Menü Kapat

Etiket: röportaj (sayfa 1 / 2)

Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – III/III

İlk iki bölümünü okumayanlar için;
Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – I/III
Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – II/III


– Diyelim sen Ahmed Arif’ten, Enver Gökçe’den beste yaptın. Daha sonra yine aynı metinleri mi kullanmak istersin?

Dünya her gün değişiyor. Ben geçmişte Ahmed Arif’ten yapıyordum, şimdi yapmıyorum. Nazım’dan yapmıyorum. Açıkça söyleyeyim, Nazım’ı bestelemek zor. Şiirlerini müzikleştirmekte zorluk çekiyorum. Nazım bestelemek biraz da ustalık işi. Ben kendimi hâlâ çırak olarak görüyorum.

– Sen kendi kendine yetiyor musun?

Tabii yetiyorum. Söz olarak değil, beste olarak. Ben besteciyim, güfteci değilim.

– Bir insan hem en büyük besteci, en büyük söz yazarı ve hem de en büyük şarkıcı olabilir mi?

Mümkün değil. İnsan bir alanda uzmanlaşabilir. Diğerleri talidir. Ben söz yazabilecek kültürel birikime sahip olduğumu zannetmiyorum. Ama besteciliğime inanıyorum ve “ben varım” diyorum.

– Yaptığın besteyi kullanan başka şarkıcılar oldu mu?

Oldu.

– Nilüfer için ne düşünüyorsun?

İyi bir sanatçı, güçlü ve akıllı. İyi bir şarkıcı. Alaturka müziği sevmememe rağmen, onun çok sağlam bir dille ve sağlam bir diksiyonla müzik icra ettiği kanısındayım.

– Peki Muazzez Abacı’yı neden daha öne çıkarıyorsun?

Her şeyden önce delikanlı bir tavır var Muazzez Abacı’da.

– Delikanlı ne demek?

Muazzez Abacı’da oturmuş bir yorum var. Doyuruyor insanı. Şarkının içeriğini mimikleriyle, tavırlarıyla ve yaşam biçimiyle çok iyi veren bir sanatçı. Sanatçıyı sahnedeki şovuyla dinlemem. Altyapısıyla beni etkilemesi lazım, yaşamıyla. Muazzez Abacı, fiziğinin ötesinde, ses duyarlılığı yüksek bir sanatçı.

– Gönül Yazar için ne diyeceksin?

Şarkılarını da, kendisini de, hiçbir şeyini sevmiyorum Gönül Yazar’ın. Bana hitap etmiyor.

– Hitap etmeyen iki ad daha söyle.

Devam

Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – II/III

İlk bölümünü okumayanlar için;
Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – I/III


– Sana göre feminizm nedir?

Bana göresi, sana göresi mi var kardeşim. Ne yani, bu her kelleye bir takke mi ki, sen başka tarif et ben başka… Efendim, şöyle söylesem. Feminist kuramla uzaktan yakından uğraşmadığı halde kendini feminst olarak gören bir sürü kadın var. Birçok kadın feminizmi kısaca “kadın sorunları çerçevesinde savaşçı bağlanma” olarak anlıyor. Kimileri içinse kadınların kurtuluşu için her teorik ve pratik uğraşı feminizmdir.

Belirli üretim araçları özel mülkiyette oldukça ve egemen sınıf, işçi sınıfının ve kadın kitlesinin baskı altında olmasından çıkar sağlama gücünü elinde tuttukça kadın üstündeki baskının etkililiğinde ve sürekli olarak yeniden üretilmesinde köklü hiçbir değişiklik olmayacaktır. O yüzden de kadının kurtuluşunun maddi temeli, bu ekonomik ve pratik gücün alt edilmesidir.

