Etiket: politika

Bir Sermaye Biçimi Olarak Politika

Şu sıralar sıklıkla duymaya alışmışsınızdır. Kişisel olan politiktir, diye bir söylem var. Şimdi bu söylemi açımlayacağım. Acaba gerçekten öyle mi?

Bu söylemi ileri sürenlerin hangi sınıftan olduğuna hiç dikkat ettiniz mi? Sosyopolitik açıdan en sık hangi çevreden çıkıyor bu söylem? Üst sınıflardan. Burjuvalaşmış kimselerden. Bilhassa feminist, profeminist (erkek olup kadın haklarını destekleyen kimselere deniyor bu tabir)  akademisyenlerden. Bu söylemin artmasının, özellikle kadınlarca dile getirilmesinin sebebi, benim tespit edebildiğim kadarıyla akademizm yani akademik çevrelerdeki tahakkümleri üzerinden sınıflaşmış entelektüel kesimin erkleşmiş olması durumu.

Kadınların, eskiye oranla sosyal hayatta daha fazla yer alması, kendilerini geliştirmeleri, entelektüel alandaki dinamizmlerine de yansıdı. Artık akademilerde eskisine kıyasla daha fazla söz sahibiler, o yüzden feminizm artışta ve yükselişte. Şunu unutmamalı: söylemler dosdoğru halk tabakasının özgül iradesinden çıkmaz. Erk sahibi azınlık bir çevre, halkı taklit ederek bir propaganda geliştirir ve bu söylemi, genel kitleye yansıtır, geliştirilen söylem bu azınlık kitleye bir pazar alanı, varolma alanı açar. Sözgelimi müslümanlık, katolisizm, cumhuriyet, marksizm, fordizm (iktisadi bir formül olarak) veya kolektivizm.

Toplumsal reform ve dönüşümler de bu şekilde sağlanır. Yani bir halkın, genel kitlenin dosdoğru, özgül bir reform ya da inkılap meydana getirmesi tarihsel olarak kanımca, idrak edebildiğim kadarıyla mümkün değildir.

Sözgelimi; modern devlet formülünün başat figürü, Hegel diyalektiğidir. Modern kolektivizmin başat figürleri ise Marx ve Engels’dir.

Bu çıkarımlara da ben, diyalektik materyalist bir yöntemle ulaşıyorum ki modernitenin neredeyse inanç düzeyinde sahiplendiği yöntemdir fakat tek yöntem değildir, bir şeyi başka şeyden ayıklarken; fikir veya felsefe üretirken sözgelimi idealizmi de kullanabilirsiniz. Diyalektik yöntemi, bir tür süreç felsefesi olarak yorumlayabiliriz.

Bu bağlamda devam edelim. Güncel muhalif pratikler de bu felsefe temelinde üretilir sıklıkla. Kişisel olan politiktir, söylemi gibi. Pandemiyle birlikte, toplumun nesnel özne’si değil (sözgelimi devlet veya vatandaş veya sınıf gibi kolektivist özneler) bireysel özne’si ön plana çıktı. Topluluk halinde varolabileceğimiz bir koşul olmadığı için artık birey odaklı fikirler üretiyoruz. Bu birey de yoksul mahallelerin, göçmenlerin zihnindeki birey tasarımı değil. Muhalif, liberal sol çevrelerin bireyi. Yani avukatların, yayıncıların, doktorların, sanatçıların, çevirmenlerin, müzisyenlerin, şu devirdeyse influencerların (belli bir zenginlik düzeyine erişmiş, özellikle Z kuşağının sinik zevkleri tarafından beslenen sosyal medya fenomenleri); youtuberların, twitch yayıncılarının birey’i. Tüm bu insanlar gayet kişisel ve izole yaşamaktalar ve temel yoksulluk dertleri pek bulunmuyor. O dert, sosyal güvencesiz, daha alt kesimlere ait kişilerde var.

Keza alt çevrelerde feminizm sağlam bir düzeye sahip değil.

Liberal sol, göçmenleri önemsiyor ama uzaktan. Yani politikanin nesneleri olarak önemsiyor ve haklarını dile getiriyor ama kişisel gözlemim, kendi yaşam alanlarını onlarla paylaşmak konusunda çok da vicdani tavır almadıkları yönünde. Yeni sol’un göçmenleri umursuyormuş gibi görünmesinin sebebi, ilkesel olarak ‘azınlıklar’ söyleminden bir menfaatinin bulunması.

Mahallemde çok fazla göçmen var ve bu insanların yoğun nüfusu, inanılmaz bir kültürel yabancılaşma doğuruyor. Bu yabancılaştırmayı içselleştiremeyen orta veya alt sınıf kimseler de liberal sol’un göçmen söylemindense kendi yaşam pratiklerine tehdit olarak algıladığı bu insanları ötekileştiren alternatif sağ veya etnik merkeziyetçi fikirlere sarılıyor. Kendi varlık motivasyonu için buna muhtaç ama üst sınıftaki liberal solcular bunu göremiyor ve göçmenleri istemeyen kişileri faşist diye damgalıyor. Bu yorum farkı bile sınıflar arası algı farklarını, algıların toplumsal koşullara göre oluştuğunu ispatlamaya yetiyor.

Ya da kuir. Eğer kuirseniz orta alt sınıf bir çevrenin kültürü sizi dışlar. Bu yüzden burjuvalaşmış bir çevrede varolmanız ya da seks işçiliği yapmanız gerekir. Kuir cinayetlerinin sebebi de zaten bu kültür ve ahlak farkı, yani failler aslında kültürel kodlar.

