Menü Kapat

Etiket: savaş (sayfa 1 / 6)

george orwell – savaş günlükleri

savaşın en korkunç özelliklerinden biri, bütün savaş propagandasının, bütün yaygaranın, yalanların ve nefretin daima savaşmayan insanlardan kaynaklanması. … tüm savaşlarda bu aynı; askerler savaşıyor, gazeteciler yaygara koparıyor ve gerçek  vatanseverler, son derece kısa propaganda turları hariç, cephedeki bir siperin yanına bile yaklaşmıyor. uçağın savaş koşullarını değiştirdiğini düşünmek kimi zaman beni avutuyır. belki de, bir dahaki büyük savaş çıktığında, eşi benzeri görülmemiş bir manzarayla karşılaşabiliriz: vücudunda kurşun deliği olan bir şoven.

george orwell aramızda olmayan günümüzün popüler yazarlarından, totaliter rejimlerde 1984 ile çoğu kez referans gösteriliyor. bizim ülkemiz için başucu eseri iken, donald trump amerikasında da benzer bir üne sahip oldu. ne kadar olumlu bilmiyoruz ama geçenlerde tayyip erdoğan bile kendisine atıfta bulundu: “ünlü yazar george orwell, 1984 adlı romanında bm yüksek konseyi’ni 5 ülkeyle sınırlayan bir dünya düzenini eleştirir. çok anlamlı. aynı eleştiriyi mültecileri insan yerine koymayan bir dünya düzenine de yöneltebiliriz.” durumun ironisini size bırakıyoruz.

günümüzün bir diğer popüler konusu ise savaş pek tabii bildiğiniz gibi. sayıları saymaya pek meraklı parti başkanının çığırtkanlığı ile sesini arttıran ve ülkenin içinde bulunmayı yadırgamadığı ama güneydoğuda süren bir savaşımız var. hatta para yetiştiremiyor durumdayiz ki hükümet orta vadeli planını açıklarken savunma sanayi için paraya ihtiyacı olduğunu itiraf etti. mtv vergisi saçmalığı ortaya çıktı, vergileri toplayamadıklarını itiraf ederken olan yine %3 vergi zammıyla beyaz yakaya kaldı. bu kesimden gür bir itiraz çıkmaması da oldukça enteresan.

neyse konumuza dönersek karşımızda yine okuduktan sonra pişman olmayacağınız bir orwell eseri var. savaş günlükleri kendisinin ikinci dünya savaşının ilk yıllarında gündelik yaşamda ve politika düzleminde neler döndüğünü gösteriyor. hitler faşizmi, fransa’nın teslim olması, londra bombardımanı, almanların sovyetler saldırısı gibi pek çok önemli gündemin etrafında dönüyor kitap. kendisinin bbc’de çalışmaya başladıktan sonra izlenimlerini de içeriyor. kendisinin bir ingiliz milliyetçisi olduğunu ve o dönem en güvenilir gazeteler olarak türk gazetelerini gördüğünü öğreniyorsunuz. politikacıların savaşlardan ders almadığı aşikar ve sonuçlarını hepimiz yaşıyoruz ama sizlerin unutmaması gereken şeyler olduğunu da biliyoruz. bunların bir kısmı orwell’in kitabında. okuyunuz.

savaş günlükleri – günlükler 1
george orwell
türkçesi: levent konca
Sel Yayıncılık
2017, 175 sayfa
ISBN: 978-975-570-886-7

Sonnet 107

Uzun zamanlar öncesinde, batının medeniyet’e kestiği biletlerle çıktığımız yolculuğa devam etmekteyiz.

Üstünlüğünü, kalıp yargıları ve varsayımları realize ederek, ilkel davranış tarzlarını kendi menfaati yönünde yorumlayarak, zulmedici eylemlerini legal hale getirip, prensiplerini, Darwin’in doğal seçilimi açıklayan “yaşam mücadelesinde uygun ırkların korunması” ifadesine monteleyen, sosyal darwinizm adı altında; çatışmayı, yok etmeyi savunup, hayatta kalan insan topluluğunun daha yüksek düzeylere evrilmekte olduğunu kabul eden anlayışın, gittikçe gerginleşen, oldukça büyümüş ve ısınmış balonunun içinde hep birlikte yol almaktayız.

