Menü Kapat

Etiket: sanat (sayfa 1 / 9)

Varoluşa Kırgınlık

Olmasını istediğim için öyle:

Büyük bir yük hissediyorum,

Zayıfım eğer söylersem tek nefeste.

Nereye düştüğümü bilmiyorum.

“Yeter, bırak, buna ihtiyacım yok.”

Tüm çiçekler ve tüm ağaçlar,

Topraklarına bir ihtilal için imkân ararlar.

“Müzik yapmıyorsun!

Bu sesten nefret ediyorum.”*

Salt anlamıyla:

Ne yapmalıyım bilmiyorum.

Ne etmeliyim bilmiyorum.

Gerçekten, avazım çıktığı kadar, bilmiyorum.

 

spotify (türkiye’de açılıyor) | youtube (türkiye’de açılmıyor) | bu şarkıdan bahsedilmedi*

Primavera

Aynı isme sahip üç eser çıkabilir okuyucunun karşısına: bir resim, bir müzik, bir de şiir.

Resim içlerinde en meşhur olanı; yıllarca depolarda beklemek zorunda kaldığından olacak, kendini göstermeyi de pek seviyor. Yaratıcısı -belki de Tanrı’sı demeliyiz, sonuçta resmedilen bütün ressama tapıyor olsa gerek- Sandro Boticelli, onu 1482 senesinde, Medici’nin düğününde ilkbaharı temsil etmesi için var etmiş. Kilise’ye teslim olmayan, özgürlüğüne düşkün, romantik ve aynı zamanda sembolist bir resim kendisi. Ortasında Meryem’e selam çakan bir Venüs, Cupid’in habersiz güzele attığı okla gelecek beklenmedik aşk, Hermes’in elma çalıyor gibi görünüp aslında bahar için bulutları dağıtması… Sanki Mediciler için değil, önayak oldukları Rönesans için düğün resmi. Tek bir fenalığı var, kadın haklarına duyarlı değil, onu hoş görmekte bana düşmese gerek.

Müzik, ulu önder Ludovico Einaudi’nin bestesi. Yaklaşık yedi dakikalık, piyano ve yaylılar ile icra edilen, adı gibi bir eser. Dinlerken okuyucunun aklına bahar da gelebilir, sıkı çalışma ve azmin zaferi üzerine kimi film sahneleri de. Bütün bir hayatı anlattığı da hissedilebilir pekala. Sakin ve tasasız, adeta bir anne gibi saran ve sarmalayan bir melodiyle başlar. Sonra yaylılar telaşı ve çabayı, mücadeleyi anlatır. Sadece bu kısmı dikkatle dinlerseniz bile mühim bir sonuca varabilirsiniz: çalışma süreçlerinde yavaş ve planlı başlayıp yoğunluğu giderek artırmak makbuldür. İlk telaşlar, belki de eğitim yılları, bitermiş gibi olur sonra, dinginlik ve kararlılık dolu bir melodi başlar. İlk melodiye geri dönülür, çocukluk hatırlanır, belki de hayatımızın tekrar tekrar yaşanan süreçleri, döngüleridir anlatılan. Tekrar yaylılar gelir, sonra tekrar durulur. Döngüleri anlatan bir şarkıdır ilkbahar.

Şiir kaldı geriye, sona bıraktım çünkü memleketlimiz olur. Babası Can Yücel, annesi Can Yücel’in yıllar sonra gelip yüreğe yerleşen umududur  bu şiirin. Düz yazıda şiir anlatıp ayıp etmeyeyim, kendisini anlatsın. Sadece bir öneri: resmi seyredin ardından şiiri okuyun, bu arada müzik açık kalsın.

