Menü Kapat

Etiket: sanat (sayfa 1 / 9)

Biraz Sanat Az da Ahlat Ağacı

Hiç kimsenin birbirini sevmediği ve sevmek zorunda olmadığı yer: Sanat

Düşüncenizi ayakta tutan şey – ürettiğiniz eserde tatmin olma halidir ve bunu insanlara ulaştırıp beğendirmek kişi için mühimdir. Enteresan olan ise; yazan üzerinden gidersek – eleştirdiği kitleye sattığı kitaptan gurur duyar. O yerdiği insanlar, yazanın şiir/öykü kitabını ya da romanını okudukları ve satın aldıkları zaman yazar/şair belli bir kimliğe bürünür ve bu açıkça gözlemlenir. Bunları, bilmem ne şiir gecelerinde veyahut dangalak dergi toplantılarında görebilirsiniz.

Ahlat Ağacı filminde Doğu Demirkol ile Serkan Keskin’in sahnesinde iki karaktere de hak verip aynı zamanda öfkelendim; çünkü inanıyorum ki romantiklik ve yapış yapış bir isyan komiktir. Kendini farklı diye kabul edip bunu manifesto ile süslemek beni iğrendiriyor; lakin başka bir bakış açısıyla yapanın kendisini haklı gördüğü ve eleştirdiği insanların arasında olmamak istemesi de gayet doğaldır. Sorun ise; duygudaşlık(empati) kurmak zordur ve yapıyorum demek eylemin gerçekleştiği anlamına gelmemektedir.  Bu sahnede bir yazar ile yazar olmak isteyen ve kitabını yazmış; fakat daha basmamış iki kişi sohbet etmektedir. Biri rüştünü kanıtlamış- diğeri kendisini içten içe iyi görmekle beraber karşı tarafla aynı kulvarda olduğunu göstermeye çalışmaktadır – yani egosu ona ben iyiyim ve beni tanımaları gerek diye söylemektedir. Sonra kıdemli yazar burada devreye girer ve bu işin çalışma ile olacağından o kadar da kolay olmadığından bahseder. Çırağımız ise; hayır ben bilgiliyim ve sen riyakâr olmuşsun demek için peşinden ayrılmaz yazarın ve konuşmasını sürdürür. Muhabbet, bir öfke patlamasıyla sonuçlanır ve herkesin yolu ayrılır. Bu öfke – ben seni dinlemek zorunda değildim; fakat dinledim demektir. Aslında olması gereken bu mudur? Hiçbir zaman insandan taraf olmadım – tahammül edemedim ve edemiyorum da – bundan ötürü de herkesi dinlemek bir erdem değil – aksine gereksiz nezaketin sahteliğidir.

Oturduğunuz koltuğu, evi, mahalleyi, arkadaşlarınızı ve içinde bulunduğunuz ortamları düşünün ve kim olduğunuzla ilgili bazı kararlara varın. Hatırladığım kadarıyla büyük para kazanan yazarlar eleştiriliyor – belli ödül veren papyonlu yaş almışlar eleştiriliyor, solculuk satan haksızlığın dibinde yüzen yayıncılar eleştiriliyor. Kimilerinin edebiyat mafyası dediği şey her daim devam ediyor. İsmin meşhurluğuna, instagramda kaç takipçisi olduğuna göre basılan yazılar ve kitaplar – yazdıkları bir yerlerde çıkabilsin diye arkalarından küfrettikleri yazarların kuyrukçuluklarını yapanlar, etik, kural ve sistem kelimelerini dillerinden düşürmeyip – girişimcilik örnekleriyle birilerini dolandıranlar ve bunun gibi daha neler var.  Peki, kendisini sosyal medyada iyi satabilen bohemlerimiz ve bilmediği konularda ahkâm kesme zırvalığı ne olacak? Karşınızdakinin iyi ve güzel diye tabir ettiği şeyin dışında iseniz var olamayacaksınız – o sizin ne kadar satacağınıza karar verdikten sonra saygınlık kazanacaksınız ve bu maalesef değişmesi mümkün gözükmemektedir.

Bir tablonun kimler tarafından alındığı – bir tiyatroda hangi oyuncularla/yönetmenle çalıştığınız ve kitabınızı ya da yazınızı kimin eleştirdiği sizi biri yapacaktır.  Herkese göre o iş öyle yapılmaz; ancak kendini bir şekilde var edebilen o işi o şekilde yapmayan oluyor; ücra bir köşede de kalsa; çünkü içinde bulunduğum bol tırnak içindeki edebiyat çevresi, tiyatro çevresi bana gösterdi ki – bu insanlar ne yapıyorsa onlar gibi tek bir çizgiden yürümeye çalışma, tiyatro böyle yapılmaz deniliyorsa sen bir bak izle, böyle kitap olmaz deniliyorsa sen bir oku – bir bok anlatmamış diye eleştiri yapıyorsa bir tablo için sen bir bak – sana bir şey anlatıyordur belki.