Feministler için çağdaş kapitalist dünyanın çizdiği çerçeve içinde erkeklerle eşit haklara kavuşmak son hedeftir. Proleter kadınlar ise, bu eşit haklar için, sınıfının ekonomik köleliğine son vermek için sürüp gidecek savaşımda yeni bir silahtır sadece. Feministler için bütün hakları alan baş düşman erkek cinsidir. Akıllı kadınlar, yani proleter kadınlar ise tümüyle farklı bir yaklaşım içindedirler. Onların gözünde erkekler, bir düşman, bir baskı unsuru değil, tersine bu mutsuz dizgeyi kendileriyle paylaşan bir ortak ve daha aydınlık gelecek için savaşımda yoldaştırlar. Kadın işçi en az erkek kardeşi kadar acı çekerken, erkek-kadın tüm işçi sınıfı aynı oburlukla yiyip tüketen ve milyonlarca insanın yaşamı pahasına semiren canavardan nefret etmektedir.

– Feminizme neden bu kadar karşısın?

Bir kere feministlerin birlik çağrısı bundan 70 yıl önce, Lenin’in “işçi kitlelerinden kopuk, küçük güçsüz grupların birlik yaygarası halis bir ikiyüzlülüktür. Çünkü birliği bozan, bölücü taktikleriyle çoğunluğun isteğine karşı gelen onlardır” diye nitelediği işçi sınıfının uzağında üretilen birtakım “aydın” akımlardan biridir sadece.

Kadın-erkek arasında da, erkekle erkek arasında da sömürü var; bunlar insanların gerçek devrimi yaptığı zaman bitecektir. Asıl o tabii. Erkeğin kadını sömürmesini özel olarak öne almayalım mı demek istiyorsun? Bunu mu?

Hayır. Öyle de denebilir ama, ben tümüyle toplumsal kurtuluştan yana bir insanım. Kadınların erkeklere karşı ya da dayağa karşı kendi aralarında örgütlenmelerine hiçbir anlam veremiyorum. Türkiye’de bütün çiçekçiler kadınlar için kurulmuştur. Şarkılar, şiirler kadınlar için yazılmıştır. Bunlar daha ne istiyorlar?

– İleri gitmiş olmadın mı? Bütün çiçekler kadınlar için mi?

Ya hastalar için, ya kadınlar için.

– Çok şakacısın. Başka ne diyebilirim ki… Ben 18 yaşındaki Ahmet Kaya ile bugünkü Ahmet Kaya arasında ne gibi farklar var? Değişmeler olmuş mu?

18 yaş ile 32 yaş Ahmet Kaya’sı arasındaki fark, geçen süre içinde Türkiye’de yaşanan, kazanılan ve kaybedilen şeylerle eşdeğerdedir. Biz neler kazandıysak, ne kadar doğru şey yaptıysak Ahmet Kaya gerçekten doğru bir olgunluğa erişmiştir. Yanlış şeyler yaptıysak Ahmet Kaya’nın yaptığı şeyler de yanlıştır. Ama ben bu süre içinde doğru şeyler yaptığımıza, bugün bitse bile, insanlara onurlu bir geçmiş bıraktığımıza inanıyorum. Ama şairin dediği gibi elbette “sığ yanlarım vardır” benim de, işlemeye vakit bulamadığım zamanın yetmediği ya da başka şeyler…

Devam

Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – I/III

Cemal Süreya’nın Ahmet Kaya ile yaptığı röportaj 1989 yılına ait. Uzunluğu dolayısıyla 3 parça halinde yayınlacağız. Bildiğiniz gibi Cemal Süreya röportajdan 1 yıl sonra yani 1990’da hayata veda etti. Ahmet Kaya ise bu söyleşiden yaklaşık on yıl sonra, 10 Şubat 1999 gecesi Magazin Gazetecileri Derneğinin ödül töreninde “Yılın Sanatçısı” ödülünü alırken yaptığı konuşma sonrası linç girişimine uğradı. Daha sonra ülkede yaratılan atmosfer ve hakkındaki ceza davaları nedeniyle yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ve 16 Kasım 2000 tarihinde Paris’te yaşama veda etti.


