Etiket: paris

ravachol . ilkelerim

Bu metin 1892 yılında hapisteyken Ravachol tarafından polise yazdırılmıştır. Metni Paris Polis Arşivlerinde bulan tarihçi Jean Maitron tarafından 1964’te ilk kez yayınlanmıştır.

—————————

Yukarıda adı geçen şahıs, karnını doyurduktan sonra bize şöyle dedi:

“Beyler, neredeyse olursam olayım propaganda yapmak benim alışkanlığımdır. Anarşizmin ne olduğunu biliyor musunuz?”

Bu soruya “Hayır” cevabı verdik.

“Bu beni şaşırtmadı” diye yanıt verdi. “Sizler gibi ekmeğini kazanmak için çalışmak zorunda olan işçi sınıfı üyelerinin kendilerine verilen broşürleri okuyamaya ayıracak zamanı yok. Bu sizin için de geçerli.

Anarşi mülkiyetin yok edilmesi demektir.

Hâlihazırda faydasız birçok şey var, keza pek çok meslek de; örneğin muhasebecilik. Anarşiyle birlikte paraya, muhasebe defteri tutmaya ve bundan kaynaklanan diğer istihdam biçimlerine artık gerek olmayacak.

Eziyet çeken çok sayıda yurttaş varken, diğerleri zenginlik içinde, bolluk içinde yüzüyorlar. Bu durum devam edemez; zenginlerin elindeki fazladan hepimiz faydalanmalıyız; hatta dahası, aynen onlar gibi ihtiyacımız olanları elde etmeliyiz. Mevcut toplumda bu amaca ulaşmak mümkün değil. Hiçbir şey, hatta gelir üzerinden alınacak bir vergi bile işlerin dış görünümünü değiştiremez; buna karşın, işçilerin büyük bir kısmı bu şekilde davranırsak gidişatın iyileşeceğini düşünüyor. Böyle düşünülmesi bir hatadır. Eğer ev sahibine vergi koyarsak, aldığı kirayı yükseltecek, bu yolla kendisine yüklenen yeni vergileri başkalarının ödemesini sağlayacaktır. Her halükârda, hiçbir yasa ev sahiplerine dokunamaz, çünkü efendisi oldukları mallarıyla istediklerini yapmaktan alıkoyamayız onları. Peki, öyleyse ne yapmak gerek? Mülkiyetin kökünü kazımalı, bunu yaparak da her şeyi sahiplenenlerin de kökünü kazımalı. Eğer bu gerçekleşirse, mevcut rejime geri dönmeye zorlayacak herhangi bir birikim fikrini engellemek için parayı da ortadan kaldırmalıyız.

Para, tüm uyuşmazlıkların, tüm nefretlerin ve tüm hırsların nedenidir; kısacası, mülkiyetin yaratıcısıdır. Aslında bu madenin az bulunmasından kaynaklanan, üzerinde anlaşılmış bir fiyattan başka bir değeri yoktur. Eğer yaşamamız için gerekli olan şeyler karşılığında bir şeyler vermek zorunda olmazsak, altın değerini kaybeder ve hiç kimse onun peşinden koşmaz. Ne de bazıları kendilerini zenginleştirebilirler, çünkü biriktirecekleri hiçbir şey onların diğerlerinden daha iyi bir yaşam sürmelerine hizmet etmez. O zaman artık yasalara, efendilere de gerek olmaz.

Dinlere gelirsek, yok edilmeleri gerekecek, çünkü dinin ahlaki etkilerinin hiçbir varlık sebebi kalmayacak. Ölümle birlikte her şey sona erdiği için var olmayan bir Tanrı’ya inanma saçmalığına yer olmayacak. Dolayısıyla, yaşama sıkı sarılmalıyız, ancak yaşam dediğimde kendisi açlıktan ölürken patronların yağ bağlamaları için bütün gün kölelik yapmayı değil, kendi refahının yaratıcısı olmayı kastediyorum.