Beyaz adamın yükünü al, soyunun en iyilerini gönder
Git, çocuklarını sürgüne mecbur kıl,
esirlerinizin ihtiyaçlarını karşılamak için
Ağır koşum takımları altında beklemek için, çırpınan vahşi halkın üzerinde-
Henüz yakaladığın asık yüzlü insanların, yarı şeytan ve yarı çocuk.

Kipling’in beyaz adamı insan doğasını kendi davranış standartlarının tekbiçimliliğinde sınırlandırır, yarattığı uygarlık formuna adapte olamayanlar “faydalanılamayan” askısına dizilir, normlara uyumsuz “anormaller” olarak damgalanırlar. Elliot Aranson; “Siyahları eğitimden yoksun bırakmamızı haklı çıkaracaksa onların aptal olduğunu düşünmek işe yarar ve kadınları elektrik süpürgesine bağlı tutmak istiyorsak, onların ağır ve sıkıcı domestik işlere biyolojik olarak hazırlanmış olduklarını düşünmek işe yarar.” (1976) derken tam olarak batının bu “kendi kılıfına uyduran” mantalitesini ve yarattığı illüzyonu açıklar.

Sığındığı kalıp yargılara; sömürü ve gaddarlıklarını, ön yargılarını haklılaştırmak adına yalnızca ilkellere değil, günümüze dek tekeline alabildiği tüm toplulukları dahil etmiştir beyaz adam. Kendi kültürüne denk ve uygun hale getirdiği insanlar da “rahat” olmak adına, ortamın beklediği ve sağlayacağı tatmin yönünde hedeflere sahip olmuşlardır. Bu insanlar; en erken postmodernistlerden, “insan insanın kurdudur” varsayımıyla yola çıkıp, içgüdüsel olarak kötücül bulduğu insanların, güdülmeden bir arada yaşayamayacaklarına, içlerinden hepsinden güçlü ve büyük tek bir canavar çıkarıp, o canavara itaat eden bir toplumu, kaosa karşı tiranlığı savunan, böylelikle gerçek barışın elde edilebileceği sanrısındaki Hobbes’un tanımıyla  “pasif senaristlerdir.”

Devam

finnish wartime

aşağıdaki link sizi “wartime photograph archives” adı altında finlandiya’nın sovyetler birliği ile “kış savaşı”, akabinde yine karşılarında sovyetler olduğu için “devam savaşı” ve almanya ile “lapland” savaşı döneminde çekilmiş 1939-1945 yıllarından 160.000 fotoğrafa götürüyor. özellikle kış savaşı bölümünde enteresan fotoğraflar mevcut. bazılarının rahatsız edici olabileceğini hatırlatarak savaşın anlamsızlığını ve yıkıcılığını bir kez daha hatırlamak isteyenler için leziz bir kaynak. kolaj insanları ve siyah-beyazın güzelliğinin farkında olanlar için ekstra bilgi vermemiz gerekli değil sanırım. yüksek çözünürlük indirebiliyorsunuz. buyrun;

finnish wartime photoghaph archives

FIAT ARS-PEREAT MUNDUS

İnsanlığın kendine yabancılaşması o raddeye varmıştır ki, kendi yıkımını dahi birinci kalite bir estetik haz olarak yaşayabilecektir.