Ahmet Kaya’nın yükselişini neye bağlayabiliriz? Gerçi bir günlük, bir yıllık olay değil bu. Çocukluğundan beri ezgiyle uğraşıyor. Ama yükselme grafiğinde son zamanlarda bir sıçrama olduğu da bir gerçek. Kasetleri 1 milyonun üzerinde satıyor. Depolitizasyon politikasının bir yerde kırılmasının onun kişiliğinde, ona hayran oluş biçiminde de yansıdığını söyleyebiliriz. Kendisine gönderilen son mektupların birkaç yüzünü elden geçirdik. Hepsinde de aynı nitelikte bir coşku bulduk; demokrasi isteği, dünyanın değişmesi özlemi… Depolitizasyona ilk tepki müzik alanında doğdu, diyebiliriz. Mahkumdan da mektup alıyor Ahmet Kaya, infaz memurundan da; esnaftan da, işçiden de, terzi kızdan da. Mektuplarda, bir müzisyene gönderilenin çok çok ötesinde mesajlar var.

Kendisiyle görüşmek için önce Kadıköy’deki Olimpiyat Lokantası’nı seçmiştik. Ancak oradaki müzik yayını ve uğultu elimizdeki ses alma aygıtını sağır duruma getirince, sil baştan yapıp röportajı başka bir yerde gerçekleştirdik.

Ahmet Kaya kendine sonsuz güven duyan biri. Kendisiyle gönenen biri. Sözünü de sakınmıyor. Ayrıca kendi dalındaki başka sanatçılardan daha derin, daha mürekkep yalamış olduğunu her haliyle, her sözüyle ortaya koyuyor.

Sosyal mücadeleyi her şeyin önünde görüyor, aşkın da, ünün de, dostluğun da. Çelişkilerden korkmuyor. İçinden geldiği gibi konuşursa zaten çelişkiye düşmeyeceği kanısında sanki. “Devrimci müzik”i hayatının ve kişiselliğinin kendisi haline getirmiş.

Hüznünde alarm yok. Denebilirse, bir sevinç çığlığı saklı hüznünde.


– Sevgili Ahmet Kaya, sana gönderilmiş son mektupların bir bölüğünü okudum. Bu senin gerçekten büyük ün yaptığının kanıtıdır. Ne mektuplar ama! Ne kadar güzel! Düşüncelerinizden ötürü kasetlerinizi dinlediklerini söylerlerken sorular yöneltiyorlar. Sözgelimi şöyle diyorlar: “Kendinizi bugünkü müzik içinde nereye oturtuyorsunuz?”

Bugüne kadar yaptığım müziğin bir altyapıdan hareketle oluştuğunu düşünüyorum. Benim, sınıfsal ilişkilerimin, sınıfsal yapımın, ideolojik anlamda geçmiş dönemde yaşadıklarımla beslenmesiyle öğrendiklerim ve yaşadıklarım müziğim için anahtar oldu. Her şeyden önce bir devrimciyim ben; Türkiye’de özgürlük ve demokrasi mücadelesi anlamında sanat alanında mücadele veren insanlardan biriyim.

– Size mektup yazanlardan biri de şöyle demiş: “Müzikle demokrasinin ne olduğunu anladım”. Bu ne demek sizce?

Biraz önce dediğim gibi, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bir neferiyim ben. Kendimle yansıttığım şeyler insan haklarını, yitirdiğimiz demokratik haklarımızı ezgilerle sunmak, insanlara sorular sormak… Cevaplarımı zaten halktan alıyorum. Ben sadece soru soruyorum. Yaptığım müzik şu anda bir çözüm müziği değil. Somut durum müziği değil. “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtını vermiyorum. Soruyorum; yaşadıklarımız gördüklerimiz bu; neler yapmak lazım… Sanıyorum arkadaşlar da bana yazdıkları mektuplarda veriyorlar cevaplarını. “Demokratın, demokrat olmanın ne olduğunu senin müziğinde gördük.” Elbet, bu benim için bir ölçü değil. Herhangi bir insanın gerçekten demokrat olması için Ahmet Kaya’nın şarkıları yetmez. Ama böyle bir sinyal gönderebildiysem ne mutlu bana!