Efendilere, bizim emeğimiz sayesinde tembellik yapan o insanlara gerek yok; herkes kendisini toplum için faydalı kılmalı, yani kendi yetenek ve yatkınlığına göre çalışmalı. Bu yolla, birisi fırıncı, diğeri öğretmen vs. olacaktır. Bu ilke takip edilirse çalışma azalacak ve her birimizin günde bir ya da iki saat çalışması gerekecektir. Bir şeylerle meşgul olmadan duramayan insan kendisini çalışarak oyalayacaktır. Miskin aylaklar olmayacak; eğer olursa bile bunların sayısı o kadar az olacaktır ki onları kendi hâllerine bırakabilecek ve şikâyet etmeksizin başkalarının çalışmasından faydalanmalarına izin verebileceğiz.

Yasalar olmadığında evlilik de ortadan kalkacak. Beğenimize göre birleşeceğiz ve aile, anne ile babanın çocuklarına duydukları sevgi temelinde kurulacak. Örneğin, eğer bir kadın eşi olarak seçtiği erkeği artık sevmiyorsa, ondan ayrılabilecek ve yeni bir birlik oluşturabilecek. Kısacası, sevdiklerimizle birlikte yaşamakta tamamen özgür olacağız. Bahsettiğim olayda eğer çocuklar varsa, onları toplum büyütecek, yani çocukları sevenler onların bakımını üstlenecek.

Bu özgür birlik sayesinde artık fahişelik olmayacak. Gizli hastalıklar olmayacak, çünkü bunlar karşı cinslerin birlikteliğinin suiistimal edilmesinden kaynaklanırlar; kadınların boyun eğmeye zorlandığı bir suiistimal, çünkü toplumun mevcut koşulları onları, yaşamak için bir iş olarak bunu yapmaya zorunlu bırakmaktadır. Ne bedelle kazanılırsa kazanılsın yaşamak için para gerekmiyor mu?

Bu kadar kısıtlı bir zamanda tüm ayrıntılarıyla açıklayamayacağım ilkelerim sonucunda artık ordunun hiçbir varlık sebebi olmayacaktır, çünkü ayrı uluslar olmayacak; özel mülkiyet yok edilecek ve tüm uluslar tek bir ulus hâline gelecek, Evren olacaklar.

Artık savaş, uyuşmazlıklar, kıskançlık, hırsızlık, cinayet, mahkeme sistemi, polis, yönetim olmayacak.

Anarşistler önerdikleri yapının ayrıntılarına henüz girmiş değiller, sadece kilometre taşlarını yerleştirilmiş durumdalar. Günümüzde anarşistler mevcut gidişatı çökertmeye yetecek sayıya ulaştılar; bu henüz olmadıysa bunun nedeni takipçilerimizin eğitimini tamamlamak, projelerinin gerçekleştirilmesinde onlara yardımcı olacak enerji ve kararlığı uyandırmak zorunda olmamızdır. Tek gereken birisinin önlerine geçmesi, onları dürtüklemesidir, ardından devrim gerçekleşecek.

Evleri havaya uçuran kişinin amacı, toplumsal konumları ya da eylemleriyle anarşiye zararı dokunan herkesi yok etmektir. Polisten korkmadan, dolayısıyla da canımızdan olma korkusu olmadan bu kişilere açıkça saldırmamıza izin verilmiş olsaydı, bu kişilerle birlikte onların hizmetini gören ezilen sınıflardan insanları da öldürebilecek patlayıcı maddelerle evlerini yıkmaya kalkışmamız da gerekmeyecekti.”

Kaynak: Un saint nous est né, Philippe Oriol’ün düzenlemesi. L’équipement de la pensée, Paris, 1992; çeviri Mitch Abor. | anarşist bakış

1871 paris komünü’nün kısa tarihçesi

Paris Komünü, Fransız tarihinin en büyük destanlarından birisidir. “İşçi sınıfının merkezi bir rol oynadığı ve daha iyi için toplumu değiştirmeyi amaçladığı ilk devrimdir”

