Menü Kapat

Etiket: pazar (sayfa 1 / 2)

Sonsuz Pazar

Tüm dünya bir pazar öğleden sonrasının içine tıkılmışçasına, monoton, insanların ne yapacağını bilmediği yuvarlak bir topa dönüşmüş durumda. Her şey bizim elimizde ve bir oksimoron gibi hiçbir şey aslında bizim elimizde değil.

Yönetenlerin, sonsuz sayıda kaynakları ve bizim haricimizde kullanabilecekleri neredeyse sonsuz insanları ve makineleri var, biz de bunlardan biri olmayı seçiyoruz ve işte abra-kadabra, sonsuz Pazar günümüz başlıyor. İbadethaneler bomboş kalıyor ve tanrılarımız uykunun çekiciliğine yenilip uyukluyorlar.

Bizim gibi bir kaynak bulup, aşık olduğumuzu sanıp, hayatlarımızı birleştirip sonsuza dek bu Pazar gününün içinde ezilmeye, bağırsaklarımız, midemiz ve en sonunda beynimiz büzüşene dek A4’lerin, bilgisayarların ve sonsuzca çalışan çarkların arasında çalışıp son kullanma tarihimiz dolduktan sonra rahat rahat ölmemiz için bize aylık bağlanan cenaze maaşımızı alırsak eğer, başarıya ulaştığımızı ve rahatladığımızı düşünüyoruz.

Biz bu hale gelmedik, bu hale getirildik, mağaralarda resimler çizip, ilkel silahlarla hayvanlar avlarken, birden, birileri tek renkten resimler yapıp milyonlara satmaya ve bizi avlayan avcılarımız onları satın almaya başladı. Ne sanat, sanattı bundan sonra, ne çalışmak, çalışmaydı. Sonsuz Pazar günümüz başladı ve artık vaaz verecek vaizlerimiz de kalmadı, sadece bizi rahatça uyutmak için ninniler söyleyen bizim gibi ötekiler vardı.

Bir gün gerçekten uyanıp buna son vermek için nesnel varlığına son verenler, başkaldırdılar ve artık onlar da suçluydular, çünkü en güçlü ve kimsenin elde edemeyeceği hamleleri yaptılar, kendi yaşamlarının gücünü en ekstrem şekilde değerlendirme etkinliğinde bulundular, sonrasında dendi ki bize, bunu yapanlar günahkarlardır, zira en büyük günahları uyanmaktır.

Gün geldi, gün aydı, vaizlerimiz vaaz ettiler ki, “Uyananlar en büyük günahkarlardır.”

Pazar Ayinleri – 13. Mektup

ÇÖKÜŞ ÜZERİNE

Hamd alemlerin Rabbine mahsustur.

Zihnimizde çakan şimşeklerin yıkıcı aydınlığında bir görünüp bir kaybolan, şakacı cinlerin kurgucusuna mahsustur hamd. Diz çökün. Avuç içlerinizi nemli toprağa yaslayın ve durun. Yaklaşmakta olanın uğultusunu. İş makinalarınızın, cep telefonu melodilerinizin, motor homurtularınızın, topuk tıkırtılarınızın ötesinden. Üzerinize üzerinize. Umursamadan. Durup dinlenmeden. İnsaf göstermeden veya aman vermeden. yalnızca tüm sahiplerini gömmeyi becerebilenlerin duyabileceği o uğultuyu duyun. Gökdelenlerinizin bacalarını kaplayan yeşil bacaklı örümcekler gelsin aklınıza. Tam ortopedik yataklarınıza çöreklenen engerekler. Ofislerinizi istila eden çıplak iblisler. Güle oynaya ırzınıza geçecekler. Bana inanın. Yalvarırım. Hazır olmak zorundasınız. Temizlenmiş. Hafiflemiş. Kuvvetlenmiş halde. Elektromanyetik spektrumdaki frekansınızı keşfetmiş olarak. Uyanmış. Aydınlanmış. Çıplak. Tüm o dünyevi öteberiyi sırtınıza yüklemişken ne kadar uzağa kaçabilirsiniz? Gözlerini alemlerin bağırsıklarında bum bum patalayan zehirli balonların radyoaktif seraplarıyla bağlanmışken önünüzü nasıl görebilirsiniz? Ruhunuza bulaşmış onca pislikle beraber, nasıl tutabilirsiniz, kafanızı, suyun üzerinde?