– Türkiye’nin bugünkü ortamında gerçek demokrat olmak size göre daha neleri içermelidir?

Yaşadığının bilincinde olmak. Türkiye’yi ve dünyayı iyi tanımak. Ayaklarını Türkiye toprağına basarak Türkiye’yi tahlil etmek.

– Müzik sence bir yöneltme midir, yoksa bir yansıma mı? Araç mı, yoksa sonuçta elde edilen bir ürün mü? Daha açayım; bugün Türkiye’nin yansısı, Türkiye’nin izdüşümü müzikle de ifade edilir, resimle de, başka sanatlarla da? Müzik bunların en güçlüsü ve en yaygını. Türkiye’nin sesi, yansısı bugün hangi müzik türünde sizce?

Çağdaşlık ve ilericilik adına gerçekten evrensellik boyutlarına ulaşacak bir tür, bence uluslararası alanda bir anlam kazanacaktır. Türkiye’yi tanıtmak anlamında. 15 kişilik bir yurttan sesler korusu düşünün, diğer yandan 70 kişilik 7 sesli müzik yapan bir arabesk orkestrasını düşünün (Orhan Gencebay’ın yaptığı gibi). 15 tane otantik halk çalgısının bir araya gelip çıkarttığı tek sesli müzik mi, yoksa 70 kişilik orkestranın yaptığı arabesk müzik mi daha ileri. Geçmişte bize öğretilen burjuvazinin sunduğu tüm ileri olanaklardan yararlanmaktı. Şimdi, bunların hangisi Türkiye’yi daha iyi anlatır. Yalnız arabesk olarak bakmıyorum. Bir de politik yanı var olayın. Türkiye’nin gerçeğini, yaşanan olayları, Türkiye’nin doğrularını kaderci anlayışla anlatmak mümkün değil. Ve halk müziği dediğiniz zaman, uluslararası anlamda, “İşte bizim müziğimiz budur, Türkiye budur.” diyebiliyor muyuz? “Türkiye Köroğlu’dur, Pir Sultan’dır, Aşık Veysel’dir. Bizim gerçeğimiz budur” diyerek geçiştiriyorlar. Sinemadaki gibi, eski kilim göstermek gerekiyor ödül almak için. Türkiye’deki işçi sınıfının mücadelesini, emekçi yığınlarının gerçek anlamda verdikleri mücadeleyi sinemaya aktarmanızı Avrupalı istemiyor. Türkiye’yi gerçek anlamda anlatan müzik türlerine gelince, bu da işte bizim yaptığımız: İşkenceyi, insan haklarının hiçlenmesini, baskıları, demokratik haklarımızın alınmasını Türkiye dışındakilere doğru olarak anlatacak olan bizleriz. Halk müziği değil yani.

Devam

linus ma

linus ile kapakta kullandığımız fotoğraf sayesinde tanıştık. biz onu bilmezken o bizi buldu. iyi ki de buldu. düşleri peşinde koşan insanlara her daim saygımız sonsuz. kendisi veya fotoğrafları ile dünyayı gezmeyi ihmal etmeyin.

linus ma


Kimdir?

Linus 1990 Berlin – Almanya doğumlu tehlikesi seven ve önemseyen oldukça normal bir adamdır

Neden?

Hobisini işe dönüştürmeyi başaran nadir insanlardan biriyim.
2011 yılında dünyayı gezmeye başladım. Çektiğim fotoğraf her zamanki gezi fotoğraflarından farklı olarak insanların o yerlerde nasıl yaşadıkları ile ilgiliydi.
Bu durum etrafımdaki insanları oldukça etkiledi ve beni böyle şeyler yapmaya devam etmem için teşvik ettiler. Ben de Ekim 2012’de bunu yaptım.