“Paris Komünü’nün temsil ettiği düşünce, her topraktan ve her ulusdan olan işçiler için neden bu kadar çekicidir? Cevabı basit. 1871 devrimi herşeyden önce bir halk devrimiydi. Halkın kendisi tarafından yapılmıştı, kitlelerin ortasında kendiliğinden doğmuştur; ve kendilerini onun savunucuları, kahramanları, onun şehitleri olarak bulan büyük bir halk kitlesi içinde olmuştur. Bu, orta sınıfın asla affedemeyeceği kadar ‘aşağı’ olması nedeniyledir yanlızca. Ve aynı zamanda onun hareketli ruhu toplumsal bir devrim düşüncesiydi; kesinlikle belirsiz, belki de bilinçsizce, ama yüzyılların mücadelelerinin ardından elde etmek için çabalamaya değer, tüm insanlar için gerçek özgürlük, gerçek eşitlik. En aşağı halk katmanlarının haklarını elde etmek için yürüdüğü bir devrim”, London: W. Reeves, 1895.

Fransa, 1870’de Prusya’ya savaş açtı ve 1871’de yenildi. Ulusal Hükümet’in başkanı Adolph Thiers barış koşullarını görüştü. Ancak Parisliler Prusyalıların Zaferini kabul etmeyeceklerdi. Alman ordularının 1 Mart’ta Paris’e çoşkulu bir şekilde girmelerine izin verildiği haberi Parislileri ateşledi ve Ulusal Muhafız [Almanların] girişlerini engellemeye karar verdi. Paris Kuşatması’ndan arta kalan toplar şehrin değişik kesimlerine ve işçi semtlerine nakledildi.

Devrimi ateşleyen şey, Hükümetin Ulusal Muhafızların silahlarına el koyma girişimi oldu. Kalabalıklar toplaşmaya başladı; Montmartre’de askeri birlikler halka ateş açmayı reddederek Ulusal Muhafızla kaynaştı. Ulusal Hükümet Versailles’e çekilmek zorunda kaldı ve “ayaklanmacılar yavaş yavaş şehri işgal ettiler; tüm ana yollara barikatlar kurarak mitralyözler yerleştirdiler”. Daha zengin semtlerde oturanların çoğu şehri terk etti.

26 Mart’ta, 227.000 Parisli oy kullanmaya gitti ve 28 Mart’ta “silahların patlatılması ve bin kadar muhafızın zafer çığlıkları eşliğinde” komün Hotel de Ville’de ilan edildi.

Komün, görevde kaldığı kısa dönem içinde, kuşatma süresince kiraları azalttı ve zamanı gelen borçların ödenmesini üç yıllığına erteledi. İşsizlerin değişimini düzenledi; fırıncıların geceleri çalışmasını yasakladı; çalışmayan fabrikaları tekrar faaliyete geçirmek için sendikalara ve işçi kooperatiflerine verdi. Fabrikaların yakınına gündüz kreşleri kuruldu ve özellikle de en ihmal edilen alan olan kadınların eğitimi başta olmak üzere, eğitimi geliştirmek için pekçok şey yapıldı.

Thiers, 2 Nisan’da birliklerine saldırma emri verdi. Banliyölerdeki beşbuçuk haftalık bir çarpışmadan sonra ordu 21 Mayıs’ta Paris’e girdi. Federaller teslim olmayı reddettiler ve Versailles’cilerle şiddetli bir çatışmaya girdiler. Vahşet her iki tarafta da yükselmişti. Kanlı hafta olarak anılan bu dönemde 10.000 ile 30.000 arasındaki Parisli öldürüldü. İlk örgütlü idam, onbeş erkeğin kurşuna dizildiği Parc Monceau’da 22 Mayıs’ta gerçekleşti. En büyük katliam Luxembourg, Châtelet ve La Roquette’de gerçekleşti. 24 Mayıs’dan 28’ine kadar, gece ve gündüz erkek, kadın ve çocuklar Petit Luxembourg’a taşınıyor ve suçlu bulunanlar kurşuna dizilmek üzere bahçelerde sıralanıyorlardı.

28 Mayıs’ta Komün tamamen sona ermişti. Devrimin ardından 38.000 tutuklu Versailles’e nakledildi. Çoğu, –ordunun şüphelendiği ancak aleyhinde delil bulamadıklarını için bir cezalandırma yöntemi olarak kullandığı– ağır bir tutukluluk döneminden sonra serbest bırakıldı. 11.000’den fazla kişi Conseils de Guerre’de yargılandı; bunların 5.000 kadarı Yeni Kaledonya’daki ceza kolonilerine gönderildi.