Teknik Araçlarla Yeniden Üretim (Çoğaltma) Çağında Sanat Eseri

Walter Benjamin

Siyaseti estetize etmeye yönelik her türlü çabanın doruğuna varacağı tek bir nokta vardır:savaş. Hem geleneksel mülkiyet sistemine dokundurmazken hem de en geniş ölçekteki kitle hareketlerine bir amaç gösterebilecek olan şey savaş ve sadece savaştır.  İşte, mevcut durumun siyasal formülü bu şekilde açıklanabilir. Teknolojik formulünüyse şöyle açıklayabiliriz: Bir yandan mülkiyet sistemini muhafaza ederken , öbür yandan günümüzün bütük teknik kaynaklarının harekete geçirilmesini sadece savaş sağlayacaktır. Belirtmeye gerek yok ki, faşistlerin savaşı yüceltmeleri bu tür argümanlara pek ihtiyaç göstermez.

Fiat ars-pereat mundus,* der faşizm ve faşizm savaştan, teknolojinin değiştirmiş olduğu algı duygusunun sanatsal yolla karşılanmasının sağlanmasını bekler. Bunu en açık biçimiyle sanat için sanat düşüncesinin hayata geçirilmesinde görebiliriz. Homeros’un devrinde Olimpos’taki tanrıların gözünde seyirlik bir şey olan insanlık, artık kendisi için bir seyir malzemesidir. İnsanlığın kendine yabancılaşması o raddeye varmıştır ki, kendi yıkımını dahi birinci kalite bir estetik haz olarak yaşayabilecektir. Faşizmin siyaseti estetize etmesinin bizi getirip getireceği yer burasıdır. Komünizm ise buna sanatı siyasallaştırarak karşılık vermektedir.

*(lat.) dünya batıp gitse de sanat olsun.

makalenin  tamamı. [eng] 

İklim Değişikliği ve İçtimai Huzursuzluk

İklim değişikliği, Yeşil Yol, Hopa’daki sel, Cerattepe, Suriye’deki savaş, kıyıya vuran ölü bedenler, bunları bir bütün düşünmedikçe sanırım bundan çıkış yok. Suriye’de olup biteni 2006-2011 arası yaşanan büyük kuraklığın izleğinde ele alan kısa bir çizgi çalışma.

Buradan okuyabilirsiniz.

savaş mı?

Savaş hukuken olduğu kadar ahlaki olarak da meşrulaştırılan amaçlara istinaden, şiddet araçlarına müracaat edilerek “öldürme eylemi”nde bulunmaktır. Fakat öyle görünüyor ki, çağımızda savaş kelimesinin de içeriği ziyadesiyle değişti, hatta belki de bu kelimenin yerinde yeller esiyor şimdi: Kitlesel ölümlere, harap edilen kentlere, hakların ve özgürlüklerin ilga edilmesine, milyonlarca insanın yerinden yurdundan edilmesine rağmen yaşananların savaş olup olmadığı tartışma götürür vaziyette. Nitekim dikkat edilecek olursa, uzun zamandır hiçbir devlet adamının yahut askeri yetkilinin ağzından “savaş” kelimesi çıkmıyor; çıksa da alışılmış çağrışımlarıyla yankılanmıyor. Savaş kelimesinin yanı sıra, “düşman” ve “dost” gibi kelimeler de tedavülden kalkmak üzere. Dostoyevski’nin lafıyla, bugün dünyanın dört bir yanında, özellikle de Ortadoğu’da “şampanya gibi kan dökülüyor” ama, bu kanlı oyunlar “bildiğimiz manada” savaş olmayabilir.

***

Zamanımızın ölme ve öldürme, güvenlik ve özgürlük gibi ikiliklerini şekillendiren esas kelime, savaştan ziyade “mücadele” kelimesidir. Mücadele kelimesi, savaş kelimesini de içermek suretiyle çok daha geniş, kullanışlı ve etkili içeriklerle donatılmıştır. “Savaş” açılır (ilan edilir) ve kapanır bir süreçtir, başı ve sonu vardır; buna mukabil “mücadele” ise uzun erimlidir ve daima sürme eğilimindedir, sonu olmayan bir teyakkuz durumudur.

