Etiket: psikoloji

mütecaviz

“hiçbir şeyi” anlatmanız gereken bir sabaha uyandığınızda yanı başınızda bekleyen çalar saatin ısrarından bahsetsek, soğuk ve gayet resmi bir yuvarlak masa toplantısında ütü kokan kravatınızı düzeltmek için bir bahane bulmaya başlayabilirsiniz. fakat hayatımıza bunun kadar karışık bir şekilde girmeyen gerçeklerimiz var. aşk, sevgi, para,ihtiras,gözyaşı, entrika veya komedi içermeyen ama sinirlerimizi asıl yıpratan ve bağırarak konuştuğumuz, inandırmak istediğimiz, doğru olduğunu bildiğimiz halde uzun cümleler kurarak kafamızı karıştırdığımız erişebildiğimiz bilincimizin bize bahsetmediği en yakın arkadaşı, psişe.

inanması güç. bizden beslenen, açıklarımızı bilen, uyumlu kolektif ve tamamen saydam. jung’a göre, ki daha profesyonel bir yaklaşımla bilinç dışının, bilince asla çıkmayacak bir yanı. asıl soru onun varlığı değil, hastalıkta sağlıkta iyi günde kötü günde yanımızda olan psişemizin varlığından bugüne kadar neden haberdar olmadık? ya da nefesimizi paylaştığımız bu şey gerçekten bizim gangster tarafımız mı? birkaç kelimenin altını çizerek bu rüyadan uyanmanın, çocukluğumuzda hep inandığımız perili eve girmenin aslında kötü bir fikir olmadığını görebiliriz. dillerimize pelesenk olmuş, kişiliğini kaybetmiş, aslında asil fakat düşmanlar tarafından işgal edilmiş ilk sözcük ‘ego’. bu kelime ince detaylar içeren bir da Vinci tablosu değil, aksine Leonardo di ser Piero da Vinci’nin ta kendisidir. vücudumuzun bilgi birikim ve duygu deposu, kendi İsviçre bankamız, hazinemizdir. dış sesin verdiği uyarıları, iç sesimizi dinleyerek filtre eden bir karar mekanizmasından, fazla üstüne gitmek istemiyorum fakat gerçek ile düş olanı ayırt eden psişenin bize en yakın yüzü ve küçük kısmıdır. aslında sözde tatmin edilmek dışında bizi biz yapan, birden çok işi ayıklayıp kararı bize bırakan yol arkadaşımızı biraz tanımak insanda sorgulama hissi uyandırıyor.

gerçekte insan kişiliğinin farklı yönleriyle bütünleşmek için çaba göstermez. zaten bir bütün olarak doğmuştur ve hayatı boyunca yeni boyutlar katmaya çalışır. onu bölmek isteyenlerle de bir savaş içindedir. ortak bir bilinçten beslenen bilincimizin, sakin ve kendinden emin bir şekilde egomuzda filtre ettiği ve bir isim vermekte zorlandığımız bu anda bize duygu, düşünce ve imgeleri seslerle anlatan sanata, müziğe kulak vermekten kendini alıkoymamalı sosyete insanı.

algılar anılar düşünce ve duygulardan oluşan prototipimize yakıştırdığımız maskelerimize farkında olduğumuz aşikar fakat bunu kendimize itiraf etmekte zorlandığımız ya da aksine, yüzleşip karşılaştığımız zamanlarda çıktığına inandığım bir hiç ve bir kimseyle sizi baş başa bırakıyorum.