Transseksüelizm sözgelimi, burjuvaysanız size avangart bir konfor alanı hatta epey sükse verebilir ama fakirseniz bir söylem geliştiremeden yalnız kalmanız, ezilmeniz veya yönelimlerinizi gizlemeniz olası.

Bugün müzik piyasasının tepesindeki isimler kuir kodlarla klipler çekiyorlar. Bayağı da talep ediliyorlar. Keza feminizmin tüm kültürel kodları da sanat ve akademi çevrelerinde tüketiliyor. Yayıncılık da bu kodları gayet açık bir biçimde üretiyor ve tüketiyor. Yani söylemin kamuya sunulmasında çok büyük bir engel yok.

Öyleyse neden kadın cinayetleri vb. hala sürüyor? Kanımca bunun olması alt sınıflardaki kültürel kodlar yani aslına bakarsanız maddi problemler, temelde yalnızca para. Paranın müthiş bir teolojiye vardığı bu dünyada, kadınların genelinin erkekten aslında gayet eril, stereotipik davranmalarını istediğini görüyorum. Gözlemlediğim örnekler bir genelleme yapmama imkan verecek kadar fazla ve yaygın. Alt sınıflarda kadın ve erkek ilişkileri aynı eril ve stereotipik formunda sürüyor. Seksizm devam ediyor. Her iki taraf da rolünü sürdürüyor. Seksüel olarak kendini objeleştirmeyen kadın, erkeğin talep ettiği stereotipi doldurmadığı için tercih edilmezken tersi de erkekler için mümkün oluyor. Üst burjuva sınıflarda, paranın merkeze alınmadığı; marjinal entekektüelizme dayalı eşitlikçi ilişkilenme biçimleri tartışılırken (çünkü bu çevrenin bunu yapacak konfor alanı var) alt sınıflarda genelde erkeğin maddiyattan sorumlu tutulması, kadınınsa geleneksel rolünü üstlenmesi yönündeki kültür klişesi sürüyor.

Yani tüm bu politik gündem, vatandaşı ilgilendirmiyor. Azınlık bir çevrenin kendi hiyerarşik problemlerini içeriyor. Kişisel olan (üst sınıf burjuva süjesinin problemleştirdiği şeyler) politiktir, söyleminin açımlaması kanımca budur.

Lakin şu da var. Yaşam bir kredi borcuna endekslendiği ve kentler dönüştüğü için, fakir de artık eski şekliyle fakir değil ama kültürel kodları yine aynı. Sınıflar da globalist bir yaşam tarzı sebebiyle ortadan kaldırıldığı için büyük ölçüde, genel kitle de, kendi muhalefet pratiği olmamasına karşın bu liberter (özgürlükçü) insan hakları söylemlerini içselleştirebiliyor.

Bir de, dikkatinize sunarım, politize fikirler, sosyal bilimleri dönüştürme gücüne sahiptir. Mesela disfori (kişinin cinsiyetine yabancılaşması), transseksüelizm semptomu düzeyinde bir mental bozukluk olarak ele alınıyordu yakın zamana kadar. Bunu bir makalede okuduğumda çok şaşırmıştım çünkü “tercih değil yönelim” şeklinde, bilimsel olmaktan çok politik bulduğum bir söylem vardı ve ben “lan bu bilimsel olarak hakkaten doğru mu bi araştırıyım” diye düşünecek olduğumda içimde bir suçluluk oluşuyordu. Bunun sebebi yükselen lib left (liberal sol) politize paradigmanın sosyal bilimleri ziyadesiyle muğlaklaştırması. Ve bir de bunu ahlakın en kaba saba formu, onu lince yaklaştıran ve her olguyu etiğin bir ilkesiymiş gibi ele alan eskil bir yöntemiyle uygulaması, bu türden şüphelerime ket vuruyordu. “Lan acaba kişisel olan gerçekten politik mi, lan tercih değil yönelim mi gerçekten, işin aslına; metodolojisine bir bakayım, sosyal bilimler ne diyor” diye şüpheye düştüğünüzde “ben kötü biriyim, ben kötü bir insanım, bunu nasıl sorgulayabilirim” dedirten de işte bu kaba kültürel örge. Şüphe oysa progresif değil miydi, her şeyi önümüze geldiği gibi kabul etmemek marjinal bir edim değil miydi? Lib left’e göre değil anlaşılan. Burada önemli olan sosyal bilimin nihai olarak ne deyip demediği değil, sizin şüphe duymanızın sert bir tavırla engellenmesi. Bir nefret söylemine, bir düşmanlığa varmamanıza rağmen.

Lib left’in bu paradigmasını içselleştiremeyen kişilerin alt right’a (merkez sağ fikirlere bir alternatif sunduğu iddia edilen alternatif sağ hareketler. bu hareketler de etnikçiliğe, milliyet üstünlüğüne, dini merkeziyetçiliğe varıyor bir çok biçiminde) neden kaydığını şimdi daha iyi anlayabiliyor ve açıklayabiliyorum.