Bu duvarlar bu ağaçlar
Bu ağaç
Ve bu duvar…
Arkadaşın dolmuşuyla gidiyoruz
Beykoz’dan doğru Üsküdar…
Böyle giderse böyle giderse bu bahar
Bu ağaçlar bu duvarı yıkacaklar…
Bu geçmişi değil, geleceği kınalı
Bu yemyeşil davarlar
Bu duvarı yıkacaklar…

pharos

pharos avrupa ve kuzey amerika sanat tarihi fotoğraf arşivit. amacı digital araştırma yapanlar için arşiv fotoğraflara ve ilgili akademik yayınlarına erişim sağlamak. ama akademik olmayanlar için de harika koleksiyonlara sahip, toplamda 61binden fazla artwork ve 97binden fazla imaja sahip. kaybolabilirsiniz.

pharos

mütecaviz

“hiçbir şeyi” anlatmanız gereken bir sabaha uyandığınızda yanı başınızda bekleyen çalar saatin ısrarından bahsetsek, soğuk ve gayet resmi bir yuvarlak masa toplantısında ütü kokan kravatınızı düzeltmek için bir bahane bulmaya başlayabilirsiniz. fakat hayatımıza bunun kadar karışık bir şekilde girmeyen gerçeklerimiz var. aşk, sevgi, para,ihtiras,gözyaşı, entrika veya komedi içermeyen ama sinirlerimizi asıl yıpratan ve bağırarak konuştuğumuz, inandırmak istediğimiz, doğru olduğunu bildiğimiz halde uzun cümleler kurarak kafamızı karıştırdığımız erişebildiğimiz bilincimizin bize bahsetmediği en yakın arkadaşı, psişe.

inanması güç. bizden beslenen, açıklarımızı bilen, uyumlu kolektif ve tamamen saydam. jung’a göre, ki daha profesyonel bir yaklaşımla bilinç dışının, bilince asla çıkmayacak bir yanı. asıl soru onun varlığı değil, hastalıkta sağlıkta iyi günde kötü günde yanımızda olan psişemizin varlığından bugüne kadar neden haberdar olmadık? ya da nefesimizi paylaştığımız bu şey gerçekten bizim gangster tarafımız mı? birkaç kelimenin altını çizerek bu rüyadan uyanmanın, çocukluğumuzda hep inandığımız perili eve girmenin aslında kötü bir fikir olmadığını görebiliriz. dillerimize pelesenk olmuş, kişiliğini kaybetmiş, aslında asil fakat düşmanlar tarafından işgal edilmiş ilk sözcük ‘ego’. bu kelime ince detaylar içeren bir da Vinci tablosu değil, aksine Leonardo di ser Piero da Vinci’nin ta kendisidir. vücudumuzun bilgi birikim ve duygu deposu, kendi İsviçre bankamız, hazinemizdir. dış sesin verdiği uyarıları, iç sesimizi dinleyerek filtre eden bir karar mekanizmasından, fazla üstüne gitmek istemiyorum fakat gerçek ile düş olanı ayırt eden psişenin bize en yakın yüzü ve küçük kısmıdır. aslında sözde tatmin edilmek dışında bizi biz yapan, birden çok işi ayıklayıp kararı bize bırakan yol arkadaşımızı biraz tanımak insanda sorgulama hissi uyandırıyor.

gerçekte insan kişiliğinin farklı yönleriyle bütünleşmek için çaba göstermez. zaten bir bütün olarak doğmuştur ve hayatı boyunca yeni boyutlar katmaya çalışır. onu bölmek isteyenlerle de bir savaş içindedir. ortak bir bilinçten beslenen bilincimizin, sakin ve kendinden emin bir şekilde egomuzda filtre ettiği ve bir isim vermekte zorlandığımız bu anda bize duygu, düşünce ve imgeleri seslerle anlatan sanata, müziğe kulak vermekten kendini alıkoymamalı sosyete insanı.

algılar anılar düşünce ve duygulardan oluşan prototipimize yakıştırdığımız maskelerimize farkında olduğumuz aşikar fakat bunu kendimize itiraf etmekte zorlandığımız ya da aksine, yüzleşip karşılaştığımız zamanlarda çıktığına inandığım bir hiç ve bir kimseyle sizi baş başa bırakıyorum.

Neden Tarkovski Olamıyorum?