Size bol sanatlı, az riyakâr zamanlar dilerim – bildiğinizi, körü körüne değil; lakin rasyonel bir süzgeçten geçirerek yapmaktan vazgeçmeyin ve kimseyi sevmek zorunda ve kimseye kendinizi sevdirmek zorunda hissettirmeyin.

Viva Revolución Gráfica!

dört koldan geliyor.

Serginin ilk kolu özel koleksiyonların mekansallaştırılması şeklinde gerçekleşiyor.

Frédéric Langlais ve Laetitia Brochier  acaip şeylerle doldurdukları hücrelerinin kapısını açıyor ve halk sanatına ait maskelerin, nesnelerin ve heykellerin değeri yeniden biçiliyor.

Aynı zamanda 3D projeksiyon için dikkatle seçilmiş olan görseller Meksika sanatının derinlerine bir dalış vaad ediyor.

Öte yandan sanat koleksiyoneri ve lucha libre uzmanı Jimmy Pantera bu tema çerçevesinde dergi, az bulunur afiş ve oyuncaklardan oluşan bir enstalasyon ortaya koyuyor.

Serginin ikinci kolu La “S” Grand Atelier  ile gerçekleştirilen işleri Meksika estetiği bağlamında keşfe çıkıyor.

Belçika’da  Ardennes Dağlarının kalbinde bulunan La “S” Grand Atelier  zihinsel olarak  eksik sanatçılar için birçok yaratıcı atölye (plastik sanatlar ve sahne sanatları) sunmaktadır. Şefkat kaygısı gütmekten ziyade, bu atölyeler sanat profesyonellerinden oluşan bir ekip tarafından denetlenmekte ve üretilen çalışmaların dağıtımı tüm kültürel çevrelerde yaygın bir biçimde yapılmaktadır. Her projenin etik karakterine özel önem verilmektedir, La “S” Grand Atelier  bünyesindeki her sanatçıya saygı duyulmasını garanti etmektedir.

La “S” Grand Atelier  Sanatçıları:

Adolpho Avril, Barbara Massart, Benoît Monjoie, Dominique Théâtre, Elke Tangeten, Florent Talbot, Gabriel Evrard, Irène Gérard, Jean-Michel Bansart, Joseph Lambert, Laura Delvaux, Léon Louis, Marcel Schmitz, Marie Bodson, Marie-Fzrance Morin, Pascal Cornelis, Pascal Leyder, Philippe Da Fonseca, Régis Guyaux, Richard Bawin, Rita Arimont, Sarah Albert.

Devam

Varoluşa Kırgınlık

Olmasını istediğim için öyle:

Büyük bir yük hissediyorum,

Zayıfım eğer söylersem tek nefeste.

Nereye düştüğümü bilmiyorum.

“Yeter, bırak, buna ihtiyacım yok.”

Tüm çiçekler ve tüm ağaçlar,

Topraklarına bir ihtilal için imkân ararlar.

“Müzik yapmıyorsun!

Bu sesten nefret ediyorum.”*

Salt anlamıyla:

Ne yapmalıyım bilmiyorum.

Ne etmeliyim bilmiyorum.

Gerçekten, avazım çıktığı kadar, bilmiyorum.

 

spotify (türkiye’de açılıyor) | youtube (türkiye’de açılmıyor) | bu şarkıdan bahsedilmedi*

Primavera

Aynı isme sahip üç eser çıkabilir okuyucunun karşısına: bir resim, bir müzik, bir de şiir.

Resim içlerinde en meşhur olanı; yıllarca depolarda beklemek zorunda kaldığından olacak, kendini göstermeyi de pek seviyor. Yaratıcısı -belki de Tanrı’sı demeliyiz, sonuçta resmedilen bütün ressama tapıyor olsa gerek- Sandro Boticelli, onu 1482 senesinde, Medici’nin düğününde ilkbaharı temsil etmesi için var etmiş. Kilise’ye teslim olmayan, özgürlüğüne düşkün, romantik ve aynı zamanda sembolist bir resim kendisi. Ortasında Meryem’e selam çakan bir Venüs, Cupid’in habersiz güzele attığı okla gelecek beklenmedik aşk, Hermes’in elma çalıyor gibi görünüp aslında bahar için bulutları dağıtması… Sanki Mediciler için değil, önayak oldukları Rönesans için düğün resmi. Tek bir fenalığı var, kadın haklarına duyarlı değil, onu hoş görmekte bana düşmese gerek.

Müzik, ulu önder Ludovico Einaudi’nin bestesi. Yaklaşık yedi dakikalık, piyano ve yaylılar ile icra edilen, adı gibi bir eser. Dinlerken okuyucunun aklına bahar da gelebilir, sıkı çalışma ve azmin zaferi üzerine kimi film sahneleri de. Bütün bir hayatı anlattığı da hissedilebilir pekala. Sakin ve tasasız, adeta bir anne gibi saran ve sarmalayan bir melodiyle başlar. Sonra yaylılar telaşı ve çabayı, mücadeleyi anlatır. Sadece bu kısmı dikkatle dinlerseniz bile mühim bir sonuca varabilirsiniz: çalışma süreçlerinde yavaş ve planlı başlayıp yoğunluğu giderek artırmak makbuldür. İlk telaşlar, belki de eğitim yılları, bitermiş gibi olur sonra, dinginlik ve kararlılık dolu bir melodi başlar. İlk melodiye geri dönülür, çocukluk hatırlanır, belki de hayatımızın tekrar tekrar yaşanan süreçleri, döngüleridir anlatılan. Tekrar yaylılar gelir, sonra tekrar durulur. Döngüleri anlatan bir şarkıdır ilkbahar.