68 kuşağı hakkında bir kaç video izledim. Mesela burroughs, kerouac’ın apolitik olduğunu söylüyor. Kerouac, antisemitist Celine’in çok büyük bir yazar olduğunu söylüyor. Burroughs, kuir bir yaşantının aktarıcısı. Burroughs katıldığı bir yayında eroin kullanımından bahsediyor. Ve bu yargılanmıyor. Müjdat gezen bir muhalif, bir anekdotu aktarırken diyor ki “bu eroinmanlar varken bizi tutuklamazlar heralde çünkü biz yazarız aydınız” Gezen, kendi çevresinin kodlarını tüketen bir sanatçıyken Burroughs gibi özgür cesur ve deneysel adamlar, politikanın batağına düşmeden sanat üretebilecek kadar zeki sanatçılar olarak gözümde bir kez daha yükseliyor. Dosto’nun panslavist bir koyu ortodoks, niçenin modernite karşıtı; eşitlikçilik düşmanı bir liberter olduğunu hatırlıyorum. Olayın politikayı çok aştığını, bu sınırı aşamayanınsa cesur olmadığını, korkak ve garantici olduğunu hatırlıyorum.

Şimdi içim daha rahat. Lib left kadınlarının yoga taytlarına olan ilgilerinde, tüm bu sözde muhalif paradigmanın; aslında kendi hedoni alanlarını kurabilmek uğruna manipülatif düşünce ekerek ahaliyi tahakküm altında bıraktığının bilgisini görebiliyorum.

Eskiden bir punk/grunge ikonu olan kurt cobain’in yaptığı sistem eleştirisini bugün alt right yapıyorsa dünyanın çivisi çıkmış demektir ve genel kitle maalesef bunu göremiyor. Aslında umursamıyor da. Bu küçük burjuva bir yaşam için çırpınan insanların problematiği.

Görüyorsunuz, masum bir hak arayışı sandığınız şey, diyalektik yapıtaşlarına ayrıldığında aslında bir sınıfın konfor alanı kurma çabasına çıkıyor ve benim bunu umursamam, umursamadığımda ahlaki kötü olmaktan utanmam; suçlu hissetmem bekleniyor. Bu söylemi üreten kitleye hitaben: Söylemlerinizde gerçekten çözüm üretici olsaydınız yaptığınız şeyi yine bir oturur düşünürdüm ancak değilsiniz, tek yaptığınız akıntıya kapılmak. Ve ben zaten bunu yapmamak için yazı yazmayı seçtim.

Tüm bu söylemleri üstlenenlerin popülizm batağına düştüğünü ve bataktan kendine bir çevre yonttuğunu düşünüyorum yani bir çıkarları var. Bu söylemi sahiplenen isimleri alttan alta takip ediyorum ve onlara işlerini ne kadar iyi yaptıklarından bağımsız, bazı köşeler veriliyor. Bu kişiler, evrensel doğruları söylemiyor; kendi azınlıklarını şımartan, kendi dar çevrelerini besleyecek konfor alanları oluşturuyor. Ve kısa dönemde popüler olan onlar olacaktır ancak uzun vadede pek de hatırlanmayacaklardır.

Cioran, ancak ömrünün sonunda bilinir bir yazar oldu. Çünkü sinik bir üslubu vardı, tatsız şeylerden bahsediyordu. Ama yayıncı çevreler, onun artık zarar veremeyen; tehdit oluşturmayan cesedini bir sermayeye çevirdiler ve yazarlığını, genel kitleye pazarladılar. Bugün, kitle çok fazla Cioran okuyor, bu yazarın anlaşıldığından, artık huzur bulduğundan değil sistemce içerildiğinden kaynaklanıyor. Hangi çevrelerin bu yazarları pazarladığına çok dikkat edelim ve ne şekilde pazarladıklarına. 

Bizdeyse bu tür bir yazgı, Oğuz Atay’da vardır. Onun sinik, ideolojiler üstü dünyası, belli ki kendi döneminde sevilmedi, tehdit olarak algılandı fakat şimdi genel kitle ilk onu okuyor. Atay, dergilere kapak oluyor ki Tutunamayanlar’da yazar kendi akıbetini biliyor olsa gerek, varlığının nasıl tüketileceğini birkaç pasaj üzerinden çok güzel aktarır. Keza yeraltıcılar. Hiç de yeraltı filan değillerdir. Basbayağı ağır toplardır. Ballard, yeraltının Calvino’su olarak pazarlandı, böyle olmasının bir sebebi var işte, bu bir halkla ilişkiler; bir hakikat söylemi değil bu. Burroughs, Kerouac’a göre büyük, Swift kadar büyük bir hicivci ama yazar, bir yeraltıcı olarak sanki herkesçe bilinmeyen; herkesin damak tadına hitap etmeyen biri olarak, nadir olan’ın marjinalize ve popülize edilerek sıradan okur’un dünyasını kazanmak suretiyle popülerleştirildi. Sadık Hidayet’e veya Orhan Pamuk’a doğunun kafkası demek gibi. Niçe, çok agresif; çok zor fikirlere sahip, zor da bir dille yazan bir retorikçi ve kendi döneminde okunmadı. Ama ölümünden sonra, yirminci yüzyılda hakkında methiyeler düzüldü. Kendi yaşamının son bölümünü ise hiç konuşmayarak geçirdi. Schopenhauer keza. Hegel’in yanında pek de gözde biri olarak algılanmadı. Seçkin çevreler içinde yaşamını geçiren bir aristokrat olmasına karşılık, felsefesini geniş kitlelere aktaramadı. Ta ki ölene dek. Felsefesi eşitlikçi, özgürlükçü değil tıpkı Nietzsche’ninki gibi hedonizmi ve dolaylı olarak güç ve arzu problemini sorunsallaştırıyordu. Döneminin aydınları modern devleti ve burjuvayı besleyecek felsefi temeller inşa etmekle meşgulken (marx, hegel) Schopen ve Niçe, idealist özne’yi temele alan tuhaf felsefeleri yüzünden dışlandılar. Ve sermaye, onlar birer tehdit olmaktan çıktıklarında, kendilerini deha diye aktarmaya başladı. Bugün bu iki düşünüre atıf yapmayan pek az yazı yazılıyor. Sözgelimi, Schopen’in İstenç ve Tasarım Olarak Dünya’sının Türkçeye tümden kazandırılması iltifatlara boğuluyor. Schopenhauer, felsefesinde Uphanishad’ların ve Vedalar’ın yazarlarını övdü, yaşamın kabusuna karşı arkaik Hint’in bilgelik öğretilerine, otantik olmayan hakiki bir ilgiyle sığındı. Bugünse Hint, burjuvanın oyuncağına; spiritüalistlerin safsatalarına döndü, sermaye Hint’i tüketti. Hint’i tüketen tüm bu insanlar; Atay’ı, niçeyi tüketen insanlarla aynı çevreden çıkıyor, bu tesadüf değil. Post-truth, sinik ve sol gibi gözüken; muhalif taklidi yapan sermayeci bir çevre bu. Aldanmamak ya da hangi ideolojik tavrın benimsendiği veya neyin benimsenmediği konusunda dürüst olmak gerekiyor.