(F)Az Değişimi

Suyu düşünüyorum,
Düşünürken sıvılaşan beynimi,
Çarpım tablosu bileşenlerini,
Ve unutamadığım küçük
Ünlü uyumunu.
Penceremden içeri uzanacakmışçasına
Yakın
Ve aslında bir o kadar uzak olan
Bulutları,
Yağmurun bugün yağma olasılığını
Ve havadaki nemi,
Yağmurla toprağa karışan
Zararlı atıkları,
Tokken karnı guruldayan insanları
Ve açken kalbi göğüs kafesine sığmayanları,
Sokaktaki çıplak ayaklı çocukları,
Denize kıyısı olan kasabalardaki
Martıları
Ve onların göç yollarını.
Sonra yeniden suyu, maviyi, denizi…
Eskimeye yüz tutmuş bilmem kaçıncı yeniyi,
Düşünmeye değenleri ve değmeyenleri,
Düşünüyorum.
Zihnim metrobüs gibi
İterek oturanlar
Ve son durağa kadar gitmeye ısrarlı olanlar.
Bir de mentollü mendillerle burnunu,
Aynalı camları olan gözlüklerle gözlerini
Kapayanlar
Var.
Gitsinler istiyorum,
Evlerine, dağlarına, yurtlarına
Sokaklara…
Beynimin boğumlarında mevzilenip
Tutuştukları bu sonuçsuz kavga
Bitsin…
Gitsinler istiyorum,
Gitsin.
Dağılsınlar !
Az sonra boşalacak bulut gibi
Dağılsınlar.
Ve annemi düşünüyorum,
Onun bana anlattığı masallardaki gibi
Bir varmış bir yokmuş takip mesafesini
Korusunlar hayatımdakiler diye
Devletin tüm resmi makamlarına
Dilekçeler yazıyorum.
Gitsinler istiyorum,
Gitsin.
Ya da beynim direkt
Süblimleşsin.

Son Tüketim Tarihi

Bu faşizmin yükselişe geçtiği, ölümün biz sıradan insanlar için, sıradan olmayanlara göre çok daha normalleştirildiği bu dönemde, çağın insanında psikolojik sorunların yükselişe geçmesini şaşırtıcı bulmuyorum, bu bana, Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerinde işçilere devlet ve burjuvazi tarafından uygulanan politikaların devamı gibi geliyor.

Foucault, Deliliğin Tarihi’nde Viktoryen dönemlerde tımarhanelerin nasıl işgücü yaratmak amacıyla kullanıldığını yazıyordu, tımarhaneler de adeta bir fabrika görevi görebiliyordu, lümpen vatandaşların işgücü malzemesi edildiğine dair bulgularını sıralıyordu.

Bizim çağımız, aşırı hızlı bilgi akışının sağlandığı, bilgi ve iletişim ağının korkunç derecede hızlandığı ve tüm dünyayı kapladığı bir dönem, bu dönemde ne vakit kaybına izin var ne de kişilerin ruh hallerinin bu hızlı makineyi yavaşlatmasına izin var. Bu nedenle, eski dönemlerde uygulanan politikaların modernize edilip, bilimle güçlenip portatif hale getirilmiş versiyonlarının uygulandığını düşünüyorum.

Aşırı yoğun ve bireyin kendisine hiç vakit ayıramadığı bu çağda bireylerin ruhsal sıkıntılar yaşamasının kaçınılmaz olacağının apaçık olduğunu düşünüyorum. İşverenlerin ve yöneticilerin de bunu rahatlıkla sezebileceğini düşünüyorum, ayrıca özellikle psikanalitik yapıyla birlikte bireylerin arzu, haz ve fetişlerin açığa çıkıp, iktidar yapılanmalarının kontrolü altında yayıldığını düşünürsek de bu politikaların planlanmasının pek de zor olacağını sanmıyorum.

Sonuç olarak, antidepresan, uyarıcı ve birçok diğer kimyasalla bireylerin duygudurumlarının, enerjilerinin kontrollü bir şekilde yönetilmesi fikri -tabii her psikiyatrik vaka ve psikolojik sorunun buna dahil olduğunu söylemek aptalca olacaktır- bana aşırı distopik gözükmüyor.

Biz bu sistemin içinde, son tüketim tarihi olan, harcanabilir ve yeri kolayca dolacak varlıklarız. Bu nedenle kariyere veya benzerlerine fazla anlam yüklemek bence birey açısından yıkıcı olacaktır.

Özgür bir köle

Ben mutlu olmak istemiyorum. Günümüzde mutluluğun bedeli, zihinsel kölelik. Bunu kabul etmiyorum. Düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasına rağmen, zihnimizin henüz ele geçirilememiş versiyonu olan bedensel köleliği, mutluluğa yeğliyorum. Bir makinaya dönüştürülememiş kölelerin özünde, direnen benlikleri yatar. Direndikleri sürece yok edilmezler. Aksine, hür iradenle teslim olmanı beklerler. Körü körüne bir beklenti olmadığı da aşikar. Altyapısının sağlam olduğunun en büyük kanıtı ise, içinde bulunduğumuz düzenin dayattığı; bedenler üzerinde hüküm sürme yetileridir. Fakat bu yetmez. Hükmetmek, bedenler üzerindeki bu hakimiyetin getireceği sonuçlarla; darmadağın olan zihinler ve bozulan psikolojilerle, oynanıp yeniden biçimlendirilmiş ve bir araya getirilmiş makinalar yaratabilmekle olur.