Düşlerinde ne var?

  • Superman ne yapardı?
  • Dünyayı nasıl daha iyi bir hale getirebilirim?
  • İnsanların sadece kitle iletişim araçlarının beyin yıkamasını takip etmesi yerine kendi fikirlerinin oluşmasını nasıl sağlayabilirim?

Ne yapmalı?

  • Kylie Jenner’ı takibi bırakmalı.
  • Sürekli çalışmak yerine kendine ve kendi ihtiyaçlarına zaman ayırmalı
  • İnsanlara karşı daha açık olmalı!
  • Photoshop’u silmeli çünkü fotoğrafçılıkla bir alakası yok.

İlham verenler?

Öyle biri yok. Her zaman kendi fikirlerine sahip olan bir insan oldum. Her zaman insanlara ilham vermek istedim. Son zamanlarda sokak fotoğrafçılığıyla ilgili çok sayıda belgesel izliyorum ve gördüğüm kadarıyla eğer bir fotoğrafçı ile karşılaştırılmam gerekirse Elliott Erwin bana en yakın olanı.

Homeless business man
Ne okuyalım?

Mr. Nice okuyun!

Ne dinleyelim?

  • The Black Keys (Rock’n Roll)
  • Our Samplus (Jazz, Funk, Hip-Hop)
  • Bar 25 – Tage außerhalb der Zeit (Electronic)

Ne izleyelim?

  • Zeitgeist
  • Everybody Street
  • Living on one dollar
  • DMT The Spirit Molecule
  • Bar 25 – Tage außerhalb der Zeit

<etilen>Bize ne sorarsın?<etilen>
Benim graffiti adamımı içerek fotoğrafımı nasıl buldunuz ve nasıl kullanmaya karar verdiniz?
İlk gördüğünüzde ne düşündünüz?

<etilen>facebook’ta bir sayfada gördük. Hangi sayfa olduğunu hatırlamıyoruz. Ilgimizi çeken fotoğrafları ileride kullanmak üzere saklama gibi bir huyumuz var. Graffiti adamı tercih ettik çünkü beyaz yaka bir çalışanın küçük isyanını anlatıyor. İlk gördüğümüzde aklımıza Fight Club geldi – üçüncü dünya isyancısı.<etilen>

<etilen>bu soruyu kendin sorup, kendin cevaplar mısın?</etilen>
Kendinle tanışdığın takdirde, gerçekten kendin olabilir misin?
Bir taraftan insanlar benim açık ve dürüst iletişimimi ve her zaman sadık oluşumu takdir ediyor. Diğer taraftan ise ben kendini ve kendi istediklerini düşünen bencil bir piçim. Ne pahasına olursa olsun.

Devam

attack to society – taylan alp mühür

taylan alp mühür, ya da attack to society distronun arkasındaki çok güzel insan. hemen hemen her konserde gördüğümüz standını iki-üç kişi uğrasa bile vazgeçmeden devam ettirdiğinden  bana göre distro konusunda yıkılmayan kale ve bu işi en güzel şekilde hakkıyla, yapan insanlardan. ayrıca ülke sınırları içerisinde yapmaya çalıştığım takaslarda en hızlı ve en güzel sonucu aldığımı da belirtmek isterim. bundan sonra yine aynı çizgide 5-10 övgü cümlesi daha hayal edebilirsiniz. iyi ki var, hep olsun. radyo programlarını da özledik, etilen radyo’da yayın yapması için menajerlerimiz aracılığıyla teklif götüreceğiz.

attack to society distro

kimdir?
Kötümser, çekimser, distrocu, hardcore punk, mühendis, ortalama

neden?
Ortamı boş buldum. Yeni müzikler, gruplar, insanlar ve düşüncelerle tanıştım.