Tarih okuduğunuzda, tepe’nin her fırsatta alt’ı nasıl horgördüğünü tecrübe edersiniz. Yönetim ve kültür sistemleri, halka; vatandaşa atıf ve methiyeler düzer ama bu hakiki bir söylem değildir, tek yapmak istedikleri insanları kandırıp kendi dar iktidarlarını kurmaktır. Varlığını hakikate, özgürlüğe bina eden bu azınlık düzen grupları; haklarında mutlak onaylayıcı davranmazsanız sizin başınızdan talih kuşunuzu eksik eder.

Modern tarihin ekseni, Yunan ve Roma’nın pagan övgüsüyle açılır. Oysa her iki toplumda da kölelik vardır ve bu halleriyle medeni açıdan, çağdaşı oldukları toplumlardan bir farkları yoktur aslında ama Yunan ve Batı Avrupa kültür ekseni sözgelimi, Diyojen ve Nietzsche’yi kendi dönemlerinde küçümsemiştir. Diyojen, Yunan’daki kastı ve sınıflar arası adaletsizliği eleştirip basit ve çileci bir yaşamda özgürlük bulmuştur. Bir akademi de kurabilirdi öyle değil mi, hiç de aptal birine; eğitmenlik yapamaz bir cahile benzemiyor. Batı akademileri nice cahili baştacı etmiş, bu kişiler azınlık cemiyetlerin statükolarını besleyecek dini veya politik felsefeler üretmişler ama bir Niçe, bir Diyojen kadar genel kitle tarafından insanüstü övgülere tutulmamışlardır. Aklın hükmünden, medeniyetin darboğazından kaçanların yeri kendi pagan doğaları, kendi dünya dışı ilahiyatlarıdır. Niçe’nin Zerdüşt’ü öylesine, tarihsel bir figür değildir.

Dileyen dilediğini yapabilir ama tam olarak ne yaptıklarını keşke insanlardan gizlemeseler. Ben sinik biri olarak, olanı biteni çok umursamam. Beni bir gün bir yerde bir gün başka bir yerde görebilirsiniz. Çünkü başka çare bulamadım kendim olmaya, sürünerek ve omurgamı sökerek hareket etmek, bana sürat sağladı, bunu keşfettim.

Son tahlilde, algı hatalarından bahsettim bu yazıda. Nasıl yanılabildiğimizden. Bugün Niçe gibi görünen şey nasıl o kişinin hakikati değilse feminizm gibi görünen şey de gerçek anlamda egalitaryan (eşitlikçi) bir feminizm değil, liberal bir feminizmdir. Bu iyi okunmalı. Liberal olmasıyla da bir sorunum yok sonuç olarak, sadece işin özüne varmaya; olayların göründüğü gibi olmadığını aktarmaya çalıştım. Eleştirdiğim şeylerin karşısına, “şu bundan daha doğrudur” diye mutlak bir “haklı taraf”ı koymuyorum. Tek yaptığım, tüm yazma çabamı, ‘anlam’ üzerine bina etmek ve hicvettiğim sistemlerde bariz bir anlamsızlık olduğunu, insanların da buna nasıl kapıldığını ifşa etmek.

Yükselen feminizm değil, liberal; amerikan tip sol ve onun kullandığı yeni dişil ikonografi, kadını sömürmeye; ona özgürlük verdiği yanılgısı ardına gizlenerek devam ediyor. Bu durum sanat ve söylemde yeni bir eşik yaratıyor: ya kendinizi sansürleyecek bu sulara hiç girmeyecek ve bu yeni paradigmayı hiç eleştirmeyeceksiniz ya da eleştirecek ve seksist, mizojinist; kuir düşmanı gözükmeyi göze alacaksınız.

İşlerin bu denli cinsiyetleşmesinin kişileri asosyal ve aseksüel yapmaktan öte bir işlevi olamayacağını; çünkü sağduyu ve özgürlüğe dayalı bir sansür ortamı içinde kalan entelektüelin tam da bu iki kimliği yavaş yavaş yitirmeye başlayacağını düşünüyorum.