Hamd alemlerin rabbine mahsustur.

Yağmurlu ikindi vakitlerinde terk edilmiş beton santrallerinin asık suratlı öfkesini pekiştiren sahipsiz baretlerin koruyucusuna mahsustur hamd. Derin bir nefes alın. Düşüşü tadacaksınız. Her canlı düşüşü tadacaktır? Öyle değil mi? Bizim tattığımız gibi tadacaksınız düşüşü. Tüm gözler üzerinize dikilmişken ve tam da inanmışken. Kontrolü ele geçirdiğinize. Allah korusun deyin. Dizginleri gevşetin. asansör kabinlerinin bile emrinize itaat etmeyeceği günle karşılaşmak zorunda kalacaksınız zira. Yazdığınız tüm algoritmalar dağılacak. Kahraamanlarınız terkedecek sahneyi. Çürüyüp rüzgara kapılacak hikayeleriniz. Ruhunuzu kurtarmalısınız. Maun masaların, emir komta zincirlerinin, koordinasyon merkezlerinin, yönetim kurulu tutanaklarının, koşu bültenlerinin, sepetteki yumurtaların ve polietilen hücrelerin anlamsızlığında boğulmak istemiyorsanız. Ömrünüz boyunca üzerinize geçirdiğiniz tüm o kimliklerin dirilip boğazınıza basmasını istemiyorsanız. Zaman dönüp dolaşacaktır nihayetinde. Siz inansanız da inanmasanız da dönüp dolaşacaktır zaman. Düşüş başladığında yüreğinize fazladan bir kuş tüyünün yüklenmesine bile tahammül edemeyecekken, kurtuluşla nimetlenmenin hayalini kurmak niye? Neyinize? Bilebilseydiniz keşke.

Hamd alemlerin Rabbine mahsustur.

Devam

Pazar Ayinleri – 12. Mektup

Bok Böcekleri Üzerine

Semi’na ve eta’na. Puf!

Batıyorsunuz, nihayet. İçine boylu boyunca uzandığınız şeffaf bir tabuttasınız. Biçimli, pahalı, ışıltılı. Size özel. Sizin ölçülerinize göre imal edilmiş. Öylece uzanabilesiniz diye. Doğrulamayasınız, kollarınızı iki yana açamayasınız, bacaklarınızı oynatamayasınız, dizlerinizi bükemeyesiniz, dirseklerinizin üzerine abanamayasınız diye. Suratınızı kaşıyamayasınız, yattığınız yerde sağa sola dönemeyesiniz, eski zamanlarda yaptığınız gibi, sıkıldıkça taşaklarınızı sıvazlayamayasınız diye. Hareket edemeyesiniz diye kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şeye dokunamayalım. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Çıplak ayaklarımızla donmuş toprak üzerinde tepinmeyelim, hastalıklı kafalarımızı suratsız duvarlarınıza çarpa çarpa çatırdatmayalım, titrek parmaklarımızı cüzzamlı suratlarınızda dolaştırıp zehirlenmeyelim diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Batıyorsunuz, nihayet. Cayır cayır yanan bir temmuz öğleninde bıraktılar sizi suya. Tıpkı bizi bıraktığınız gibi. Sahildeki kalabalığın gürültüsüyle kirlendi kulaklarınız. Dert etmeyin ama. Unutacaksınız. Bize söylediğiniz gibi. Yeterince zamanınız olacak unutmak için. Sesleri. Kahkahaları unutacaksınız mesela. Kadınlı erkekli, çocuklu büyüklü kahkahaları. Alev almış kumların üzerinde mahşeri bir zarafetle ilerleyen çöl kertenkelelerinin ayak seslerini. Büyük büyük kabarmış damarlarınızda fokurdayan kanın şiirini unutacaksınız. Açıktaki teknelerin motorlarından yükselen homurtuyu unutacaksınız. Martıları bile unutacaksınız. Rüzgarın baştan çıkardığı incecik kumaş parçalarının hışırtısını, dalgaların çağrısını, paramparça olmuş akvaryumlardan halılarınızın üzerine dökülen japon balıklarınızın kuyruklarını pat pat pat vura vura nasıl can çekiştiğini unutacaksınız. Duyamayacaksınız kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şeyi duymayalım. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Sakallarımızın arasında gezdirdiğimiz cinlerimizin çağrısıyla kendimizden geçmeyelim, apartman boşluklarından yükselen melodilerin peşine takılıp yolumuzu yönümüzü yitirmeyelim, kum fırtınalarınca perdelenmiş iblislerine cevap vermeye çalışırken kafamızı yakmayalım diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Devam