düşlerlerde ne var?
Attack To Society’i bir mail order yapmak.

ne yapmalı?
Okumak ve dinlemek lazım.

ilham verenler?
Minor Threat, Straight Edge, Yüksek Lisans Tezim, Crass, İsveçli Anarcho Punk gruplar

ne okuyalım?
Distopya ve sci-fi

ne dinleyelim?
Balkan Hardcore Punk ve İskandinav Crust – Neo Crust.

ne izleyelim?
Ben sci-fi aksiyon ve fantastik seviyorum. Siz de izleyin.

bize ne sorarsın?
Etilen Fanzin’i Attack To Society’de görecek miyiz?
<etilen>biz görüyoruz biliyorduk?</etilen>

<etilen>bu soruyu kendin sorup, kendin cevaplar mısın?</etilen>
Neden insanlar DIY Distroları unuttu?
Daha araştırmacı olurlarsa çok güzel kapılar açarlar kendilerine. Bir de güven şart.

emir uçkan

eskişehir’li olmamız bir yana, bir şekilde eskişehir’den çıkmış işlerin başarısız olma ihtimali gördüğümüz kadarıyla çok düşük. emir uçkan’ın işleri de bunların bir örneği. kendisini yapı yorum projesiyle tanıdık. özetle instagram üzerinden inşaat halinden binaların fotoğraflarından oluşturulmuş futuristik formların sergisini yapıyor. gayette iyi yapıyor. grafik tasarım ve mimarinin en güzel sevişmelerinden. bakmadan geçmeyin.

kimdir?
Babam mimar, Annem Heykeltraş, ailemde herkes akademisyen ve sanatçı, bu yüzden küçüklüğümden beri modern sanatın ve tasarımın içine doğup bununla yaşadım. Lisede Sosyal mezunu olduğum halde Geometri dersini seven, zaman makinası gibi bilgisayara tapan, ayrı bir zaman diliminde yaşayıp kendi dünyamda çok uzun zaman çalışmalarda bulundum. Birçok insanın deli olarak nitelendirebileceği ve normalin dışında akılcı mantıklı ama yine de çok da kabul edilemeyen, Felsefeci / Bilim Adamı gibi kendi kendine tasarımsal icatlarda bulunan Yüksek Lisanslı bir Grafik Tasarımcıyım. İstanbul’da 10 seneye yakın her türlü tasarım işinde çalışıp sonunda İstanbul’da aradığımı bulamadığım için Eskişehir’e taşınıp Yapı-Yorum projesiyle kendimi tekrardan keşfettim.

neden?

Digital Art / Digital Sanat olarak İstanbul’da bir galeriyle beraber çalışıyorum. Sınırlı Sertifikalı Edisyonlu işlerimi buradan satıyorum. Ama kişisel sergi için çok fazla şey gerekiyor. Zaten dijital olarak ürettiğim bu eserleri, büyük boyutta TV ekranı veya tuvalda izlemek arasında bir fark olmadığını biliyordum, bu yüzden Instagram’da sergilemeye karar verdim. Böylece isteyen istediği medya boyutunda izleyebiliyor. Hem de tatilde, hem de gecenin bir yarısı, trafik derdi olmadan, istediği atmosferde takip edebiliyor. Ayrıca bu statik bir sergi değil, her hafta yeni işler de ekleyerek büyüyen sürekli bir sergi haline getirdim.

Yapı-Yorum her gün yanından geçtiğiniz binaların farklı bir gözle bakıldığında aslında bambaşka dünyaları anımsatan karelere dönüşebiliyorlar. Mimari formları Grafik Tasarımcı gözüyle yorumlayarak, futuristik mimarinin ilk adımlarını atarak, insanları hergün gördükleri yapılara farklı bir gözle bakmalarına tevşik ediyorum. Aslında beyinleri zorlamak için yapıyorum. Hem benimkini, hem de izleyene yeni bir dünya olabileceğini hatırlatmak istiyorum.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.