İşte bu dirençli benlikler sayesinde işlemeye devam eden düzen, böylelikle hala asıl amacına ulaşamamış durumda. Biz parazitler, kusursuzlaşmasını baltalayan biricik hedefleriyiz mekanizmanın. Ancak, her zaman yenilgiye uğrayacak olan bu azınlık, hiçbir zaman hedeflerine ulaştıramayacak olan yegane yeniklerdir.

Dönüşümü iki evreden oluşan kronik vakanın tam ortasındayken, ben iyileşmemeyi seçiyorum. Fişi çekip hasta kalmayı, bu hastalığı yaymayı ve mümkünse arındırılamamasını istiyorum. Çünkü konulan teşhiş, iyileştirmenin iyi bir yol olmadığını gösteriyor. Getireceği mutluluğa fakat kimliksizliğe, teslim oluşa kıyasla; virüsle yaşamak ve bunu bulaştırmak, beni ben yapan ögeleri kaybetmememi sağlayacak olan paradigmalar olarak kalacaklar.

Akıllı olmak istiyorsan özünden geçmelisin. Bu nedenle ”aklını başına topla” diyenler, yitirilmiş ruhlardır her zaman. Onlar senin yaptığını delilik olarak görürler, nitekim öyledir de. Bütünselliğe karşı bireysellikte diretmek, deliliğin ta kendisidir. Bedensel bir köleliği; zihinsel bir özgürlüğü seçmektir. Ayak uydurarak bildiğini okuyabilmenin, tek seçeneğin olduğu haldir. Mutsuzluk, ama el değmemişlik; saflık, bakireliktir. Başat olan özgürlükse, kölelik kaçınılmazdır.

Bağımsızlığa Bağlılık; Judith ve Christopher

Judith, ‘‘Benimki reform, sen kendi devrimini yap!’’ sloganıyla çıktığım bir yolu temsil ediyor. Evrimin yalnızca kendimize ait olduğunu düşünürsek, -ki şu ana kadar kanaatim bu yönde- iyileştirmeye atıfta bulunmam, tek eylemim olabilir.

‘‘Kim olursanız olun, eğer o ruh sizi de harekete geçirirse, birkaç defne yaprağını tutuşturup bu zayıf ateşe mukayyet olmayı düşünmeksizin, siz de bir roman yazmaya başlayacaksınız. Sürrealizm, bunu yapmanıza olanak verecektir: Tek yapmanız gereken ‘‘adil’’ işaretini taşıyan ibreyi ‘‘eylem’’e ayarlamaktır, gerisi kendiliğinden gelecektir.’’ der, Manifestes Du Surrealisme.

Benim de bu eylemimin kahramanı, Judith.

‘‘Suçla, şikayet et ve rahatla!’’ Emin ol, vicdanına karşılık gelen yaylar, okların sivriliğini sana hissettirmeyecekler. Çünkü Judith seni kullanıp attı. Alacaklarını aldı ve acımasızca bir kenara fırlattı. Demek ki, seninleyken olan tüm sevgi gösterileri yalandı. Düşünsene, ortada hiçbir sorun yokken; kavga bile etmeden, sessizce uçup gitti. Ona ne yapmıştın ki? Aldatmadın, yalan söylemedin, incitmedin. Sadece sevdin! Her zaman yanında oldun. O halde sorun neydi? Ona neden yetemedin? Sen herşeyinle onun iken… Ama o doyumsuz biriydi! Sana sadık kalamadı; ‘‘biz’’ olamadı; seninle oynadı.

Salvador Dali, ‘‘Sürrealizm yıkıcıdır, ama sadece hayal gücümüzü sınırlayan prangalar olarak gördüğü şeyleri yıkar.’’ derken; senin sonsuza kadar birlikte yürüyebileceğin bu kadın, her yol ayrımından sonra kendi ütopyasına sapan ve sapacak olan kadındır, demek ister.

Aynı nedenle, ‘‘Into The Wild’’ filminden tanıdığımız Christopher Johnson McCandless da, Alaska’ya ulaşmak için; birçok yerde, bir çok bireyin yaşam hikayelerine dahil olmuş, ama arkasına bakmadan özgürlük yolunda ilerlemesini bilmişti.

