Etiket: Sanal

QR KOD OLMAK

Sanallık üremektedir. Dünyada kırk yaşına gelmiş sanal bir insan yoktur. Sanal çocuklarımız vardır. Sanal çocuk olmak: Dünya’da, daha kendini var etmeden kendi ikincini yaratıp onunla zaman geçirmektir. Sanalını yaratmak için önce kendine ait olan şeyleri tüketmelisin ve tüketirken zevk almalısın. Hedonist olgun bir insan gibi zevk alarak yapılmalı. Bir diğer anlamda sosyal kişiliğini, davranışlarını ve isteklerini filtreden geçirmelisin. Bu arınma işlemi varlık olarak seni var eden gerçekliği azaltır ve parçalara ayırır. Sanal yuvan için kullanacağın kişiliğin baştan yetiştireceğin bir çocuğun içine aktarılacaktır. Sanal yuvadaki sen daha çocuksundur çünkü. Filtrelenmiş sanal kişiliğin,kendisini cihazın içinde bambaşka mesafelerin içine sokar. Kendi zamanına, kendine ait kişiselliği ve mahremiyete sahiptir. Sanal bir şehre ve şehirlerde yaratılan geleneklere sahiptir. Beslenmeye ve giyinmeye ihtiyacı vardır. Gerçek zaman ile paralel doğrultuda ilerleyen sanal zaman çelişki yaratır. Günlük olarak sınırsız sayıda çelişkiler ve bilgiler akışı, gerçekleştiği hem sanal ve hem gerçek Dünya’da bölünmüşlük yaratır.Camdan duvarların yarattığı sessizlik yanılsaması otoritesini sürdürür sanal alemde, her yer yansımadır, her yer hareket halindedir. Bu sefer insanların ve arabaların yolculuğu değil; fikirlerin, düşünceler hareket halindedir. Fikirleri taşıyan sanal çocuklar birbirlerini ezme yarışı içinde hızlı hızlı sanal dünya ile gerçek dünyayı ayıran dijital duvarın önüne koşarlar. Bütün alışveriş burada gerçekleşir. Gerçekliği teslim alan sanallık tekrar gerçek olur. Şimdi ise gerçek insan – sanal çocuğun annesi – sanal çocuğuna kaynak olarak kullanığı özelliklerini gerçek hayatında kullanacaktır.İletişim dönüştükçe bilgi de dönüşür, yerin, zamanın ve mekanın önemi kalmaz. Sürekli dolanan bilgi akışı : Üst üste yığılmış insanlara, sıkış tıkış giden otobüslere ve dolmuşlara benzer, sabahtan akşama kadar damarlarınızı sıkıştırır. Gerçek sen, sanal çocuğunu sürdürmek için sanal dünyanın içinde filtrelemeye devam eder. Bir süre sonra, filtreden geriye dijital ahlakın kalır geriye. O da neyin nesi ise artık. Davranışın elektronik tepkilere dönüşür. Elektronik tepkiler yaşamsal tepkilere dönüşür. Kaçınılmaz bir çelişki olur insan.
QR: Quick reaction.

Sanal Oda

Yaşam odalarındaki insan kalabalığı sanallaşan yaşam iletişiminin bir mekanı. Gelişerek ileriye doğru giden iletişim kanallarımız sadece haber alma aracı tanımının dışına çıkıp eğlencenin, sanatın, kültürün devamında da güncel olup güncel kalmanın aracı ve kaynağı konumuna yerleştiler. Ayrılamaz bir parçamız. Metafor yok bu sefer.

Düpedüz karşımızdalar. Kağıt, ses ve sonrasında görüntü. Sahip olduğumuz bu üç zemin, bulunduğum yüzyıl içinde gelişimini ve gerileyişini gözlemlemek için uygun bir ortam oluştururken beni de uygun bir denek haline getiriyor.

Sanallaşan odalar, medyanın çanak tuttuğu, hızlıca gerçekleşen boş bir bilgi aktarımı mekanına dönüşürken, diğer taraftan, yani, faydacı bir araç olarak, sanallıktan realiteye geçerek insanları hala gerçek tutabilir. Sanallaşan insan kavramı belki bir sonraki yüzyılın sonucu olacak ama sanallaşan insanın sürecini şu an deneyimliyoruz.