Böylesi bir koşulda saf bir sevgi duyumuna da erişemezsiniz. Sevgi de politik bir sermayeye dönüşür. Dediklerimin saçma olduğunu düşünenler, bizzat kendileri olanı biteni tecrübe ederek fikirlerimi deneye tabi tutabilirler. Bunları iki üç günde meydana getirmedim, çok uzun süreli, yılları kapsayan bir gözlemin sonucudur bu çıkarımlar.

Birbirimizi sevmeyi; linguistik ve politik muğlaklıklar üzerinden erk edinmeden, saf ve doğal bir sevgi üzerinden sağlamayı yeniden öğrenme vakti sizce de gelip geçmiyor mu? Kimlikten, saftan, sınıftan, tersine bir seksizmden arınarak; yol arkadaşına veya sevgiline sarılabilmenin anısal hissi, kaybettiğimiz bir şey olarak, bir nostalji olarak anılmadan önce, tüm bu sınırların suni olduğunu kavramamız gerekiyor.

Sevgiye inancı kalanlar için geçerli elbette bu. Daha, iki önceki yazımda, sevginin tehlikelerini de sergilemeye gayret etmiştim.

.

.

.

Not: Pandemiyle birlikte mecburi olarak biyopolitik bir düzene girdik. yani sarılmak bir risk artık. hatta sarılma arzusu, ilişkileri bitirebiliyor. Sarılmanın yeniden mümkün olabileceği koşulları beklerken, neden şimdi daha liberal, bireyselci ve muğlak fikirlerimizin olduğunu da sorgulayacak zamanımız olduğunu düşünüyorum.

70’lerin Birikim’i

Birikim, 1975’te, Türkiye’de solun, sosyalizmin en canlı ve iyimser döneminde çıkmaya başladı. Amacı, o heyecan içinde, uzun erimli, geniş perspektifli, serinkanlı ve özeleştirel bir bakışın eksik kalmamasına katkıda bulunmaktı. Gramsci’nin ünlü “iradenin iyimserliği – aklın kötümserliği” düsturunun hakkını vermekti… Güncelliğin hararetine kapılıp kalmamak, olup bitene insanlık tarihinin uzun ve karmaşık devranı içinde bakmak, Birikim’in meşrebidir ve herhalde bunca zaman yaşamasını sağlayan temel bir vasfı da budur.

12 Eylül askerî darbesiyle vermek zorunda kaldığı aradan sonra 1989’da dergi, bu kez solun ağır bir karamsarlık döneminde yeniden yayımlanmaya başladı. Dönem, “sosyalist” rejimlerin çöktüğü 1989-1991 dönemiydi. Birikim, 1970’lerde “reel sosyalizm” olarak tanımlamış ve büyük bir eleştirel mesafe koymuş olduğu bu rejimlerin tarihe karışmasını, zaten üzerinde durduğu sosyalizmi yeniden tanımlama ihtiyacının acilleşmesi olarak ele aldı. Bu, derginin temel şiârı sayılabilecek olan çağrısıdır. Sosyalizmi, solu bir “öğreti” zevahirine indirgememek, onu sonsuz ve ucu açık bir özgürlük arayışı olarak görmek…

Derginin adının altındaki “sosyalist kültür dergisi” sıfatı, Birikim’in ilgi alanının –hem dar politika hem “büyük politika” anlamında– politikadan ibaret olmadığının alâmetidir. Kültür, yine hem dar anlamıyla sanat-edebiyat-resim-sinema dünyasıyla, hem de geniş anlamıyla, “insana dair her şey” menzilinde, Birikim’in ilgi alanındadır.

Birikim, bir nefes alma imkânıdır.

düşüncelerine hangi mesafede duruyor olursanız olun, ülke sınırları içerisinde yayıncılık alanında kanımca oldukça önemli bir yeri var birikim’in. ve oldukça uzun süredir (42 yıl) devam ettirdikleri bu yayında da fazlasıyla bir birikim’e sahipler. farkında olmayanlar için kendilerinin yaptığı bir güzelliği, 70’lerde yayınlanan birikim dergilerini online ve ücretsiz erişime sunmuşlar. hoşunuza gideceğinin bilinciyle;

70’lerin Birikim’i

FIAT ARS-PEREAT MUNDUS

İnsanlığın kendine yabancılaşması o raddeye varmıştır ki, kendi yıkımını dahi birinci kalite bir estetik haz olarak yaşayabilecektir.

Teknik Araçlarla Yeniden Üretim (Çoğaltma) Çağında Sanat Eseri

Walter Benjamin

Siyaseti estetize etmeye yönelik her türlü çabanın doruğuna varacağı tek bir nokta vardır:savaş. Hem geleneksel mülkiyet sistemine dokundurmazken hem de en geniş ölçekteki kitle hareketlerine bir amaç gösterebilecek olan şey savaş ve sadece savaştır.  İşte, mevcut durumun siyasal formülü bu şekilde açıklanabilir. Teknolojik formulünüyse şöyle açıklayabiliriz: Bir yandan mülkiyet sistemini muhafaza ederken , öbür yandan günümüzün bütük teknik kaynaklarının harekete geçirilmesini sadece savaş sağlayacaktır. Belirtmeye gerek yok ki, faşistlerin savaşı yüceltmeleri bu tür argümanlara pek ihtiyaç göstermez.