Öncelikle bu yazıya Tarkovski’den bir alıntıyla başlamak -filmle de çok alakalı olduğu için mantıklı olacak diye düşünüyorum, üstad diyor ki:

İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

-Andrey Tarkovski

Öncelikle bu filmi yazan ve yöneten Murat Düzgünoğlu. Belki de kendi hikayesini anlatmıştır bilmiyorum, belki de aklından sürekli geçen bir soruya cevaptır ya da onlarca genç sinemacının yerlerine Bergman, Kubrick, Trier vs. koyarak modifiye edip yineledikleri bir sorudur diye düşünüyorum bu. Film ise bu soruya gerçekçi ve umut vermeyen (Zaten hem gerçekçi hem umut veren kaç tane yanıt vardır ki?) bir yanıt veriyor.

Bahadır bir yönetmen, Türkü filmleri, kısa filmler  yönetiyor. İlk uzun metrajını ise bir sanat filmi ile yapmak istese de, gelir durumu buna müsait değil ve sermaye bulamıyor. Kime giderse gitsin “Sen bir Tarkovski, bir Bergman filmi çekmek istiyorsun ama Türkiye’de bu filmler tutmuyor, seyirci aşk istiyor, iki erkek arasında kalmış kararsız bir kadını görmek istiyor.” gibi yanıtlarla reddediliyor.

Arkadaşları Tarkovski izlerken sıkılıp kapatmak istiyorlar, yönettiği projelerde ise doğru düzgün ekipman bile bulamıyor. Kısa reklam filmi işleri çıkıyor ama o her sabah yukarıda alıntıladığım Tarkovski’nin sözüne bakarak uyanıyor ve aslında burada karşımıza mühim bir soru çıkıyor:

İlkesiz bir ülkede hayatla saf ilişkimizi nasıl sürdürebiliriz? İlkelerimizden mi taviz vereceğiz yoksa ülkemizden mi?

Sanat tıpkı herkesin ne kadar iyi olduğunu söyleyip de azınlığın dinlediği klasik müzik gibi midir bu ülkede? “Hayaller karın doyurmuyor.” gibi vecizeler etrafımızdayken, bizi hayal kurmak ve kendiliğimizi tamamlamak için cesaretlendiren kişisel “gelişimciler” hayatla ilgili saf ilişkilerini sürdürebiliyorlar mı yoksa kendi söylediklerine inanmayan vaizler mi?

Hayallerin peşinden koşarken elektrik faturasını ödeyecek paramız kalmayıp karanlıkta kalıyorsak, hayatla ilkelerden taviz vermeden bir ilişki nasıl kurabiliriz? Yoksa hayatla saf bir ilişki kurmamız zaten istenilir bir şey olmaktan çıktı mı?

Gerçekçi bir Türkiye tablosu sunarken, klasik geyikler, ilişkisel çalkalanmalarda arkada kalmıyor. Lakin biraz üzücü de olsa sorumuz yanıtlanıyor:

Bu ülkede hayatla saf bir ilişki kurmak için, ancak deli olmak gerekiyor.

Simulart

Simülart. Nedir simülart? 21. Yüzyılın en entelektüel sanat akımlarından biri mi?  Filmcilerin, yazarların, ressamların, şairlerin kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri bir düşünce biçimi mi? Yoksa “kimsenin anlamayacağı” o dahiyene anarşist tutumlardan biri mi? Hayır, hiçbiri değil ve hiçbir anlam ifade etmiyor. Üstüne söylenebilecek birkaç cümle elbetteki var, ki bu cümlelerinde onunla bir bağlantısı yok. simülart, bu cümleler için sadece bir aracı, bir parantez açma şansı.