Pazar Ayinleri – 9. Mektup

Güvercin Yumurtaları ve Alemlerin Uğultusu Üzerine

Tamamlanmadan terk edilmekle nimetlenmiş apartmanların çatı katlarında çatır çatır çatırdaya çatırdaya çatlayan güvercin yumurtalarından yayılan enerjinin titreşimini hissedin. Kasıklarınızda. Binlercesini birden. Ve aynı anda. Bum! Buradayız.  Asfalt zeminden dokuz kat yukarıda. Beton kolonlar ve demir iplerle örülmüş bu mağaralar sisteminin tepesinde. İstihare uykusunda. Yeşil ve kırmızı. Kıyamet frekansları. Tatmamız ve tatmamamız gereken tüm gerçekliklerin tozuna bulanmış parmaklarımızı dudaklarımızın üzerinde gezdire gezdire. Besliyoruz bağışlanmış deliliğimizi. Biz inananlar! Pıt pıt pıt. Karanlığa merhaba diyen güvercin yavrularını ısıtabilmek için tutuşturduğumuz ateşi mandalina kabuklarıyla canlandırıp hep bir ağızdan elhamdülillah diyoruz. Dokuz kat aşağıya yuvarlanan kelimelerimiz kimsesiz koridorlarda yankılanıyor. Asma kilitlere çarpa çarpa. Her biri üçer nefeslik ömre sahip düşsel kıvılcımlar saça saça. O kıvılcımların üçer nefeslik aydınlığına yüzlerini ekşiten göçebe meleklerin aminleri tırmanıyor böylece yukarıya. Dokuz kat. Paslaşıyoruz.

Dinleyin, size nasıl başlayacağını anlatıyorum. Biz yavru güvercinlerimizin kulaklarına eşyanın isimlerini fısıldarken mesela. Gözlerinizi kocaman açıp yatak odalarınızın kızılcık şerbeti rengindeki duvarlarında beliriveren kelimeleri göreceksiniz. Bir Cuma sabahında. Gözler parlamalı! Tanrı alemleri yaratmak üzere! Duvarlarınıza tırmanacak kertenkelelerin kutsal kuyrukları! Buz gibi nefesleriyle tıraşlı yanaklarınızı yalayacak mütebessim tabancalar bulacaksınız veya çorap çekmecelerinizde. Doğrudan sistemi sıfırlayabilmeniz için.  Büyülü patikalar açılacak önünüzde. Konut kredisi taksitlerini denkleştirebilmek maksadıyla iştirak ettiğiniz toplu tecavüz seansları sırasında, şöyle bir nefeslenip kıçınızı kremlemek için sığındığınız tuvalet kabinlerinin tavanlarında. İçine yıldız tozu rendelenmiş minik poşetler bitiverecek ceplerinizde. Bir iki üç nefes.  C17H21NO4. Bir daha geri dönmek zorunda kalmayın diye o masaların başına. Adımlarınız hafiflesin, kanatlansın diye ruhlarınız. Zira fazla ağırsınız. Ama takmayın bundan sonra kafanıza. Yavru güvercinlerimizle beraber, hepinizi önüne katıp hiçliğin çeperine dek sürükleyecek tufanlar dokuyoruz.