Fiat ars-pereat mundus,* der faşizm ve faşizm savaştan, teknolojinin değiştirmiş olduğu algı duygusunun sanatsal yolla karşılanmasının sağlanmasını bekler. Bunu en açık biçimiyle sanat için sanat düşüncesinin hayata geçirilmesinde görebiliriz. Homeros’un devrinde Olimpos’taki tanrıların gözünde seyirlik bir şey olan insanlık, artık kendisi için bir seyir malzemesidir. İnsanlığın kendine yabancılaşması o raddeye varmıştır ki, kendi yıkımını dahi birinci kalite bir estetik haz olarak yaşayabilecektir. Faşizmin siyaseti estetize etmesinin bizi getirip getireceği yer burasıdır. Komünizm ise buna sanatı siyasallaştırarak karşılık vermektedir.

*(lat.) dünya batıp gitse de sanat olsun.

makalenin  tamamı. [eng] 

Akademiye Sövgü

Artık akademide argümanların savaşı dilin savaşıdır. Var olan gerçeklikten ve onun sorunlarını çözmekten uzak, onu açıklarken mistik kafalara ulaşıp, iktidar -ol dedi oldu  tipinde övgüler düzdükleri çözümsüzlükleri üretip, bu çözümsüzlükleri yarıştırdıkları entellektüel pazarın çığırtkanlarıdır onlar. Liberal kesimin tuzağına düştükleri, Sovyetlerin çöküş buhranı zamanından beri kendilerini bu tuzaktan çıkarmak yerine dipsiz kuyuya eşelemekten başka bir şey yapmamışlardır. post- lar dillerden dile dolanırken herkes kendi argüman koleksiyonunu cüzdanları gibi taşıyor. Bunlara karşı çıkan bir çok kişi vardır elbette ancak onlar bu pazarın dışından seslenebildiler. Akademi artık aristokrasiden başka bir şey değildir. Kendileri söyleyip kendilerinin dinledikleri bir salon müziği. Tarihsel değişimin zorunlu olmadığı, devrim istencinin, herkes için özgürlük  fikrinin dayatmacı olduğunu bile iddia ettiler. hatta bu fikirleri iddia bile edemediler ortalığa saldılar. Devletin her yerde kendi propagandasını yapması hakkında tarafsız olan  bu kişiler, devletin varlığını isteyen veya değişim istemeyen kişinin diğerlerine devletin varlığını sadece susarak bile dayattığını göremediler mi? Derin iktidar analizleri yapan kişiler apolitizmin imkansızlığı hakkında neden konuşamazlar. Mıknatıs tutulmuş bir pusula olduklarını görmüyorlar. Yanlış anlaşılmasın, onları yol gösterici olarak görmüyorum yön değiştirmelerini daha anlaşılır bir metaforla göstermek istedim. Gerçeklik onların göremedikleri kadar uzak ve onların betimleyemeyecekleri kadar karanlık ve karışıktır sokaklar.

Bir yandan anti-otoriter politika yapıp, öte yandan evde çocuklarınızı dövemezsiniz. Ama politika yapmadan da evde çocuklarınızı dövmemeye uzun süre devam etmeniz mümkün değil. Yani rekabet koşullarını, aile dışında da ortadan kaldırmak için mücadele etmeden, aile içindeki rekabet koşullarını ortadan kaldıramazsınız, ki bu koşullarla aileyi bırakmaya başlayan herkes karşılaşır.

Ulrike Marie Meinhof

düşünce?

Düşüncenin teorik bir spekülasyondan başka bir şey olarak düşünülmesi koşuluyla, düşünmenin eyleme geçmek olduğunu her zaman düşünmüşümdür. Düşünce dille bağlantılıdır, bildirimlerle bağlantılıdır ve bildirimler eylemlerdir, bunlar öncelikle performatiftir; düşünme daima istençle ilgilidir, bir “radikal pasiflik” deneyimini yasalaştırsa bile. Aynı zamanda, “Ne yapmalıyım?” sorusunu taahhüt altına almayan hiçbir gelecek düşüncesi yoktur. Düşünmek yapmaktır. Bu, konuşma olmaksızın düşünme olmadığını; performatif ifadeler, olaylar, vaatler olmaksızın konuşma olmadığını; bu tür vaatlerin gerçek olan koşullarda kaydedilmezlerse vaat olmadıklarını hatırlatarak farklı biçimde söylenebilir. Bugün tamamen açık olduğu üzere, en uylaşımsal teorik söz edimleri mantığı bize, performatifin yalnızca özgül bir bağlama kaydedildiğinde, yalnızca belirli uylaşımları dikkate aldığında, vb. çalıştığını anlatır. Doğru düşünce olayları üreten, bu yüzden sıradan dilin şeylerin pratik ya da tarihsel gerçekliği olarak adlandırdığı şeye kaydedilen performatif bir dil olmakta başarısız olamaz.