Herkesin bir şey ve bir şeyci olduğu devasa bir sıfatlar aleminde yaşıyoruz. Adlar ve onları yücelten sıfatlar. X avangard bir sinemacı. Y Dadaist bir şair. Z sürrealist bir ressam. Ardı arkası gelmeyen, gördükleri her zeminde mantar gibi türeyen sıfatlar. Varlıkları, az da olsa bir şeyler üretmek isteyen herkesi zehirlemeye devam ediyor. Sıfatlar, o sıfatlara sahip olmak isteyenler için birer rekabet aracına dönüşüyor. Kaçmaya çalışanlar için ise nihai son zamanla sevecekleri ve ona dönüşüp üretimlerinin içini boşaltacakları bir takım yaftalar. “evet, sen deepspace tarzında çalıyorsun”, “senin eserlerin videoart’ı temsil ediyor” , “ şiirin futurist bir yapıya sahip” vs vd.  İzm’ler, Ci’ler… peki bu neyi doğuruyor? Sıfatını alan, oradan yürümeye devam ediyor. Özünde yapmak istediği, aslında yaptığı ya da yapacağı şeyden farkında olmadan kopuyor. Çünkü o artık bir “şey”. Onun bir kategorisi var. O, onlardan biri ve yalnız hissetmesine gerek yok. O şekilde kabul gördüyse, o şekilde olmasında bir sorun yok. şiiri, müziği, sineması zamanla sıfatına hizmet edecek mertebeye yükselebilir. Sıfatlar alemi için bir sanatçı daha!

Üzerimizdeki geçmişin sanat sıfatı cesetlerini atmak, kokuşmuşluğun arasından dışarı bakabilmek için bir şans olabilir bu. Geçmişi öğrenebiliriz, geçmişte yapılanları sevebilir, onlardan beslenebiliriz; ama bu onların bizim yolumuzu içi boşaltılmış bir kabulleniş ile değiştirebileceği anlamına gelmez. Gelmemesi gerekir, çünkü etrafta açık bir şekilde görülen kanser, insanların bir “şeyi” , o şeyin sürecini yaşamadan  satın almasından doğan içi boşluk durumudur. “beat kuşağı” olmak, sürecini yaşamadan kolay bir şekilde, materyalist olmak, punk olmak, hippi olmak?! Fantazmagorya maskesini biraz daha havada tutmak için, kolayca satın alınabilen sanat akımları ve ideolojiler.

Süregelen durum bu iken, simülart’ın aracı olabileceği tek şey, üreten için bir nefes deliği açmaktır. Süreci mümkün olduğunca sağlıklı bir şekilde yaşayabilmek için bir seçenek olarak kullanılabilir. Ona ait bir parantez, hiçbir anlam ifade etmeyen, hiçbir kalıpsal karşılığı olmayan, üretileni hiçbir zoraki rotaya sokmayan bir boşluk yaratma şansı olabilir.

Yaratın. Çağımızın alameti bu. Kişinin yeteneklerinden bir eser yaratın. Ayaklarımıza bağlı betonların iplerini çözün, kokuşmuş sahtekarlıkları bir kenara itin. Tüm bunları yaparken simülart’ı bir kalkan olarak kullanın. Olası bir simülasyonun içinde savrulup giden simülark hayatlarımızdan çıkacak her türlü eser (bu; yemek, resim, oymacılık, şiir, müzik, intihar vs her şey olabilir) simulartın bedenlerinden fazlası olamayacaktır zaten.

Simülart yerine istediğiniz kelimeyi koyabilirsiniz. Onun içini, istediğiniz kelimelerle anlamlandırabilirsiniz. Bu nedenledir ki simülart, her zihnin içinde kendine özgü şekiller bulup, değişimini sürekli kılacaktır. Onun ritmi ve akışı bu döngüselliktir.

Simülart’ın bir manifestosu yok. Bir duruşu yok. söylemek istediğini, üreten kişi “ürünü”yle söylecektir zaten. Simülart bir sıfatı temsil etmiyor, öyle yada böyle değil. Ocu, bucu, şucu değil. Müzisyen gitarını eline aldığında, ne yapıyorsa, hangi notalara basıyorsa, o ‘an’ için o dur. Kamera kaydetmeye başladığında, vizörün gördüğü şey, kurgudaki çıkışa kadar kendi sürecini yaşayacaktır ve bu sürece “avangart olmak” – “olabilmek” müdahale etmeyecektir.

Simülark, sadece bir şeydir. Hiçbir anlama gelmemesini umduğumuz, üretme yolunda ki kozmik bir parçayı temsil eden bireysel hedeflerimize yönelik kıvılcımı koruyacak, zihnimizi bulandırmayan bir şey. Peşine daha fazla kelime takarak, onu yavaşlatamayız.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.