Paris 5 yıl boyunca sıkıyönetim altında kaldı ve Enternasyonal yasadışı ilan edildi. Dokuz yıl sonra genel af için oylama yapıldı. 25.000 kişi sosyalistlerin çağrısına uyarak, polis saldırısına rağmen Pére-Lachaise Duvarı’nda düzenlenen ilk anma gösterisine katıldı.

Bu arada hala la commune izlenmediyse kınama mesajlarımız sizindir.

paris komünü üzerine tezler

1
“Klasik işçi hareketleri, hiçbir yanılsamaya kapılınmadan, özellikle de onun çeşitli siyasi ve sözde kuramsal mirasçılarına ilişkin hiçbir yanılsamaya kapılınmadan tekrar değerlendirilmelidir, çünkü bunların hepsi onun başarısızlıklarını miras almışlardır. Onun başarısızlıkları (Paris Komünü veya 1934 Asturya ayaklanması) aslında bizim için ve gelecek için şimdiye kadar ki en ümit verici başarılarıyken, bu hareketin görünürdeki zaferleri (reformizm veya devlet bürokrasisinin kurulması) onun önemli başarısızlıklarıdır” (Internationale Situationniste #7).

2
Komün ondokuzuncu yüzyılın en büyük festivaliydi. O, 1871 baharındaki olayların altında yattığını görebileceğimiz şey, [ayaklanmacıların] kendi tarihlerinin efendisi –günlük yaşamları düzeyindeki kadar “yönetsel” siyaset düzeyinde olmasızın– olduklarını hissetmeleridir. (Örneğin, herkesin silahlarıyla oynadığı oyunları ele alın: onlar aslında erkle [iktidara] oynamaktadırlar). Marks “komün’ün en önemli toplumsal ölçüsü, onun fiillerindeki kendi varlığıdır” demesi, keza bu anlamda ele alınmalıdır.

3
Engels’in “Paris Komünü’ne bakınız –o bir proletarya diktatörlüğüydü” şeklindeki sözü, proletarya diktatörlüğünün ne olmadığını (proletarya adına, proletarya üstünde kurulan çeşitli devlet diktatörlüğü biçimleri) ortaya çıkarmak için ciddiye alınmalıdır.

4
Komün’ün tutarlı bir örgütsel yapıdan yoksunluğunun haklı bir eleştirisini yapmak kolaydır. Ancak bugün siyasi yapılar meselesi, Bolşevik tipteki bir yapının mirasçılarına oranla bize çok daha karmaşık gözükürken; Komün’ü, tüm hatalarının üstesinden kolayca gelinebilecek, yanlızca modası geçmiş bir devrimci ilkelliğin örneği olarak görmek yerine, bütün gerçekliği henüz keşfedilmemiş ve tamamlanmamış pozitif bir deneyim olarak değerlendirmenin zamanı gelmiştir.

5
Komün’ün liderleri yoktu. Ve bu, liderlerin gerekliliği işçi hareketleri içinde evrensel olarak kabul edildiği bir zamanda yaşanıyordu. Bu, onun mantığa aykırı gözüken başarı ve başarısızlıklarının ilk nedenidir. Komün’ün resmi örgütleyicileri (Marks ve Bakunin, ve hatta Blanqui ile karşılaştırıldıklarında) yetersizdiler. Ancak öte yandan, o anın çeşitli “sorumsuz” eylemleri, bugünkü devrimci hareketin devamlılığı için gerekli olan şeylerdi tam da (hatta koşullar tüm bu eylemleri saf bir yıkıcı düzeye mahkum etmiş olsa dahi –en ünlü örnek, şüphelenilen bir burjuva asla politikayla ilgilenmediğinde ısrar ettiğinde asinin onu şöyle cevaplamasıdır, “İşte ben de seni tam bu yüzden öldüreceğim”).

