzik çaldıkça kalabalığın üyelerinin adımlarında, yürüyüş ritmlerinde birden bire bir düzen tesis edilebileceğini, bir uyum yakalanabileceğini düşünüyordum. Müzik sustuğunda, yukarıdan kaydettiğim düzende kaosun yeniden vücuda geleceğini zannediyordum.

Şehrin yayaları böyle tabii bir şiddetle güdülebilir mi? Bu, bir iktidar uygulaması olabilir mi?2

1.2.

Kırsalda uygulanan ilkel ve pastoral bir “şehircilik” yöntemini anlattıklarını anımsıyorum. Bir yolun izleyeceği rotayı tayin etmenin en basit, etkili ve ucuz yolu, arazide bir eşeği salıvermekmiş; sonra da onun izleyeceği yolu takip etmek.3 Bir şehir planının ekonomisi bu temel düzeyden çok daha karmaşık olsa gerek.4

1.3.

Bir şehri planlama sürecinin, şehir denen eylemler ve ilişkiler alanını var eden örüntü ve programların, sofistike ve karmaşık olduğunu teslim etsem de; şehre yukarıdan, çok yukarıdan bakınca onun gelişimine tabii bir veçhe atfetmekten alıkoyamıyorum kendimi. Devlet Planlama Teşkilatı binasının 16. katında, orada memur olarak çalışan bir arkadaşımın ofisinden başkente bakıyorum. Şehir planlama bir bilim, bir uzmanlık, yahut buna benzer bir şey olduğundan, eğitimini almış arkadaşım; Ankara’nın planından, cumhuriyetin ilk yıllarında modernist plancıların coğrafya üzerinde uyguladıkları akılcı örüntülerden bahsederken, benim kentin gelişiminde etkili olan tabii ilkeleri teşhis etmeye çalışmam, ironik.

Yine de, hayli romantik bir edayla, gördüğüm manzaraya doğal örüntüler atfediyorum: Bu dev hücrenin hudutlarında tabii bir evrimin izlerini arıyorum. Ona tepeden baktığımı, orada sağlıklı olmasa da bir doku, kanserli bir lezyon gördüğümü hayal ediyorum. Şehir, benim tahayyülümde, arkadaşımın ve meslektaşlarının ona dayatmak zorunda olduğu akılcılığa direniyor. Hasta ve kontrol edilemez bir tabiat fikri, şehre, nedense daha çok yakışıyor. Bu fikir, hem pür ve masum tabiat fikrinin büyüsünü ortadan kaldırıyor; hem de akıldışılığa kapı açıyor. Akıldışılıktan kastım, şehrin asla tümüyle akla hafsalaya sığmayacağı, tam olarak anlaşılamayacağı… Şehirde, onu anlamaya meyleden aklı aşacak bir şeylerin her zaman varolacağını varsaymak zorunda hissediyorum. Bu gelişimin, daima akılcılıktan gizlenecek, bilinçdışı ilkelerini hissetmeye meyilliyim.

2. Akılcılık ve İktidar Üzerine

2.1.

On yıl kadar önce yayınlanan bir reklamı anımsıyorum. Reklam, bir bankanın, cumhuriyetin en eski bankasının, ‘kurucu’ tarafından kurulmuş olan bankanın reklamı. ‘Kurucu’nun partisiyle ve orduyla sıkıfıkılığından ve  pek tabii ki kimi finansal sebeplerden, hala ülkenin en kuvvetli bankası bu. Reklamda bankanın kurulmasına ilişkin bir anlatı aktarılıyor: ‘Kurucu’nun bankayı kurmaya karar verme anı canlandırılıyor. Akabinde, bir simülasyon başlıyor: Başkent panoramasını, bankanın kurulduğu binanın bir penceresinden izliyoruz. Kamera panoramayı kat ederken şehir gözlerimizin önünde hızla gelişiyor, binalar inşa ediliyor, yollar yapılıyor, kuleler ve bulvarlar başkentin çorak tepelerini dolduruyor bir kaç saniye içinde. Kuruluş mitinin bilgisayar destekli inşası, büyülenmiş izleyicinin gözleri önünde gerçekleşiyor. Bankanın kendine atfettiği kuruculuk niteliği, bu görselleştirmede vücuda geliyor. Banka kendini şehrin gelişiminin bir şahidi olarak tanımlıyor; ne ki edilgen bir izleyici değil, bilakis bu gelişimin en önemli etkenlerinden biri olarak.5 Ancak bu gelişimde payı olanlar onu yukarıdan izleme hakkına sahipler. Dahası, onların, bunun tarihini yazma, görselleştirme, anlatma hakları da var. İktidar, akılcılaştırma hakkını da beraberinde getiriyor. Akılcılaştırma, yukarıdan bakmayı ve öngörmeyi gerektiriyor. İrtifa, akılcılık ve iktidar bu metaforik sahnede kesişiyorlar. Böylece ‘yüksek merciler’ terimi daha bir anlamlı hale geliyor.6

(daha&helliip;)