Evin, iş yerin, evinin odası, iş yerinin kafeteryası ve bazen kaldığın otel odası. Oturma düzenini ekrana çevirmiş sandalyeler yüzünüzü radyoaktif ışığın kaynağına, insanın kalın ensesini de Güneş’in radyoaktif ışınlarına göre doğrultmuş vaziyette bulunur. Sanallıkla direk karşı karşıya kalır insan. Oda da artık duvarlarını yavaş yavaş eritip yok etmeye başlar. Zira insanın elindeki sanallığın çekimine dayanamaz.

Eskimekte olan maddeden süreç olgusunu çıkaran insan, medyayı kullanarak eğlence, sanat ve güncellik ortamını zaman aşımına uğratır. İçinde bulunduğu kişiselleşmiş odaları sanal araçlarla bedenen terk eder. Tekrardan yerleşeceği yeni bir kişiselliğin ve özelleşmiş olanın arayışını başlatır.

Güncelliği dilimlere ayırıp saniyelere kadar indirebildiği süreçte sanal olan bilgisini, anısını ve sahip çıktığı anları kolaylıkla bir müzeye ve koleksiyona dönüştürebiliyor. Tozlu sayfalar ve eski kayıtlar içine yaşlı bir sahaf kaçmış benim için koleksiyon kalıyor. Sahafların tuttuğu odaların yerine ise sonsuz karolarla döşenmiş yüzen bir zeminin üstünde, dünün ve bir önceki günün sergisini, duvarları erimekte olup sanallaşma sürecine girmiş odalarda sunuyor.

duvarları olmayan müze

sanat tarihçisi ya da sanat eleştirmeni değiliz. sanat sever tanımına ne kadar girip girmediğimiz de şüpheli ama bazı şeyleri paylaşmak ve tartışmak gerekli. british council türkiye’deki ilk dijital sergisini açmış (bu 2 ay önce oldu) amaçları sanat severlere yeni bir deneyim yaratmakmış. orijinali “museum without walls” bizde “duvarları olmayan müze”. elif kamışlı el atmış. pek tabii british council sponsorluğunda birleşik krallık sanatının gelenekleri olan manzara ve heykele odaklanılmış. birazdan ilgili linke tıklayıp kendiniz deneyebilirsiniz ama arayüz gerçek bir sergi salonu gibi tasarlanmış. eserler hakkında detaylı yazılı, görsel, işitsel bilgi alabilme şansı tanınmış.

sanallaşmanın günden güne zirve yaptığı günümüzde pek tabii fiziksel erişim ve iletişim makbul diyoruz ama uzakta veya kısıtlı imkanlara sahip olanlar içinde takdir etmekten geri duymuyoruz. karar sizin.

