Etiket: penguen

PENGUEN KALABALIĞI

Beyaz yakalı siyah ceketli kalabalık, penguen kalabalığı, sessiz bir kalabalıktır. Yaşamakta olduğumuz günlük amaçlarımızın ilerisine doğru ses getirici  adım atmadığımız bu günlerde sessizliği en çok kalabalıklarda duyumsuyorum. Hem kulağım ile hem de gözlerimle. Neden ellerim ile değil dersem bu sorunun cevabını makineleşmiş üretime yüklediğim suçta bulurum. Kulağıma ve gözlerime gelince ise kulaklarımın işittiği hızlı bir şekilde bayatlamış, moronlaşmış katı bir düzen duyuyorum. Tekrarlayan saat sesleri, şehrin aynı durağında aynı anonslar, kahve evlerinde çalınan yani yaşamın içinde her yerde karşımıza çıkan (bir zamandan sonra duyumsanmayan) sesler. Her yeni güne rağmen bu sesler günümüzün içinde sanki evvelden önce var olmuş gibiler. Birinci kalabalık kendisini gizliden gizliye yerleştirmiş, davranışlarımızı sanki yemek için zile koşullanmış köpek gibi değiştirmeye başlamış. Duyulan bütün sesler artık sessizliğin içine gömülmüş durumda. Sessizlik, gerçek sessizlik şehirlerden pılını pırtını toplayıp uzaklaştı arkadaşlar. Önceden kukla insanları konuşturanlar şimdi makineleri konuşturuyorlar, hem de gözlerimizin içine bakarak. Bu düzenin en can alıcı tanığı olarak gözlerim,sadece masumane işini yerine getiriyor. Mevcut olan dünyamızda gözlerimiz şehirde daimi olarak gerçekleştirdiğimiz hareketlerimiz, eylemlerimiz ve edimlerimiz durumunda gözlerimiz nasıl kulağımız ses kaydedici, gözlerimiz de kamera gibi işliyor. Şehrin daimi döngüsünün içinde bizler,insanlar, her türlü renkteki gömlek yakalılar, tam odak noktasında kendimizi buluruz. Her şeyin odağında olan insan, kalabalığın içinde kendine ait olanın algısını sessizlikte anlar ve sessizlik yardımıyla ayırt eder. Peki insan şehrin daimi olarak kullanılan alanında neye sahiptir? Mimarları ve şehircileri düşündüren ve aidietlik sorusu soran bu sorunun cevabına sessizliktir diyorum. Kulağımıza ve gözümüze bulaşmış sessizlik. Kalabalık sadece bunun katalizörü. İnsan en güzel manzaraları hep sessiz hayal eder. Hayallerinde görmek istedikleri, duymak ve hissetmek istediklerinden fazladır. Artık ulaşım araçları sessizlik için en uygun kalabalıktır. Bir o kadar sessiz yerlerden biri de sergi salonlarıdır elbet. İnsanın durağanlık halinde kendi kafasındakiler ile meşgul olacağı için yaratılan sessizlik bahsettiğim sessizlik değildir. Diğer yandan metro ve otobüs insanları için düşünürsek eğer, bu insanların gözleri her bir saniyede yeni kareler çeker, neredeyse hepsini unutur ama aklında sadece belirli kareler kalır. Seçilmiş kareler belkide bireysel hislerimizi en iyi anlatacak,sohbet ederken kullandığımız kelimelerden bile daha iyi açıklayacaktır. Kendisine ait olan bu görüntüler üzerinde düşünmek bile lafın gelişi diyebileceğim yapay sessizliğin içinde gerçekleşecektir.

çöl düşleri – I

MADAME BOVARY ve PENGUENLERİ

Film izliyorduk. Madame Bovary. İlk kez 1857 yılında basılan kitabın Amerikan uyarlaması. Çiftlik evleri, koruluklar, kadınlar ve adamlar vardı. Konuşuyorlardı. Madame Bovary ilk çağdaş realist roman sayılıyormuş. Öyle diyorlar. Kanepeye yayılmış üzerimden kayıp giden sahneleri takip ediyordum. Madame Bovary şu an içinde bulunduğum durumda izleyebileceğim türden bir şeymiş. Öyle diyorlar. Öyle dediler. Madame Bovary izlemek ister miydim akşam? Neden olmasındı.

Şu an mutfaktayım. Mutfakta olduğumun farkındayım ve bu iyi bir şey. Nerede olduğumu fark edebilmem yani. Geri kalan her şey belli belirsiz bir sis perdesinin ardında biçim değiştirip duruyor fakat ben, mutfakta olduğum gerçeğine sıkı sıkı tutunuyorum. Yoksa kaybolurum öyle değil mi? Kişinin mekanla olan münasebeti gerçeklikle olan münasebetinin sürekliliğinin sağlanabilmesi açısından elzemdir. Naçizane tavsiyem, nerede olduğunuzu sık sık kendinize anımsatmanızdır. Bu sayede düşüncelerinizi bir arada tutan zincirin gacır gacır gacırdamasını engelleyebilirsiniz. Bana güveninin.

Şu an mutfaktayım. İçinden koca koca eğreltiotları ve gül fideleri fışkıran şu şey lavabo mesela. Biliyorum. Rengarenk bacaklarını tıkırdata tıkırdata bir oraya bir buraya gezinen kırkayaklar kaplamış mermer tezgahın üzerini. Ayaklarını sayabilirim. Otuz sekiz, otuz dokuz ve kırk. Yüzlerce, binlercesi var. Bir arada hareket ediyorlar. Omuz omuza vermiş ve kusursuz bir düzen içindeler. Görebiliyorum. Dalgalanıyorlar. Turuncu turuncu bir şeyler fısıldıyorlar sanki kulaklarıma. Zararsız şeyler. Bir arada hareket edebilmenin erdemlerine dair şeyler.

Bardaklarla fincanları yerleştirdiğimiz raflara sıralanmış kafalar var. Minyatür kafalar. Sahiplerini tanıdığım kafalar. Babam orada. İlkokul öğretmenim. Rahmetli dedem, torbacım ve çocukluk aşkım. Canlılar. Vücutlarının geri kalanının nerede olduğunu ya da rafa sığabilecek kadar ufalabilmeyi nasıl becerdiklerini bilmiyorum. Hoş onlar da bu tarz anatomik değişimlerin izahını verebilecek bilgeliğe sahipmiş gibi görünmüyorlar pek. Hepsinin suratında aynı vıcık vıcık gülümseme, çilli oğlan çocuklarının taptaze kokularından bahseden bir şiir okuyorlar ahenksiz sesleriyle.

Çıplak ayaklarımın çamur içinde olduğunu kafama takmamı engelliyor bu şiir. Siyahlı beyazlı karoların döşendiği zemin fokur fokur fokurdaya fokurdaya baloncuklar oluşturan ılık balçıkla kaplı. Ayak parmaklarımın üzerinden soğuk soğuk kayıp geçen şu şeyleri gizliyor bu balçık. Adım atmaya çekiniyorum. Çekinmemeliyim. Farkındayım. İlerlemeliyim. İlerlemem gerektiğinin de farkındayım fakat yine de çekiniyorum işte adım atmaya.

Sahiden ayıp yahu. Ayıp. İnsan kendi mutfağında da gönül rahatlığıyla hareket edemeyecek mi yani?

(daha&helliip;)