Düşünce, dünyada bir etkiye sahip olan şeydir. Düşünceyi kuran şeye ilişkin bu kavrayış, bugün aşırı hırslı. Çağdaş düşünce, sorun ister teknik sorunu, ister ulus-devlet, demokrasi, medya vb. sorunu olsun, sürekli göndermede bulunduğumuz mevcut küreselleşme sürecinden başka bir şey düşünemez. Bu düşünme türü abartılı biçimde hırslıdır, aşırı yalın olması gerekse de. Dünyadaki  fiili gidişata ilişkin tartışmamız, bir büroda teybe kaydedilen bir söyleşinin sınırları içinde gerçekleşiyor bahanesiyle, az sayıda insan tarafından okunacak bir akademik dergide yayımlanacağı bahanesiyle, bu durumda bütün bunların fazlasıyla yalın olduğu bahanesiyle, bu abartılı biçimde hırslı düşüncelere çok yalın bir biçim vermekten vazgeçilmemeli. Aksini yapmak, düşünce sorumluluğundan vazgeçmek olur. Dahası abartmanın, incir çekirdeğini doldurmayabileceği de kabul edilmelidir. Elbette bu, bütün eylemlerin kaderidir. Aynı zamanda bir eylem olmasından, eyleme karşı olmamasından dolayı düşünce, aynı kaderi paylaşmalıdır.

Bu sorumluluğun yalın olduğu bahanesiyle, bunun etkilerinin hesaplanamaz olduğu bahanesiyle sorumluluğumu terketme hakkına sahip değilim; insan kendi sorumluluğunu hesaplayamaz, bu yüzden sorumluluğunun pekala hiçbir etkisi olmayabilir, neredeyse hiçbir etkisi. Acil bir duruma tepki olarak, yapabileceğimi yaparım. Çok şey de yapabilirim, çok az şey de, hatta hiçbir şey yapamayabilirim -ne olursa olsun, boşuna yapılacaktır bahanesiyle bir şey yapmaktan vazgeçme hakkına sahip değilim. Bu, bizzat sorumsuzluktur.

Değerlendirmelerde bulunmak için, düşünceye nüfuz edilmelidir -burada düşünce ve eylem arasında hiçbir ayrım yoktur; değerlendirmeler, düşüncenin eylemleridir. Her kim politik seçimini haklılaştırmaya ya da -bilimi, felsefeyi ve tekniği aşan bir düşünme anlamında- düşünce olmaksızın, bu makinada düşünmeyi gerektiren şeyi düşünmeksizin politik bir hattı izlemeye çalışırsa, bu kişi gözümde politik açıdan sorumlu değildir. Bu yüzden düşünceye gereksinim duyulur, eskisinden daha çok düşünmeye gereksinim duyulur. Hiçbir kaçış yolu yoktur. Sorumluluklara hazırlanmak için, her şeyden önce aşırı tutkulu olan şeyi yalın olarak düşünmeye devam ederek, yanlış anlaşılma riskinin gerçekten göze alınması gerekir.

Jacques Derrida

Zapatistlerin 7 Haziran Mesajı

Aşağıdaki pasajlar, Zapatist hareketin liderlerinden Komutan Yardımcısı Moisés’in, Meksika’da 7 Haziran’da yapılacak seçimleri konu alan Seçimler Üzerine: Örgütlenin başlıklı metninden alınmıştır.

Subcomandante Moisés “Direniş ve İsyan” oturumunda konuşurken

Bugünlerde, ne zaman “seçim süreci” denen şeye girilse, birileri çıkıp ortalığa yalan yanlış haberler yayıyor: Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) boykot çağrısında bulunuyormuş, EZLN insanların oy kullanmaması gerektiğini savunuyormuş… Ne tarihten haberi olan ne de bir şeyleri anlamak gibi bir dert taşıyan bu ‘ben bilirimciler’ tayfası, bu ve buna benzer saçmalıkları ortalığa saçıyor. Yetmezmiş gibi, bu saçmalıkları para karşılığı sattıkları tarih kitaplarına ve biyografilere geçiriyorlar. Yani, yalanları karşılığında para alıyorlar. Tıpkı politikacıların yaptığı gibi…

Tepedekilerin, aşağıdakileri, onları düşündüklerine ikna etmek için uydurdukları bu tür zırvaların bizi alakadar etmediğini biliyorsunuz elbette.

Zapatistler olarak bizler, insanlara ne oy verme ne de oy vermeme çağrısında bulunuyoruz. Bizim, Zapatistler olarak yaptığımız tek şey, her fırsatta insanlara direnmek için örgütlenmelerini ve ihtiyaçları uğruna mücadele etmelerini söylemek.

Bu toprakların yerli halklarının çoğu gibi bizler de epeydir politik partilerin nasıl işlediğini biliyoruz. Bu partilerin tarihi, kötü insanların kötü tarihinden ibaret.

Ve biz Zapatistler için çoktan geride kalmış bir tarih bu.

Sanırım merhum Tata Juan Chavez Alonso’ydu, politik partilerin, aynı ailenin mensuplarını bile karşı karşıya getirerek ve aralarına nifak sokarak insanları ayrı düşürdüğünü ve böldüğünü söyleyen.

Ve bizler tekrar tekrar aynı şeyin olduğuna şahit oluyoruz.

Zapatistler olarak bizim dediğimiz şudur: Bir insanın bir partide politika yapabilmesi için, her şeyden önce ya yüzsüz, ya aptal, ya suçlu ya da hepsi birden olması gerekir.

Bir aday belirlemenin ya da seçim yapmanın ne anlama geldiğini bilmiyor değiliz. Biz Zapatistler, isyan topraklarında, direniş koşullarında, bambaşka bir takvimi ve coğrafyayı temel alarak seçim yapıyoruz.

Tonlarca plastik çöp yaratmadan, döneklerin ve suçluların fotoğraflarının basılı olduğu pankartlar üretmeden, milyonlar harcamadan insanların gerçek anlamla seçim yapmalarını mümkün kılmak için kendimize göre yöntemlerimiz var.