6
Halkın genel olarak silahlandırılmasının hayati önemi, pratikte ve sembolik olarak, hareketin başında sonuna değin açıkça ortaya konuldu. Halk iradesini zorla dayatma hakkından büyük ölçüde feragat edilmedi, ve [bu hak] herhangi uzmanlaşmış [askeri] birliğe bırakılmadı. Silahlı grupların bu örnek teşkil eden özerkliği, koordinasyon yokluğunda talihsiz bir yöne sahip oldu: haklın kuvvetleri, Versailles’e karşı saldırı veya savunma mücadelerinin hiçbir anında askeri etkinliğe ulaşamadı. Ancak yine akılda tutulmalıdır ki, –son kertede bir iç savaş olan– İspanyol devrimi “halk ordusu” [denilen] böylesi bir dönüşüm adına kaybedilmişti. Özerklik ile koordinasyon arasındaki çelişki, büyük ölçüde dönemin teknolojik düzeyiyle ilgili gözüküyor.

7
Komün, bugüne kadarki yegane devrimci şehircilik uygulamasını temsil etmektedir –yaşama hakim örgütlerin korkutucu işaretlerine gördüğü yerde saldırmak, toplumsal alanı siyasi anlamda kavramak, herhangi bir anıtın masumluğunu kabul etmeyi reddetmek. Bu saldırıyı “lümpen-burjuvazi nihilizmi”, “pétroleuses sorumsuzluğu” olarak küçümseyen herhangi birisi, bunun mevcut toplum içindeki pozitif değerine ve neden korunmaya değer olduğuna inandığını açıklamalıdır (sonuçta neredeyse herşey ortaya dökülecektir). “Tüm alan halihazırda düşman tarafından işgal edilmiştir. … Bu işgalin yokluğunun olduğu bazı bölgeler yaratıldığında, otantik şehircilik ortaya çıkacaktır. Yapı dediğimiz şey orada başlar. Bu, modern fizik tarafından geliştirilen pozitif boşluk kavramıyla açıklanabilir” (“Basic Program of Unitary Urbanism”, Internationale Situationniste #6).

8
Paris Komünü silahların gücünden ziyade alışkanlıkların gücüne yenildi. Bunun en skandal niteliğindeki örneği, paraya ümitsizce ihtiyaç duyulduğu bir zamanda Fransız Ulusal Bankası’nın ele geçirilmesi için topların kullanılmasının reddedilmesidir. Komün’ün var olduğu süre boyunca, banka sadece birkaç tüfek ve mülkiyet ile hırsızlığın üstünlüğüyle savunulan, Paris’teki bir Versailles bölgesi olarak kalmaya devam etti. Diğer ideolojik alışkanlıklar her bakımdan eş derecede feci olduklarını kanıtlamışlardır (Jakobenliğin yeniden dirilmesi, barikatların 1848 anılarında barikatların yenilgiyi hazırlayan [ing. defeatist] stratejisi).

9
Komün, eski dünyayı savunanların nasıl olup da daima devrimcilerin –özellikle de sadece devrim hakkında düşünen, ve böylece de hala bu savunmacılar gibi düşünmeye devam eden devrimcilerin– karmaşalıklarından şu veya bu şekilde faydalandığını gösterir. Eski dünya, bu sayede düşmanları arasında temellerini (ideolojiyi, dili, gelenekleri, zevkleri) yaşatmaya devam eder, ve kaybettiği alanı yeniden fethetmekte [yaşattığı bu temelleri] kullanır. (Yanlızca devrimci proletarya açısından doğal olan eylemde-oluşan-düşünce [ing. thought-in-acts] fethedilemez bir şekilde bundan sakınabilir: Vergi Bürosu ateşe verilmişti). Gerçek “beşinci kol” bizzat devrimcilerin zihinlerindedir.