Şiir kaldı geriye, sona bıraktım çünkü memleketlimiz olur. Babası Can Yücel, annesi Can Yücel’in yıllar sonra gelip yüreğe yerleşen umududur  bu şiirin. Düz yazıda şiir anlatıp ayıp etmeyeyim, kendisini anlatsın. Sadece bir öneri: resmi seyredin ardından şiiri okuyun, bu arada müzik açık kalsın.

Bu duvarlar bu ağaçlar
Bu ağaç
Ve bu duvar…
Arkadaşın dolmuşuyla gidiyoruz
Beykoz’dan doğru Üsküdar…
Böyle giderse böyle giderse bu bahar
Bu ağaçlar bu duvarı yıkacaklar…
Bu geçmişi değil, geleceği kınalı
Bu yemyeşil davarlar
Bu duvarı yıkacaklar…

pharos

pharos avrupa ve kuzey amerika sanat tarihi fotoğraf arşivit. amacı digital araştırma yapanlar için arşiv fotoğraflara ve ilgili akademik yayınlarına erişim sağlamak. ama akademik olmayanlar için de harika koleksiyonlara sahip, toplamda 61binden fazla artwork ve 97binden fazla imaja sahip. kaybolabilirsiniz.

pharos

mütecaviz

“hiçbir şeyi” anlatmanız gereken bir sabaha uyandığınızda yanı başınızda bekleyen çalar saatin ısrarından bahsetsek, soğuk ve gayet resmi bir yuvarlak masa toplantısında ütü kokan kravatınızı düzeltmek için bir bahane bulmaya başlayabilirsiniz. fakat hayatımıza bunun kadar karışık bir şekilde girmeyen gerçeklerimiz var. aşk, sevgi, para,ihtiras,gözyaşı, entrika veya komedi içermeyen ama sinirlerimizi asıl yıpratan ve bağırarak konuştuğumuz, inandırmak istediğimiz, doğru olduğunu bildiğimiz halde uzun cümleler kurarak kafamızı karıştırdığımız erişebildiğimiz bilincimizin bize bahsetmediği en yakın arkadaşı, psişe.

inanması güç. bizden beslenen, açıklarımızı bilen, uyumlu kolektif ve tamamen saydam. jung’a göre, ki daha profesyonel bir yaklaşımla bilinç dışının, bilince asla çıkmayacak bir yanı. asıl soru onun varlığı değil, hastalıkta sağlıkta iyi günde kötü günde yanımızda olan psişemizin varlığından bugüne kadar neden haberdar olmadık? ya da nefesimizi paylaştığımız bu şey gerçekten bizim gangster tarafımız mı? birkaç kelimenin altını çizerek bu rüyadan uyanmanın, çocukluğumuzda hep inandığımız perili eve girmenin aslında kötü bir fikir olmadığını görebiliriz. dillerimize pelesenk olmuş, kişiliğini kaybetmiş, aslında asil fakat düşmanlar tarafından işgal edilmiş ilk sözcük ‘ego’. bu kelime ince detaylar içeren bir da Vinci tablosu değil, aksine Leonardo di ser Piero da Vinci’nin ta kendisidir. vücudumuzun bilgi birikim ve duygu deposu, kendi İsviçre bankamız, hazinemizdir. dış sesin verdiği uyarıları, iç sesimizi dinleyerek filtre eden bir karar mekanizmasından, fazla üstüne gitmek istemiyorum fakat gerçek ile düş olanı ayırt eden psişenin bize en yakın yüzü ve küçük kısmıdır. aslında sözde tatmin edilmek dışında bizi biz yapan, birden çok işi ayıklayıp kararı bize bırakan yol arkadaşımızı biraz tanımak insanda sorgulama hissi uyandırıyor.

gerçekte insan kişiliğinin farklı yönleriyle bütünleşmek için çaba göstermez. zaten bir bütün olarak doğmuştur ve hayatı boyunca yeni boyutlar katmaya çalışır. onu bölmek isteyenlerle de bir savaş içindedir. ortak bir bilinçten beslenen bilincimizin, sakin ve kendinden emin bir şekilde egomuzda filtre ettiği ve bir isim vermekte zorlandığımız bu anda bize duygu, düşünce ve imgeleri seslerle anlatan sanata, müziğe kulak vermekten kendini alıkoymamalı sosyete insanı.

algılar anılar düşünce ve duygulardan oluşan prototipimize yakıştırdığımız maskelerimize farkında olduğumuz aşikar fakat bunu kendimize itiraf etmekte zorlandığımız ya da aksine, yüzleşip karşılaştığımız zamanlarda çıktığına inandığım bir hiç ve bir kimseyle sizi baş başa bırakıyorum.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.