O çeperin ötesinde sınırsız bir tamamlanmamışlık hali karşılayacak sizi. Alemlerin uğultusu kulaklarınızda. Çatır çatır çatırdaya çatırdaya çatlayan güvercin yumurtalarından yayılan enerjiyle efsunlanmış vaziyette. Ve karanlık bodrum katlarında inzivaya çekilmiş göçebe meleklerce okunan muskalar olacak tutsak boyunlarınızda kravat niyetine. Reductio ab absurdum. Yarı saydam koltuklarınıza kurulup arkada bıraktığınız yaşamların üzerinden geçeceksiniz. Parmak hesabı yapa yapa. İstediğiniz tek şey, uç uca eklenmiş sahnelerdi ya eskiden. Hüküm hakkı sizdeyken. Çözümlenebilir mantık silsileleri etrafında şekillenen hikayelerdi ya hani. Serimi, düğümü ve çözümü keşfetmiştiniz ya. Tek tek parlayıp sönen mikro mucizelere kör kalmanız ondandı. Oysa şimdi. Yalnızca. Çırpılan kanatların hışırtısı, çatlak pencerelerden süzülen gün ışığı, dalga dalga kıvrıla büküle tavana yükselen duman, kum taneleri, sahipsiz kahkahalar, iç çekişler, ezan sesleri, çıtırdayan tohumlar var. Hep daha derine inecek yollar ve tamamlanmayacak hiçbir çember. Doğmadan sönmüş takımyıldızların tortusu çökecek üzerinize. Rengarenk.

Devam

Pazar Ayinleri – 8. Mektup

Kozmik Kukla Tiyatroları Üzerine

Toprağa ektiğiniz tüm medeniyetlerin tohumları aynı zehre gebedir. Mizansen. Tekrarlana tekralana efsunlanmış mizansenler. Canlı. Kötücül. Aydınlık. Yatak odalarınızdan okyanus çukurlarına.  Akıl hastanelerinden kum tepelerine. Cami avlularından bozkırlara. Üst üste binmiş gerçekliklerinizin daha uzun ömürlü olmasını sağlamak için kurgulanmış mizansenler. Aydınlık yüzlü misyonerlerinizin tatlı dilleri ve ütülü kıyafetlerini kullana kullana kafamıza çaktığı mizansenler. Yan yana dizilip boyun büküşleriniz. Alkışlarınız. Göz yaşlarınız. Tebessümleriniz. Trafik kurallarınız ya da. Kutsal kırmızıyla ulu yeşil. Okul bahçelerine toplayıp bağıra çağıra marşlar okuttuğunuz evlatlarınız. Uygun adım. Smart Casual. Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü. Sakal tıraşı. Sabah otobüsü. Mesai öncesi hızlı kahvaltı, hı? Kesekağıtlarınızda simitleriniz. Ve nasıl da ölü ölü ışıldar o pazartesi sabahlarında perdelenmiş gözleriniz. Kurban bayramları Toplu intiharlar. Pazar ilahileri sonra. Elektronik duyuru başlığı altında monitörden monitöre ulaştırdığınız vahiyleriniz. Ganj veya. Nehir olan hani? Aydınlanmak için, anlıyor musunuz?

Başlangıçta hepsi hepsi üç minik kuralınız vardı halbuki. Hayatta kalmak için. O kadar. Sade. Karnınızı doyurduktan sonra canlandırdığınız ateşin karşısına bağdaş kurduğunuz sırada mesela. Rüzgarın etkisiyle eğilip bükülen sararmış otların köklerini mesken tutmuş ihtiyar ifritlerin şiirleri kulaklarınızda, dökülürken parmak uçlarınızdan güzelce ezip dudaklarınıza sürdüğünüz kenevir yapraklarının yeşili, kaslarınız gevşemiş, ısınmışken çıplak baldırlarınız ve birer ikişer tünerken biçimli omuzlarınıza, jilet kuyruklu şakacı iblisleriniz, kendi kendinize anımsatmakla görevlendirildiğiniz üç kristal levha. Güçlü olmalısın. Hızlı olmalısın. Hareket halinde olmalısın. Zira bir parça da olsa büyü taşıyabiliyordunuz o günlerde avuçlarınızda. Rotadan sapmamak için koca koca kubbelerin biçimsiz gölgelerine ömür sermediğiniz, uyanmak için dijital saatlerinizin ruhsuz dındınlarıyla kulak sikmediğiniz, takım elbiselerinizin üzerinde secdeye durmadığınız, tohum tespihlerinizi havuz problemleri çözmek için kullanmadığınız günlerdi.