Hayata karşı dimdik durabilmek için, önce ayağa kalkıp ayağının tekinin karıncalaştığını farketmen gerekiyor. Hatta bu da yetmez bazen. Tuhaftır ki, üşüdüğün için kıpırmadan duran sen, hareket ettiğinde ısınacağını bilen yine sensindir. Ama bir balonu andıran derinin altındaki kocaman boşluk; her an iğneyle patlatılma riskine karşı, sürekli etrafını saracak koruyucu bir kalkan arayışında olur. Tabii kaybetme ihtimali kaygılarından kurtulmanı sağlamaz. İşkenceyi uzatır ve sen bundan zevk alırsın. Zaten istediğin bu değil mi? Heyecan.

Bu vesileyle, öncü Judith’e değinmek isterim. Evvel zaman önce, “Tanrılar Okulu” adlı kitabı okurken karşıma çıkan; yazarın, hayatından bahsederken kısa ve öz niteliğinde kaleme aldığı ve böylece, karısını(kendini) aldattığı komşusu olarak tanıştığımız bir kadındır. Yazara göre, hiçbir şey onu şaşırtmazdı. Tek başına yaşayan, içine kapanık ve kitapları ile müziği dışında; her şeye karşı ilgisiz, soğukkanlı ve kayıtsız görünen hoş biriydi. Artık, ele avuca sığmayan soyutluğuna rağmen, varlığını kabul edebilirsiniz sanırım.

Öncelikle, ondan biraz dostluğunu, acımasını ve bedenini istemiş; dilenmekte olduklarını aldığında ise, ona tam anlamıyla sahip olamamanın kattığı güvensizlik ile ‘‘bencil’’ kanısına varıp ve bu yargıyla da etiketleyip, tavan arasına kaldırmıştı. Peki, bencillik hangisiydi? Bir kuşun, avuçlarının içinde kalmasını istemek mi? Yoksa, kuşun özgürce uçmak istemesi mi? Bana kalırsa, her ikisi de. Fakat mesele bu değil. Mesele, meselenin bu olduğunun sanılması. Halbuki, bencilliğin mühim olan tarafı, hangi fiilin egemenliğinde nüksetmiş olmasıdır: Bağlı olmak mı? Bağımlı olmak mı? Bağlı olmak, senin seçimindir. Bağımlı olmak ise, tek seçeneğindir. Kuş, özgürlüğüne bağlıydı. Sana ait olmasını istesen bile, sımsıkı tutman bunu sağlamayacaktı. Sadece, umut etmeye devam ediyor olacaktın ve tek seçeneğinin bu olduğunu, beklenti içerisindeyken tanıştığın çaresizlik söyleyecekti. Judith uçacaktı ve sen isyan edecektin. Velhasıl, elinden gelen birşey olmadığını anladığında, bencilliğinin türünden arda kalan eylem budur. Serzeniştir. Bağımlılığın eş anlamlısıdır.

Tam da yeri gelmişken Sigmund Freud’un ünlü bir aforizmasını hatırlatmak isterim: ‘‘Garip değil mi? Birini işaret ederek suçlarken işaret parmağınız onu, diğer üç parmağınız ise sizi gösterir.’’

Bazen, tek parça bir giysi kadar basite indirgersin hayatını. Tek seferde elbiseni üzerinden çıkarıp, fırlatıp atmak istersin! Bazen de, ne bulursan geçirirsin üzerine kat kat. Hatların yok olana, içinde kaybolana kadar. -Meğer lakayıtlığın adını patolojik narsisizm koymuşlar… Yazar gibi, Judith’leri tavan arasına kaldırmışlar. Bireyin kendisine değer vermesi için, kendisi dışında birine gereksinim duyması gerekmediğine inanıyorum; lakin kendine güvenden yoksun bireylerin, dışarıdan gereksinim duydukları değer yüzünden, büyüklenmeci tavır sergilemelerini de savunmuyorum.