“Mücadele” “savaş”tan farklı olarak muhatabını “öldürmeyi” değil, “etkisizleştirmeyi”, keza “esir almayı” değil, “ele geçirmeyi” eksen alır. Bu itibarla, etkisizleştirilen nesne de “düşman” değil, “terörle mücadele” esprisinde olduğu üzere “terörist” figürüdür. “Düşman” olanca tehditkârlığına rağmen önünde sonunda bir “insan”dır. Yalnızca düşman öldürülebilir bir niteliğe sahiptir, garip varlığıyla “terörist” bu payeden yoksundur. Savaş değil, “mücadele hukuku” söz konusudur burada. Bu durumda bir soru kendini dayatır: Etkisiz hale getirilenlere “ölü” mü denir?

Terörle mücadeledeki inceltilmiş hukuki mantık, bu soru özelinde ölüme ilişkin sınırları bulandırmaktadır. Sadece hukuk değil, bir bütün olarak siyasal iktidar, etkisiz hale getirilenleri “ölü” olarak nitelendirdiğinde, kimi ahlaki yükümlülükler altına girmek durumunda kalacaktır. En basit, kadim ve bilinen saygı ilkesi icabınca ölülerin gömülmesi gerekir. Ölü, toprağın üstünde değil, altında olmalıdır. Kürt vilayetlerinde son dönemlerde yeniden yaşanan gelişmelerin de gösterdiği üzere, mevzu terörle mücadele olunca, etkisiz hale getirilenler ölü değil, olsa olsa “leş”tir. “Leş,” hukuk dışı olduğu kadar ahlak dışıdır da. Zira insana değil, hayvana, o da eti temiz ve helal olmayan hayvana karşılık gelir. Etkisizleştirilenler kesinlikle “av hayvanı” değildir, türlü kimyasallar kullanılarak yahut yakılarak kökü kurutulmak, daha doğrusu temizlenerek arınmak istenilen “haşerata” daha yakındırlar.

***

Terör söylemine binaen etkisizleştirilen bir canlıya, yani bir “leşe” bir ölüden farklı muamelelerin yapılmasında “ahlaken” herhangi bir sakınca yoktur. “Leş” üzerinde gerçekleştirilen bazı işlemlerin (deşme, parçalama, gövde yolma, organları kesme vb.) kendine özgü bir mantığı vardır. Bir kuralsızlığın yahut taşkınlığın değil, kendi yasalarına göre hareket eden bir anlayışın ifadesi olan bir mantıktır bu da. “Leşi” ezme, sürükleme, teşhir etme, toprağa gömmeme, mezardan yoksun kılma, bir vakitler mezarlara gömülmüş olanlarıysa mezarsız bırakma gibi pratikler siyasal iktidarın ahlaksızlığı değil, aksine ahlakının tezahürüdür. Buradan bakıldığında: şayet Walter Benjamin haklıysa, yani herhangi bir eylemin şiddete dönüşmesi onun “ahlaki ilişkilere nüfuz etmesi sayesinde” gerçekleşiyor; ahlak ve şiddet arasındaki karmaşık düzeneğin çatısını da hukuk ve adalet arasındaki ilişki belirliyorsa, “leş” mefhumu özelinde karşımızda nasıl bir ahlak, hukuk ve adalet anlayışı vardır?

***

Ürkütücü bir olasılık ama kamunun büyük bir kısmı, siyasal iktidarın eylemlerini ahlaken kabul etmiş olabilir. İktidarın “leşler” üzerindeki kanlı oyunlarının elbette gaddarlıkla, vahşetle doğrudan alakası var. Ama gaddarlık da bir yönetme tekniğidir ve hiçbir gaddarlık türü, adına hareket ettiği toplumsal yapının ahlaki icazetini almadan ayakta duramaz. Hal böyle olunca sevimsiz bir mesele duyuruyor kendini: Bunca gaddarlığa rağmen, hayat normal ölçüsünce nasıl devam ediyor: ideoloji mi, söylem mi, çıkarlar mı, yalanlar mı, kayıtsızlık mı, ölümü kanıksama mı, hangisi etkili bunda…

derviş aydın akkoç | birikim

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.