geçen gece bir rüya gördüm

sanal zamanın duygu yüklü çocukları

Çok yalnızız, hem de çok…

Hepimiz yalnızlığımıza sanal çözümler bulmaya çalışıyoruz. Sinemaya gitmiyoruz, çekilen en yeni filmi bile izbe bir vcd’cide bulabiliyor, bikaç liraya edinebiliyoruz. Sonra iki değişik film izleyince kendimizi en ala sinema eleştirmeni sanıyoruz. Kitap almıyoruz, onun yerine Wikipedi’den filozofların önemli sözlerini okuyoruz. Bu yetiyor. Böylece hem paramızı hem de “çok değerli” vaktimizi harcamamış oluyoruz. Birbirimizin müzik zevklerine tecavüz ediyoruz, sonra onları da Limewire’dan indirip klasörlere taşıyoruz. Böylece 60ları,70leri ya da 80leri yaşamış olmamız gerekmiyor. Müzisyenlerin en popüler şarkıları neymiş buluyor, yalnız onları dinliyoruz. Zaten diğer şarkıları albümde boşluk kaldığı için yapmıştır diye umursamıyoruz. Doğumgünlerimizi Facebook’tan kutluyoruz. Sağdaki kutucuğa günde bir kere baksak kimsenin doğumgününü unutmuyoruz. Çok iyi dostlar oluyoruz böylece ve hediye masrafını ortadan kaldırıyoruz. Ama aslında hiç gerçek arkadaşımız kalmıyor gitgide, biz de buna inat sanal arkadaş listelerimizi kabarttıkça kabartıyoruz. Ne halde olduğumuzu smiley’lerle ya da durum bilgileriyle gösteriyoruz. Hal hatır sormuyor, birbirimizi aramıyoruz. İlkokul arkadaşlarımızın ne kadar değiştiğine bakıyor; bulunca sevinmiyoruz. Sadece bulmak istediğimizin adını soyadını yazıyor ve enter’a basıyoruz. Yemeği,çiçeği,şarabı internetten sipariş ediyoruz, sanal rakı sofraları kuruyor, sanal mezeler yolluyoruz masalara(!) Toplumun, ülkenin, dünyanın haline bakıp hayıflanıyoruz; “bu iş böyle gitmez”ler çekiyoruz oturduğumuz yerden. Aklı biraz çalışanımız heryerde devam eden savaşlara ya da zulme karşıtlık gösteriyoruz; internetten… İki farklı filmle, bi tane özlü söz öğrensek kendimize muhteşem bir “ilerilik” atfediyoruz. İnsanların çoğu ne kadar aptal oluveriyor birdenbire. En akıllı biziz zannediyoruz. Televizyon izlemeyi sevmiyoruz, aptal aptal programlar olduğu için, onun yerine sanal dünyada paylaştığımız bağlantılara gülüyoruz, “kotamızı” dolduruyoruz. Aynı zamanda çok da duyarlıyız. Bir “tıklamayla” aç çocukları doyuruyor, sokak köpeklerine bakıyoruz. Sonra aynı “tıklamayla” kendi “açlığımızı” doyuruyor, sonra profilimize bakanları paranoyakça öğrenmeye çalışıyoruz. Sıcak koltuğumuzda osura osura anlamsızca siteler arasında “koşturuyor”, sonra 100 metreyi 10 saniyede koşmuş gibi yoruluyoruz. Ama hayatında hiç osurmayan, geğirmeyen, kültürlü, duygu yüklü profiller hazırlıyoruz kendimize. Sonuçta bu sanal zamanda aslolan oluşturduğun profil, gerçekte kim olduğun değil. Eli kalem tutanımız, birkaç Nazım, Süreya okumuşumuz en ala edebi eserleri döktürüveriyor. Hiç acı çekmeden, hiç yokluk görmeden, hiç gerçek sevgiyi yaşamadan dünyanın en çok acı çekmiş en çok üzülmüş en çok ağlamış profilini oluşturuyoruz. Nasılsa kimse kıçımızı kaşıya kaşıya “bu mısraya ne tür bir kelime koysam” dediğimizi bilmiyor. Sızılardan, yürek yakan terkedilişlere kadar herşeyi seriveriyoruz insanların yorumlarına, puanlarına. Gerçek dünyadaki önemsenmeyişimizi unutuyor, bir anda “emeğine sağlık” ların insanı olup çıkıyoruz. Bizi sırılsıklam eden yağmurların, içimize işleyen rüzgarların bir önemi kalmıyor. Kötü havalarda evimizden çıkmıyor, sanal dünyadaki “profilimizi” besliyor, büyütüyoruz. Yolda yürürken birbirimizin suratına bakmıyoruz. Çünkü artık yolda yarattığımız profil yürümüyor, gerçek biz yürüyoruz ve bunun özgüvensizliğiyle hep yere bakıyoruz. Başka bir yerde sosyalleşemiyoruz. Alakalı alakasız yapıştırdığımız etiketlere denk insanlar bulup “burdan zor oluyor ekle istersen ….” diyiveriyoruz. Medeni cesaretimize sanal tavanlar yaptırıyoruz. Sanal köyler kurup, oralarda yaşıyoruz. Birilerini geçmek, bir puana erişmek hayatın anlamı olup çıkıyor. Bilmiyorum belki de hiç görmeyeceğimiz 230 arkadaşla mutluyuz ama bu sanal ve ruhsuz zamanın duygu yüklü çocukları olmayı başarıyoruz.

Mutlu cumartesiler….

bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde… nefret ettiğimiz işlerde çalışıp, gereksiz şeyler alıyoruz. bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. bir amacımız ya da yerimiz yok. ne büyük savaşı yaşadık, ne de büyük buhranı. bizim savaşımız ruhani bir savaş. en büyük buhranımız hayatlarımız. televizyonla büyürken milyoner film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık, ama olmayacağız. bunu yavaş yavaş öğreniyoruz. ve bu yüzden çok ama çok kızgınız.”

Tyler Durden – Fight Club