Karın boşluklarınızda muhafaza ettiğiniz kara deliklerden rengarenk dalgalar halinde yayılırdı katatonik şizofreni illetinden muzdarip ateş böceklerinin tecavüzüne uğramış banka memurelerinin kıkırdamalarından dem vuran ilahiler. Başınızdan aşağıya döktüğünüz bir avuç kum görünmez olmanızı sağlayabilir, doğru kelimeleri doğru sayılarda tekrar ederek derin, serin, karanlık çöl kuyularında istirahate çekilmiş kızıl başlı engereklerin bilgeliğini tadabilirdiniz. Tırnaklarınızı kısacık kesip küf kokulu metinlerdeki anlatım bozukluklarını nasıl kovalayacağınızı öğreneceğiniz havasız sınıflara hapsolmak yerine nemli yosunların üzerine uzanıp kucağınıza aldığınız peri kızlarının masmavi göğüslerinin arasından süzülen ter damlalarını emebilirdiniz. Yükselebilir, patlayabilir, binlerce parçaya bölünüp yeniden birleşebilirdiniz. Ne yoksunluk krizleri budayabilirdi ruhunuzun kanatlarını ne de genel bilgi taraması yapan işkembe suratlı komiser yardımcıları. Her yeni güne başka bir surette uyanır, her geceyi ayrı bir kabusun gökkuşağına dokunarak uğurlardınız. On parmağınızda on keramet olurdu da dokunduğunuz çakıl taşları dile gelirdi. Ahir zamanda gök yüzünü kaplayacak uçaklardan, uzay boşluğunda süzülen uydulardan, stadyumlardan, otomobillerden, kısa dalga frekanslarından, antidepresanlardan, boşanma davalarından, transkriptlerden, motorlu taşıtlar vergilerinden,  göt kadar apartman dairelerine sıkışmış çekirdek ailelerden, kalabalık bulvarlardan ve alışveriş merkezlerinden bahseden kıyamet öyküleri anlatırlardı size. Güzelce delip boynunuza astığınız kertenkele kuyruklarına dizerdiniz o çakıl taşı suretindeki ölü hikayecilerin fosillerini.

Varlığı ve hiçliği çıplak topuklarınızın altında hissetmenin neye benzediğini bile anımsayamıyorsunuz ama artık. Bırakın büyünün doğasını anlamayı. Tıka basa dolusunuz dünyanın bilgisiyle. Cümle gerçeğinizi bir araya getirip uç uca ekleseniz de yürüseniz üzerinde, yine de ulaşamayacaksınız hakikatin en dış çeperine bile. Yetmedi çünkü size değil mi? Üç kristal levhanın himayesindeyken kurtlarla koşmak mesela. Fırtına bulutlarını takip ede ede kör kargaların kanatlarına rehber olmak. Çölün enginliği, gecenin örtüsü yetmedi. Parmak uçlarınızdaki kerametlerden asansörlü daireler için vaz geçtiniz. Isıtmalı koltuklar. Emeklilik ikramiyeleri. Unvanda yükselme sınavları için. Sanat galerileri, günlük gazeteler, otobüs terminalleri için. Bilmemnerdeki bilmemnesikim köprüsünün altında aptal aptal sırıtırken çektireceğiniz fotoğraflar için. Önce avuçlarınızdaki o bir parça büyüyü gömdünüz kurtlanmış incir ağaçlarının dibine sonra fazlasıyla cahil, basit, gösterişsiz bulduğunuz tanrınızı. Daha fazlası lazımdı size zira.

Devam

Pazar Ayinleri – 6. Mektup

Apartman Boşluklarında Unutulmuş Tanrılar Üzerine

Ustalıkla anlatılmış öyküleriyle efsunladılar sizi. Işıltılı kelimeleri, karizmatik kaybedenleri, düşerken bile façayı çizdirmemeyi başarabilen kahramanlarıyla. Karton kapakların arasına sıkıştırılmış yol hikayeleriyle. İç içe geçmiş renkleriyle. Melodileriyle. Fısıltılarıyla. Olur olmaz her köşe başında burun buruna geliverdiğiniz anıtlarıyla bağladılar ayaklarınızı. Yağmurlu Pazar sabahları kurguladılar sizin için. Kalın battaniyeler. Kadife sesli cılız şarkıcılar kurguladılar. Modern mucizeler. Sonra bütün bu güzellikleri koca ağızlarına atıp çiğnemeye başladılar. Kamaştırdılar gözlerinizi. Düştünüz. Aydınlık suratlarınız, samimi kahkahalarınız, peri adımlarınızla. Derine. Apartman boşluklarını kendilerine mesken edinmiş tatlı dilli tanrıların kucağına düştünüz. Gülümsediler. Etrafınızı çevreleyen duvarlarda ağır ağır ilerleyen sarılı turunculu, morlu yeşilli, grili pembeli salyangozların göz yaşlarıyla zehirlediler vücutlarınızı. Dişlerinizi körelttiler, kısalttılar pençelerinizi. Bak dediler, görüyor musun yıldızları? Kurumuş güvercin bokuyla örümcek ağından başka bir sikim yoktu oysa orada. Hayranlıkla açtınız ağızlarınızı. Titredi hassas ruhlarınız. Kandırıldınız.