10
Komün’ün son günlerinde Notre-Dame’ı yıkmaya giden kundakçıların, Komün’ün sanatçılarından oluşan silahlı bir taburla karşı karşıya gelmelerinin hikayesi, doğrudan demokrasinin oldukça etkileyici bir örneğidir. Bu, konseyler iktidarı açısından çözümlenmesi gerekecek sorunların neler olduğu hakkında bir fikir vermekte. İnsanlar kendilerini ifade etmek, ve böylece de bu tahribatı –o zafer anında bütün yaşamlarını bir sessizliğe veya bir unutuşa teslim etmek üzere olan– topluma [karşı] mutlak olarak meydan okumalarının bir sembolü yapmak isterken; o sanatçılar, ilahi estetik değerler adına –ve son kertede müze kültürü adına– katedrali savunmakta haklımıydılar? Uzmanlar olan davranan Komün’ün sanatçı partizanları, kendilerini halihazırda yabancılaşmaya karşı mücadelenin aşırı bir biçimiyle çelişki içinde bulmuşlardı. Komünardlar, silahlarının hepsinin kullanımı ile totaliter iktidar terörüne cevap vermeye cesaret etmemeleri yüzünden eleştirilmelidirler. Her şey gösteriyor ki, Komün’ün içsel şiirselliğini o anda gerçekte ifade eden şairler basitçe silinip süpürülmüştü. Komün’ün bir yığın tamamlanmamış eylemi, deneysel eylemlerinin bir “mezalim”e dönüştürülmesini ve onların [bu deneylerin] anılarına sansür uygulanmasını mümkün kıldı. Saint-Just’ın “Devrimi yarı yolda bırakanlar, sadece kendi mezarlarını kazmaktadırlar” sözü, onun kendi sessizliğini de açıklar (01).

11
Bu hareketin tarihini, (klasik romanlardaki gibi) tanrısal bir herşeyi bilme görüşü açısından değerlendirmek isteyen kuramcılar, Komün’ün objektif olarak başarısızlığa mahkum olduğunu ve başarılı bir şekilde gerçekleştirilemeyeceğini kolayca ispatlayabilirler. Onlar, orada gerçekten yaşayanlar açısından gerçekleştirmenin halihazırda orada bulunduğunu unutuyorlar.

12
Komün’ün cüretkarlığı ve yaratıcılığı, tabii ki günümüzle ilişkili olarak değil; ancak kendi zamanının siyasi, entelektüel ve ahlaki davranış biçimleri anlamında, paramparça ettiği bütün genel varsayımların birliği anlamında ölçülmelidir. Günümüzde hakim olan (sağ ve sol) varsayımların esaslı birliği, bugünkü karşılaştırılabilir bir patlamadan bekleyeceğimiz yaratıcılık hakkında bir fikir verir.

13
Komün’ün bir sahnesi olan toplumsal savaş (yüzeysel koşulları dikkate değer bir şekilde değişmiş olsa da) bugün hala sürüyor. “Komün’ün bilinçsiz eğilimlerini bilinçli kılmak” (Engels) görevinde, son söz henüz daha söylenmedi.

14
Neredeyse yirmi yıldır Fransa’da, Stalinistler ve solcu Hristiyanlar anti-Alman ulusal cephenin anısına, Komün’deki ulusal düzensizlik unsurunu vurgulamış ve [onun] yurtseverliği aşağılamışlardır (Bugünkü Stalinist çizgiye göre, “Fransız halkı daha iyi yönetilmek için ricada bulundu”, ve nihayetinde burjuvazinin yurtsever olmayan sağ kanadının ihaneti yüzünden vahim [çaresizlik içinde alınmış kötü] tedbirler almaya yöneldi). Bu ikiyüzlü saçmalıkları çürütmek için, Komün için savaşmaya gelen yabancıların oynadığı rolü dikkate almak yeterli olacaktır. Marks’ın dediği gibi, Komün kaçınılmaz bir muharebeydi, “tarafımızdan” Avrupa’da 23 yılldır sürdürülen mücadelenin zirvesiydi.