Sustum. Susulmayacak ne varsa sustum. Gerektiğinden daha fazlasını sustum. Hiç olmadığı kadar, olabildiğinden ötesini sustum. Duvarları yıkarcasına, sınırları zorlarcasına ağzımı bile açmadım. Dudaklarımı kıpırdatmadan gidebildiğim kadar yol almıştım. Mesela, üzerine basıldığı için motiflerini yitirmiş bir yaprak; can veren damarları olmadan boynu bükük kalmıştı. Tıpkı ufak bir buz parçasının hünkarca ateşe yaklaşması gibiydi; eriyeceğini bile bile ya da bir kemanın tellerinin birer birer kopuşu; mi, la, re, sol. Ellerinde ise yetim kalan yayı. İnsanın hiyerarşiye muhtaç oluşunu; müptela haline gelmiş ruhunun tasmayla dolaştığını görüyordum. Sonra, benliğinden kalan kırıntılarla beslenmeye çalışan ve tamamen kavuşabilmek için geçmişte yediklerini kusmaya çalışan insanları da gördüm. Onlar sessizliğe kulak verdiler. Ben de anladıkları dilden anlamadıklarını anlatmayı bir borç bildim.

 

Bir gün, Chris’in yolu yaşlı bir adamla kesişir. Pek tabii, veda vakti de gelir. Aralarında geçen son sözler oldukta içten ve derindir. Yaşlı adam onu evlat edinmek ister. Gitmesini hiç istemediği için, son dakikada büyükbabası olup olamayacağını sorar; cevabına bir soruyla karşılık alır. ‘‘Ran, bu konuyu ben Alaska’dan döndüğümde konuşabilir miyiz?’’ Adamın gözleri dolar. ‘‘Elbette, öyle yaparız.’’ der ve Chris gider.

Özgürlüğe yelken açtığında, rotan, dümeni çevireceğin yöne göre şekillenecektir. Serüveninde karşılaşacağın med cezirler, hatta girdaplar; savaşman gereken antagonistlerin olacaktır. Kaç defa batıp çıkacaksındır, kim bilir? Ama tek bir şey, motivasyonunu zinde tutmana yardım edecektir: Yüzleşmekten korkmadığın bağımlılıkların. Her birini aştığında hafifleyen omuzların, önüne sonsuz denizi çıkaracak. Artık ipler senin elinde olacak; demir attığın her kıyıdan koparak muvaffak olacaksın böylece. İşte o gün, ufuklardan maviliğe yansıyan ışık gözlerini alacak ve;

‘‘… Ancak ve ancak şimdi Dreamer’ın gözleriyle baktığımda, Judith’in benim için neyi temsil ettiğini anlamıştım. Onun içe kapanık doğasında, her türlü ikiyüzlülükten arınmış içten bir kadının saf sevgisini ve bir bilgenin kendine özgü kayıtsız tavrını, ancak şimdi görebiliyordum.’’

‘‘… Onu nasıl böylesine insafsızca yargılayabilmişim? Artık Judith anılarımın tavan arasındaki karanlık bir köşeyi kaplamıyor, parlıyordu. Onun müziği yaşamdı.’’’ diyebileceksindir; tıpkı Judith ile tanışmamıza sebep olan filozof Stefano D’Anna gibi.

Dizginleri ellerinde tutmak ve minnettarlık eşdeğer düzeyde tutulduğunda, mutlak bir sevgi çemberi oluşur. İncecik bir ipin üzerinde, bir omzunda düşlerinin ağırlığı; diğer omzunda duygularının ağırlığı varken yürüyebiliyorsan, o bağ hiçbir zaman kopmaz. Bu defa, ışık Chris’i sonsuzluğa çağırıyordur. ‘‘Ya yüzümde bir gülümsemeyle kollarınıza koşuyor olsaydım? O zaman siz de benim şu anda gördüklerimi görür müydünüz?’’ diye geçirir aklından ve tebessümle birlikte, gözünden bir yaş süzülür; sonsuz olur. Kısacası, son sözleri de kendi ebeveynlerine ithafen olmuştur. Ama şimdi paylaşmak istediği duygu, bir başkaldırıdan ve ya kızgınlıktan ziyade; bütünselliğin aydınlanışıdır.

Belirsizlikler silsilesi yapışır gırtlağına. Yutkunduğun herşey ağına takılır. Çekinmeden bulaşır birileri ve içini karıştırır. Umuyorum, her bir birey, içten dışa kusmanın bariz olan sebebini görür ve kendi midesini bulandırmaktan vazgeçer. Hepimiz dallardan birinde oturuyor ya da tutunmaya çalışıyoruz. Fakat hiçbirimiz, ağacın sahibi değiliz. O bizim sebebimiz. Görmemiz gereken minik bir ayrıntı, neler yapabilecekken yapamadığımızın da cevabı.