Hayata abanmanızı öğütlemeye başladılar hemen ardından. Zamanı kovalamanızı. Ortamın gerçekliğini zedelemeyecek biçimde davranmanızı. Adabı muaşeret. Dışarıya açılmanızı, kalabalığa karışmanızı istediler. Sizin gibi olanlarla bir araya gelip çoğalmanızı istediler. Zira bunun için yaratılır tüm peygamberler. Tanrılarının kucağına sürüklenecek ümmetler toparlamakla görevlendirilirler. Sokaklara dağıldınız. Sinema salonlarına, sınıflara, meyhanelere, kerhanelere, ceza evlerine dağıldınız. Tüm imanınız ve zayıflığınızla. Elinizi uzattığınız her şeyi ışığınızla kirleterek. Birer ikişer dünyaya getirdiğiniz sakat çocuklarınızla. Kanınızdaki zehri cümlelere dökmenizi sağlayan mucizelerinizle. Yumuşak başlılığı, itaatkarlığı, kanaatkarlığı kustunuz üzerimize. Titrek parmaklarınızla gök yüzünü işaret ederken fark ettirmeden derinleştirdiniz çevremizdeki çukurları. İstediniz ki sizinle beraber hapsolalım. Hiç uzaklaşmayalım. Delirmeyelim. Öfkelenmeyelim. Sarhoşluğa kapılmayalım. Leş gibi kokuyordu şimdiden çürümeye başlayan ruhlarınız. Yürekleriniz kararıyor, ağırlaşıyordu zihinleriniz de umursamıyordunuz. Başarı hikayeleriniz vardı çünkü. Yaşasın! Çemberiniz genişliyordu. Yaşasın! Yağmur gibi dökülüyordu kesenize alemlerin nimetleri. Yaşasın! Çeşit çeşit, renk renk ama binlerce yıl evvel çürümeye başlayan, kurtlanmış nimetlerdi bunlar. Yaşasın ağzını yüzünü… Yaşasın!

Paket programlar. Tek kullanımlık büyüler. Dönüşüm rehberleri bahşettiler size. Doğrayıp ambalajlayın. Etiketleyip çakın diye. Torbacılardan doktorlara, orospulardan imamlara. Tüm hastalıkları çözümleyip isimlendirdikten sonra hepimize aynı ilacı itelediniz. Ne çok şey öğrendik idealist öğretmenleriniz sayesinde. Paranoid şizofreni. En büyük ortak bölen. Gini katsayısı. Kaos teorisi. Kolonoskopi. Monadlar. Viraj demiri. Arz talep eğrisi. Mukavemet. Disülfiram. Naltrexone. Morfin sülfat. Denetimli serbestlik. İstikbal. Aşk acısı. Tanrının kuzuları. Takva. Erkete. Kakafoni. Durduğum yerden bakınca, bir şekilde yürümeyi, konuşmayı, düzüşüp homurdanmayı öğrenmiş kelimelerden başka bir bok göremiyorum. Şükürler olsun hepinize. Meksika usulü acılı tavuk siparişi veren optik formlar, ellerinde bomonti şişeleriyle teftiş kurulları, yürekleri avuçlarında Genç Wertherler var. Omuzlarını titrete titrete nasıl da sızladığını anlatıyorlar. İçlerinin. Dibe vurmaya çalışırken umduklarından çok daha derine yuvarlanan kısır şairleriniz var. Çatlamış bar taburelerine ömür serip ağlak arkadaşları için toksikoloji sözlükleri karalıyorlar.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.