GUY DEBORD, ATTILA KOTANYI, RAQUL VANEIGEM
18 Mart 1962

la commune (paris, 1871) – 2000

la commune, peter watkins’in paris’in dışında terkedilmiş bir fabrikada 13 günde çektiği bir film. oyuncular amatör, büyük bir kızmı kuzey afrikadan gelen göçmenler. oyuncuların tamamı kendi rolleri için araştırma yapıp oynamış. film mekan ve zaman dahilinde 1871 fransa’sını anlatsa da, muhtemelen doğaçlama sahnelerde birden günümüz fransasını tartışmaya başlayabiliyor. ayrıca olaylara objektif bakması ve yeri geldiğinde komün içerisinde yaşananları eleştirmesi de ekstra alkış getiriyor ve kararı size bırakıyor. başyapıt diye bir şey varsa bu film listede ön sıralarda yer almalı.

film tam 345 dakika, içerisinde geçen yoğun diyalogları göz önüne alarak, 2 hatta 4 seans izleyebilirsiniz. izleyin. gezi hareketinin bile ciddi dersler çıkartabileceği bir çalışma. peter watkins ne demiş;

Oyuncular ile ilk tanıştığımızda büyük bir kısmı konu hakkında çok az ya da herhangi bir bilgileri olmadığını kabul etti, avrupa işçi sınıfının tarihinde çok önemli bir olay olmasına rağmen – belki de bu sebepten – fransız eğitim sistemi tarafından paris komünü her zaman ciddi bir şekilde marjinalize edilmiştir. Paris komünü üzerine yaptığımız araştırmada oyuncuların doğrudan dahil olması, yurttaşlara gerçek bir katılımcı ve demokratik sistem sağlama görevini yerine getirmeyen günümüz fransa sisteminin deneysel süreçler ile analiz edilmesine olanak sağlaması bağlamında çok önemlidir.

 

sid vicious in paris

1980 yapımı the great rock ‘n’ roll swindle isimli “mockumentary”den bir kesit üstte yer alan video. bu vesile ile fransız sokak müzisyenleri tarafından seslendirilen “l’anarchie pour le UK”i de keşfetmiş oldunuz. rahat-sız seyirler.

 

genç serseriye öğütler

bütün ırmaklar yükselecek ama korkmayın her şey yerli yerinde
okullarda ellerinize cetveller vurulacak ve kurtlar mısırları kemirecek
mitralyözler üç ayaklara monte ediliyor
ve karınlar beyaz ve karınlar siyah ve karınlar karın
insanlar sırf dövülmek adına dövülüyorlar
mahkeme salonlarında karar baştan bellidir
gerisi tiyatrodur
sorgulama sonrası ya yarım-insansın ya da artık değilsin
devrim yanlısı olanlarınız var biliyorum
ama isyan edip yeni hükümetinizi kurunca
bir de bakarsınız sizin hükümetiniz yine eski babanızdır
yüzüne bir maske geçirmiştir sadece
hiçbir yerde değişen fazla birşey yok
prag olayları macaristanı unutan çocukları biraz kıpırdattı
kafalarında che imajı,
boyunlarında castro resimli muskaları,
william burroughs, jean genet ve allen ginsberg’in önderliğinde
parklarda dolaşıp 00000MMMMM çekiyorlar

bu yazarlar yumuşamış, fıttırmış, kocamış, kadınlaşmıştır -homolaşmış değil, kadınlaşmış-
ve ben polis olsam beyinlerini kendi ellerimle dağıtmak isteyebilirim
isterseniz beni asın
sokaktaki yazar birtakım gerizekalılara kıçını yalatıyor
yazmak istiyorsanız yazabileceğiniz bir tek yer var
daktilonuzun başında ve yalnız
sokağa gitmek gereksiniminde olan bir yazar sokağı bilmeyen bir yazardır

yüz kişiye yüz hayat yetecek kadar fabrika, genelev, mapus, bar ve park hatibi gördüm
kendine bir isim yaptıktan sonra sokağa çıkmak işin kolayına kaçmaktır
thomas ve behan’ı sevgilileriyle öldürdüler
viski ile, aptalca hayranlıkları ile, kolay kadınlar ile,
en az bir ellisi daha öyle gitti ve işte şikago, ve işte prag,
her zaman olduğu gibi,
küçük çocuklar dayak yemeye devam edecekler
ve eğer büyüyebilirlerse onlar da başkalarını marizleyecekler
evimde oturup biramı içen,
yemeğimi yiyen ve yanındaki kadın yüzünden havasından geçilmeyen
şu allahın belası devrimcilerin öğrenmesi gereken şey şu:
değişim içerden dışarıya doğru olmalı
sokaktaki adama yeni bir şapka verir gibi yeni bir rejim veremezsiniz
karnını doyurup gizzy dillespie’nin tüm plaklarını hediye etseniz de
iki paralık alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemeyecektir
ortalıkta devrimin artık kaçınılmaz olduğunu haykıran bir sürü insan var,
ama şahsen bir hiç uğruna insanların ölmesini istemem,
demek istediğim insanların çoğunu öldürseniz de bu işe yaramaz
bir avuç iyi insana da yazık olur
elinize ne geçecek:
yeni bir hükümet,
kuzu postuna bürünmüş yeni bir diktatör,
ideoloji silah satışları üzerine kurulmuş