Doğrudur, gerçek bir demokrasi işleterek özerk yetkililerimizi seçmeye başlayalı topu topu 20 sene oldu. Bunca zaman hep beraber böyle yürüdük: Kendi mücadelemizle kazandığımız Özgürlükle, ve örgütlü bir halkın “öteki” Adaletiyle – binlerce kadının ve erkeğin katıldığı seçim süreciyle. İnsanların, yetkililerin üstlenecekleri görevleri belirlemek için örgütlendikleri bir yerde yaşıyoruz biz.

Bir başka deyişle, burada halk hükümeti yönetiyor.

Pek çok hata yaptığımız ve nice yenilgimiz olduğu doğru. Daha nicelerinin yolda olduğu da…

Ama, her şeye rağmen bunlar bizim yenilgilerimiz.

Hatayı yapan da ceremesini çeken de biziz.

Hataları yapıp bir de üzerine para alan, bedelini de aşağıdakilere ödeten politik partilere benzemeyiz.

İşte bu yüzden Haziran ayında gerçekleşecek seçimlerin bizim için iyi ya da kötü, hiçbir anlamı yok.

İnsanlara ne oy verin diyoruz, ne de oy vermeyin diyoruz. Seçimler bizi ilgilendirmiyor.

Dahası, endişelendirmiyor da.

Zapatistler olarak bizi ilgilendiren tek şey, bizi sömüren, baskı altında tutan, kaybeden[1] ve bizden çalan çokbaşlı kapitalist sisteme nasıl direneceğimizi ve karşı koyacağımızı öğrenmek.

Dolayısıyla insanları oy vermeye teşvik etmek gibi bir amacımız yok.

Ne de insanları boş oy kullanmaya ya da seçimi boykot etmeye teşvik etmek gibi bir amacımız var.

İnsanlara kapitalizme karşı koymanın yollarını gösteren reçeteler sunma iddiasında değiliz.

Görüşlerimizi başkalarına dayatmak gibi bir derdimiz de yok.

Farklı düşünme biçimleriyle ilgileniyorsak, bu, tüm dünyayı bekleyen şeyler konusundaki öngörülerimizde haklı olup olmadığımızı görmek içindir: Biz, diğer korkunç gelişmelerle birleşip, dünyada yaşayan herkese muazzam zarar verecek çok büyük bir ekonomik krizin yolda olduğunu düşünüyoruz.

Eğer bizi bekleyen, ya da halihazırda yaşanan gerçekten buysa, şimdiye kadar yapılagelmiş şeyleri aynı şekilde yapmaya devam etmenin işe yarayıp yaramayacağını düşünmenin vakti gelmiş demektir.

Kafa yormakla, çözümlemekle, düşünmekle, eleştirmekle, yaşadığımız yerlerde ve zamanlarda kendi ritmimizi ve yolumuzu bulmakla yükümlü olduğumuzu düşünüyoruz.

Seçimlerde oy kullanarak sistemi değiştirmenin mümkün olduğuna inanan insanlar olduğunun farkındayız.

Bize sorarsanız burada bir açmaz söz konusu çünkü seçimleri düzenleyen; adayları belirleyen; nerede, nasıl, ne zaman oy vereceğinizi söyleyen; kazananı açıklayan ve seçimlerin geçerli olup olmadığına karar veren, tek ve aynı Yönetici.

Yine de seçimlerin bir işe yarayabileceğini düşünen insanlar var. Tamam. Hayır demiyoruz, ama evet de demiyoruz.

İsterseniz bir renge ya da çoktan solmuş renklerden birine oy verin, isterseniz hiç oy vermeyin; biz tek bir şey söylüyoruz: Örgütlenmemiz, bizi kimin yöneteceği kararını başkalarına bırakmamamız ve seçtiğimiz kişinin halka itaat etmesini sağlamamız gerek.

Gidip oy vermemekte çoktan karar kılmış olabilirsiniz. İyi yapmışsınız da demeyiz kötü yapmışsınız da… Yalnızca bunun yeterli olmadığını, örgütlenmeniz gerektiğini söylüyoruz. Tabii kendinizi hazırlamayı da unutmayın, çünkü emin olun ki soldaki kurumsal partilerin içinde bulunduğu sefaletten sizi mesul tutacaklar.

Yok eğer çoktan gidip oy kullanmaya karar verdiyseniz, kime oy vereceğinizi de biliyorsanız, bizim diyeceğimiz şey yine aynı. Bize göre ne iyi ediyorsunuz ne de kötü. Açıktan söylediğimiz tek bir şey var: Hazırlıklı olun, çünkü dönecek dolaplar ve hileler gerçekten asabınızı bozacak. Zira İktidardakiler hile yapmakta ustalar. Ve tepedekiler zaten sonucun ne olacağına çoktan karar vermiş durumda.

Her şeyden önce, onların derdi sistemi değiştirmek ya da iktidarı ele geçirmek değil; tek dertleri yönetime gelmek. Bu ikisi aynı şey değil. Hükümete geldiklerinde iyi işler yapacaklarını söylüyorlar, ama sistemi değiştirmeyecekleri, yalnızca ufak tefek nahoşlukları ortadan kaldıracakları konusunda açıkça teminat vermeyi de ihmal etmiyorlar.

Fakat anlamadıkları bir şey var: Nahoş ve kötü taraflarından arındırılmış bir kapitalizm, zaten artık kapitalizm olmayacaktır.

Çeviri: Ayşe Boren, Derya Yılmaz