Hayatta umduğun; umduğunu bulduğun, bulduğunu sandığın da umduğun kadar olmuyor. Hayal kırıklığına uğramamak adına, olasılıklarla oyun oynamayı bilmek gerek. ‘‘Belki’’lerle yaşayanlar için güven duygusunun eksikliğini mükafatlandıran şey, asla şaşırmamaktır. Oluşan ahengi görmek ve yayılan sinerjiyi resmetmek, kesinlik olmayan topraklara adanmış ve düşlerin ellerine bırakılmış. Yoksa sanatçılar olur muydu? Net değilim belki. Ama flu iken güzel bu dünya. Ne eksik ne fazla; loş ortamda görünebilen bir enerji bu aslında. Sözler tükendi, müzik durdu ve bir şarkı daha sona erdi. Sıradakini duymak için, önce hazmetmeli derim ben:

‘‘Mea culpa, mea culpa, mea maxima culpa!’’

‘‘Benim hatalarım yüzünden, benim hatalarım yüzünden, benim en ağır hatalarım yüzünden!’’

‘‘Mea culpa’’ öğretisi şudur: Suçlanacak olanın Judith’ler olmadığını görürlerdi; onların ellerinde tuttuğu aynalara baksalardı…

 

Son olarak,

Toplum arasında kendi yolunuzun şu anına eşlik etmek üzere;

erving goffman . günlük yaşamda benliğin sunumu

Erving Goffman, 1922, kanada doğumlu sosyolog. çalışmalarını kitleler, toplumlar üzerine değil bireyler arasındaki ilişkiler üzerine yoğunlaştırmış. bu sebeple psikolojiden de oldukça beslenmiş. 1959 yılında kaleme aldığı kitabı the presentation of self in everyday life (günlük yaşamda benliğin sunumu)’nda dramaturjik analiz’in ilk örneklerini görüyoruz.

“İş yaşantısında her gün karşılaşılan durumlarda bir bireyin kendini ve faaliyetlerini başkalarına nasıl sunduğu, başkalarının kendisi hakkında oluşturduğu izlenimi nasıl yönlendirdiği ve denetlediği, onların karşısında performansına devam ederken neler yapabileceği ve yapamayacağı üzerinde duracağım.”

metni okurken, goffman’ın hepimizin sürekli yaşadığı bazı etkileşimleri yakalayıp, bunlara isimler koyduğunu görüyoruz. benim için bunlar arasında en ilginç olanı “audience segregation” (seyirci ayrımı) olmuştu. Goffman burada seyirciden bahsederken bireyin etkileşimde bulunduğu gruptan bahsediyor, yani bireyi bir tiyatro oyuncusu, onu dinleyenleri ise seyirciler olarak düşünebiliriz. seyirci ayrımı ise, bireyin bu seyircileri belirli özelliklerine göre ayırıp onların karşısında farklı roller oynaması. örneğin bireyin lise arkadaşlarıyla olan ilişkisiyle, patronlarıyla olan ilişkisinde farklı rollere bürünmesi. işin ilginç kısmmı ise bu iki grup ve birey karşılaştıkları zaman ortaya çıkıyor. örneğin birey, üniversiteden arkadaşları ve annesiyle aynı ortamda birlikte, bu durumda hangi rolü oynayacağını (annesinin oğlu mu olsun? yoksa üniversite arkadaşı mı?) bilemediği için seyircisini ayıramamış oluyor ve karşımıza “audience segragation breakdown” (seyirci ayrımının bozulması) çıkıyor.

“Sahne yapmacık şeyler sunar; yaşam muhtemelen daha gerçek ve genelde pek de iyi prova edilmemiş şeyler sunar. Belki bundan da önemlisi, sahnede oyuncu bir karakter kılığına girerek kendini başka oyuncular tarafından yansıtılan karakterlere sunar.”

kitabın türkçe çevirisini metis yayınları basmış, idefix’de mevcut. ingilizcesi ve konu hakkındaki diğer makaleleri de bizde mevcut. afiyet olsun.

  • Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu . idefix
  • Presentation of Self in Everyday Life . indir
  • Essays on Face-to-Face Behavior . indir
  • Behavior in Public Places . indir