geçen akşam genç bir adam bana şöyle dedi
(pek hoş ve ruhani bir tavırla halının ortasına oturmuştu)
”kanalizasyonların hepsini tıkayacağım
bu şehir boklar içinde yüzecek!”
tanrı aşkına fikir diye bana sunduğu boklar
tüm los angeles ve pasadena’nın yarısını boka gömmeye yeterdi
sonra da ”bana bir bira versene bukowski” dedi
yanındaki kaltak bacak bacak üstüne atmıştı
kalktım verdim
devrim kelimesi hoş geliyor kulağınıza değil mi?
ama hiç hoş değildir inanın bana
devrim nedir söyleyeyim
kan, bağırsak ve delilik
yolunuza çıktıkları için ölen küçük çocuklar,
olup bitenden habersiz yavrular,
yanınızdaki orospunun,
hatta karınızın gözünüzün önünde önce kasaturalanıp sonra ırzına geçilmesi
bir zamanlar miki fare filmlerine gülebilen erkeklerin birbirlerine işkence etmeleri
böyle bir eyleme girmeden önce bu eylemin ruhu nerdedir
ve eylem bittiğinde nerde olacaktır diye iyice düşünmek lazım
dostoyevskinin suç ve cezasına katılmıyorum
hani kimseyi şartlar ne olursa olsun öldürmemelisin meselesi
ama çok iyi düşünmek lazım

işin gülünç tarafı tek kurşun sıkmadan canımızı alıyorlar
para babalarının şişko oğlanları beverley hills’te 14 yaşında kızların ırzına geçerken
ben de bir yerlerde asgari ücretle belimi kırıyordum
helada 5 dakika fazla kaldığı için kovulan adamlar gördüm
anlatmak istemediğim çok şey gördüm
ama bir şeyi öldürmeden önce yerine daha iyisini koyabileceğinizden emin olun
parklarda nefret palavraları sıkan siyasi fırsatçılardan daha iyi bir şey olsun elinizde
burnunuzdan gelecek bir eylem için
36 aylık bir garanti ile yetinmeyin
devrime duyulan romantik özlemin dışında
olumlu hiçbirşey göremedim henüz
ne gerçek bir lider
ne de devrim sonrası kesin gelen ihanetin önüne geçebilecek sağlam bir platform

eğer birini yokedeceksem
o adamın bir kopyasının aynı yöntemle yerine konduğunu görmek istemem
tarihi, bir bar helasında barbut satan sarhoşlar gibi harcadık
yanında evden kaçmış 16 yaşında bir kız,
midende de başkasının birası varken devrimden söz etmek kolay
beynelmilel ün sahibi kıçı kırık üç yazarın
00000MMMM oyununa kendini kaptırıp dans ederek
devrim diye haykırmak kolay
ama devrimi başlatmak ,
devrimi gerçekleştirmek başka şeydir dostlar
paris 1870-71 sokaklarda 20000 ölü,
sokaklar kan seli ve fareler cesetleri kemiriyor
ve insanlar aç
ve aç insanlar fareleri cesetlerin üzerinden toplayıp yiyor,
ve paris nerdedir bu akşam dostlar?
nedir paris bu akşam?
karşımda oturan bu genç ortalığı boka bulamak istiyor ve gülümsüyor
henüz yirmi yaşında ve genellikle şiir okuyor
şiir lavabonuzdaki bulaşık bezinden başka nedir ki?

charles bukowski